kimdik biz, biz kimdik boş gecelerimin Stêr’i?
adımız neydi, yurdumuz neresi, neresiydi ülkemiz?
neyi anlatıyorduk neydi dilimiz?
bütün hesapları neden bizden soruldu dünyanın?
Stêr’im benim, kurban olduğum
neden kurban seçildik biz?
neden kan dolu bir göç, yara dolu bir beden?
ama neden bu kahrolası talih?“
Mehmed Uzun

Tarih 28 Kasım 2015 saat 11.00 yer Diyarbakır…
Çok değil birkaç dakika sonra tanıklık edeceği ihanetten habersiz seslendi; “Beni ayağımdan vurdular ne savaşlar ne felaketler gördüm ama böyle ihanet görmedim.” “Bu tarihi bölgede; birçok medeniyete beşiklik etmiş, ev sahipliği yapmış bu kadim bölgede; insanlığın bu ortak mekanında silah, çatışma, operasyon istemiyoruz. Savaşlar, çatışmalar, silahlar, operasyonlar bu alandan uzak olsun”
Bu sözler Tahir Elçi’nin son sözleri olarak tarihe geçti…
Öyle kırsalda falan değil, ya da gecenin karanlığında ıssız bir sokakta tek başına yürürken kimliği belirsiz biri tarafından vurulmadı. O, günün ve Diyarbakır’ın orta yerinde onlarca polisin gözlerinin önünde, dahası kameralar kayıttayken tek kurşunla vuruldu…
O kadar görünürün arasında görünmez biri tarafından vuruldu, sonra da bir hayalet gibi kayıplara karıştı.
Hayatını failli meçhullere adamış bir hukukçunun, faili meçhul bir cinayete kurban gitmesi bir tesadüf olabilir mi?
Tahir Elçi, Kürtlerin kana bulanmış, acılar ve ihanetlerle dolu tarihini geleceğe taşımak istemediği için, savaşın yerine barışı koymak istediği için öldürüldü. Halkına ihanet etmediği, ihanetlere göz yummadığı için öldürüldü.
Kamu adına soruşturma yürüten Savcılar;
Bir baro başkanı, güpegündüz herkesin gözünün önünde tek kurşunla öldürülüyor ve olayın üzerinden üç yıl geçmesine rağmen tek bir şüpheli bile bulamıyorsanız,
Biliniz ki;
Sizin sorumluluğunuz failinkinden katbekat daha ağırdır. Katil katillik görevini 28 Kasım 2015 günü saat 11.00’de Dört Ayaklı Minarenin altında tek kurşunla işlemiş ve tamamlamıştır. Sizin katili bulma göreviniz ise üç yıldan bu yana gökkubbenin altında tamamlanmayı bekliyor. Katil bulunup sanık sandalyesine oturtuluncaya kadar, siz ey cumhuriyet savcıları sizler o sandalyede oturmaya devam edeceksiniz.

Ve ben ve biz ve Tahir’in dostları,
Ne zaman yolumuz Diyarbakır’a düşse, kendimizi Dört Ayaklı Minare’nin altında buluruz. Cevabı çok çaresi yok sorular dolar zihnimize. Sözcükler boğazımızda düğümlenir, susarız. Biz susarız sokaklar konuşur, biz susarız taşlar konuşur, dile gelir Dicle , Dicle konuşur…
“…
Çok uzaklarda, sürgün ülkesinde bir inilti
Bir inilti, yabancı bir güneş altında
Şavkın altında yabancı yıldızların, yabancı bir ayın.
Seni düşünüyor.
Sen, çoktandır unuttuğum bir çobanın kavalı
Bir atın koşusu, uzaklarda kalmış bir Moğrip rüzgar misali,
Dallarını, yapraklarını, tanelerini unuttuğum bir dut ağacı,
Kokularına doyamadığım bir reyhan dalı, zambak çiçeği
Artık haber alamadığım bir turna sürüsü
Sen unutulmuş kaderim
Sen yitirilmiş aklım, hafızam
Seni düşünüyorum kayboluş ülkesinde
Seni düşünüp 'hawar' diye bağırıyorum
Hawar, ben, sen, bizler ne çok yorgun
Savaşlardan, kavgalardan, matem ve taziyelerden,
Yolculuklardan, göçlerden, darbe ve yaralarda.
Boynumuzdaki boyunduruk, el ve ayaklarımızdaki zincir,
Dilimizdeki kilit, ölümü ruhumuzun
Kalu-beladan beri süren esaretten yorgun
Kaybolmuş artık çok uzaklarda
Dicleyim ben
Diclenin sesi..."

Mehmed Uzun

Adana- 28.11.2017
Av. Yurdagül Gündoğan