Sıkı durun, bu aralık ayında da 
“zam şampiyonu” sivri biber

Büyük usta Aziz Nesin’in “Kazık Bana Giriyor” hikâyesini okumuş olmalısınız.
Okumadınızsa, internetten de olsa arayın, bulun, okuyun.
Çok sade bir anlatımla ama bir o kadar da “inceden” mesajlarla hem biz yurttaşların hem başımızdakilerin “halleri”ne ilişkin önemli bir şeyler anlatılır orada.
Ben okurken daha çok “ekonomimiz, ekonomi yöneticilerimiz ve biz yurttaşları” anlattığını gözümün önüne getirmiştim, bilmem siz ne düşünürsünüz...
Şimdi burada birkaç cümleyle özetlemek gerekirse o hikâye şöyle:
“Memleketin birinde” önce bir kişi, sonra giderek artan sayıda yurttaş kendilerine bir yerlerden “kazık” girdiğini hissediyor ve başlıyorlar bağırmaya. 
Ama işin ilginç yanı bunun kendilerine nereden girdiğini de bir türlü anlayamıyorlar. 
Onlar anlayamadığı gibi sırasıyla memleketin kadısı, hekimbaşısı, müderrisleri ve hatta sadrazamı dahil her kademeden yönetici de önceleri savuşturma yollu “yok böyle bir şey, bunlar birilerinin fesat çıkarma gayretidir” diyor ama bir süre sonra kendileri de aynı şekilde çığlıklar atmaya başlıyorlar…
“Kazık bana giriyor”
“Kazık bana giriyor”
İşler sonunda ülkenin padişahına kadar uzanıyor.
Bir gün padişah da, üstelik halkından daha canhıraş biçimde bağırmaya “kazık bana giriyor” diye feryat etmeye başlıyor.
Bunu duyan herkes, “Yahu koca padişahtır, elbette öyle diyorsa mutlaka öyledir” diye hak veriyorsa da, ne yazık ki ellerinden bir şey gelmiyor; “doğrudur, giriyordur ama zamanla o da bizim gibi alışır, acısını hissetmez” diyorlar.
Adı üzerinde, hikâye işte…
*
Türkiye ekonomisi maalesef giderek artan bir biçimde geriliyor.
-Dış ilişkileri sıkıntılı, dış pazarlarını kaybediyor.
-Dış pazarlar kaybedilirken ihracat imkânı kalmıyor, dışarıya pek bir şeyler satamıyoruz.
-Dış pazar daralınca kimse ihracat için üretim yapamıyor.
-İhracat için üretim yapılmayınca sadece içerisi için üretimde öyle fazla işçiye gerek duyulmuyor.
-Fazla işçiye gerek duyulmayınca işsizlik artıyor.
-İşsizlik artınca da tabii ki memlekette boşta gezen, yoksullaşan, hayatı giderek daha da zorlaşan insanımız artıyor.
Bütün bunlar olurken bu koşullardaki ekonomi pastasından alacağı vergilerle ayakta durmak zorunda olan hükümet de aynı sıkıntıya düşmez mi?
Önceleri yurttaşlar bağırdığında “yok canım böyle bir şey” derken, önünde sonunda kendisi de bağırmaya başlamaz mı?
*
“Dolmabahçe Sarayı”
Osmanlı’nın en görkemli binalarından biridir değil mi?
Şüphesiz… Hele Topkapı Sarayı ile kıyaslarsanız…
Ne zaman ve hangi koşullarda yapıldığını, bununla başta bizim topluma ve yabancı devletlere ne mesaj verilmek istendiğini düşündünüz mü hiç?
Söyleyelim: 
"Biz ve ekonomimiz hala güçlüdür, bak saraylar bile yaptırabiliyoruz...." havaları.
Oysa durum tam tersidir.
...
Saray, Sultan Abdülmecit döneminde 1843-1855 yılları arasında ve 3 milyon altın “borç alınarak” inşa edilmiştir. 
5 milyon altına mal olmuştur ve bunu yaptıran Sultan Abdülmecit’e sarayda ancak 5 yıl yaşayabilmek nasip olmuştur. 
Bu borçlanmanın geri ödemelerinden dolayı zor durumda kalan maliye, devlette aylıkları önce aybaşı yerine ay ortalarında, sonraları da 3-4 ayda bir ödemek durumunda kalmıştır
Nitekim sarayın bitirilmesine bir yıl kala yani 1854’ün 24 Ağustos’unda Londra bankerlerinden “Dent and Company” ve “Goldmith and Company isimli bankanın Paris şubesi” ile hükümet arasında ilk dış borç anlaşması imzalanır. 
Koca Osmanlı, o dönemde ancak İngiltere ve Fransa hükümetlerinin kefaletiyle borç alabilmektedir.
Ruslarla Kırım savaşı yapılmaktadır. Bu savaşa para yetmediği gibi Ruslara harp tazminatı ödenmesi de söz konusudur. 
1858 yılında Londra’dan 5 milyon sterlin, 1860’da Fransa’dan 400 milyon frank alınır.
1862’de merkezi Londra’daki Ottoman Bank ile 8 milyon sterlinlik yeni bir anlaşma yapılır.
1875 sonbaharına gelindiğinde Sultan Abdülaziz’in sadrazamı, Mahmut Nedim Paşa hükümeti alınan borçların faizleri de ödenemediğinden “Moratoryum” ilan eder. 
Yani dünyaya açık açık “ben battım, ödeyemiyorum der.
Peki, o günlerde borç-harç niye yapılmıştır bu Dolmabahçe Sarayı?
Osmanlı hazinesi “ben bittim” dediği güne kadar, öncesinde bu memleketin halkı bu bitişi, bu geriye kayışı kendi geçimlerinde, kendi keselerinde fark etmemişler midir?
Aziz Nesin’in hikâyesindeki gibi yavaş yavaş herkesi acıtan, sonunda en tepeye dayanan bu elle tutulmaz gözle görünmez kazığı hiç olmazsa hissetmemişler midir?
Şüphesiz hissedilmiştir ama; hem konuşulmasına, tartışılmasına izin verilmemiştir, hem gösterişli işler öne çıkarılarak gerçeklerin üzeri örtülmeye çalışılmıştır.
*
Neyse; olan olmuş, bunlar tarihte kalmış.
Gelelim günümüze…
Günümüzde yurttaşların "fıkradaki türden" ekonomik dertleri gazetelerde yazılır, televizyonlarda söylenir; Yine o insanlar memleketin ekonomisi hakkında “medya” ile bilgilenir, ilgililerince de medya üzerinden bilgilendirilir değil mi?
Pek de öyle olamıyor ama uygulamada.
Bakın bizde TÜİK yani İstatistik Kurumu ve Ticaret odaları ülkedeki geçim şartlarını, üretimi, piyasadaki fiyatları, enflasyon oranlarını hesaplayıp belirli aralıklarla yayınlarlar.
Gazete ve televizyonlar da buralardan aldıkları bilgileri halka aktarırlar.
Merak ettim, acaba bu haberler basınımızda nasıl veriliyor, halkımız ve hükümet acaba hangi başlıklarla bilgilendiriliyor ve bir bakıma uyarılıyor diye.
Edindiğim bilgilerin pek çoğu internette var. 
Dilerseniz küçük bir deneme yapın, arama motoruna “zam şampiyonu sivri biber” yazın ve aratın bakalım ne göreceksiniz…
Ben arattım örneğin “Google” tam 92.300 tane “zam şampiyonu sivri biber” başlığı buldu.
Dönüp, “Acaba hangi yıllarda” diye düşündüm. 
İnanır mısınız; merak edip indiğim 2004 yılından bu yana, 2004, 2005, 2006, 2007, 2008, 2009, 2010, 2011, 2012, 2013, 2014, 2015, 2016 yıllarının hepsinde de kesintisiz “zam şampiyonu sivri biber” başlığı atılmış.
Yahu, bu memlekette fiyat endekslerinin, geçim araştırmalarının, enflasyon hesaplarının yapılması ve duyurulmasındaki bütün mesele “Yılın zam şampiyonu”nu belirlemek ve her seferinde dönüp dolaşıp “sivri biberi” şampiyon ilan etmek mi?
Ekonominin, dolayısıyla hem bir yurttaş olarak kişisel ekonomimizin, hem hükümetlerin bu işi izlemede dikkat edeceği tek gösterge, kılavuz sivri biber mi?
Hayır, olmamalı diyorsanız bu bakış açısının yanlışını görün ve çevrenize anlatın.
Ama “Evet doğrudur, şampiyonumuz sivri biber”dir diyorsanız bazı önerilerim var:
-Hükümet ne yapıp yapsın derhal sivri biber ekimini teşvik etsin, üretimi bollaşsın. Ekonomi bu fahiş biber zammından da enflasyonun yıkıcı etkisinden de kurtarılsın.
-Eğer “Mesele tabii ki biber değil, bu işi medya işi saptırıyor, kolaycılık ediyor” deniyorsa, medyanın ağzına o biberlerden sürülsün.
-Bu ortamda piyasa kötü, döviz pahalı falan filan… doğrudur ama; Yine de yatırım yapacak birileri varsa, gitsin dosdoğru sivri bibere yatırım yapsın. Nasıl olsa en büyük fiyat artışları sivri biberdedir, karlıdır, adama çok para kazanır.
-Geçinemiyorum, dar gelirliyim şu biber fiyatlarındaki artışa bir çare yok mu diyen varsa; o da gidip bir an önce, fiyatlar daha da artmadan biberini alıp atsın bir kenara, üç beş kuruş da olsa bütçesine katkıdır. Fayda faydadır.
“Bak dediydi” dersiniz…
Nasıl olsa Aralık 2016 için de o günlerde hem gazeteler hem televizyonlar "Bibere bak" “zam şampiyonu yine sivri biber oldu” diyecekler.
Artık o gün yine de sivri bibere mi bakar ya da baktırılırsınız yoksa ekonominin gidişatına mı, orasını siz bilirsiniz
Bizden söylemesi.