Çiğdem
Çiğdem
27 Mayıs 2019 Pazartesi 04:42
Darbe dönemlerinde bile olmayan baskı

Tek partili rejim döneminde baskı altında bulunan basın, “hür basın” ve “hür irade” sloganlarıyla yola çıkan muhalefet partisi DP’ye kuruluşunun ilk gününden itibaren büyük destek verdi. DP’nin seçim kampanyası süresince CHP’nin yayın organı olan Ulus gazetesi dışında basının büyük bir kısmı DP’yi desteklerken tarafsız kalanlar da diğer basının ve DP’nin vaatlerinden etkilenerek süreç içerisinde DP’yi destekleyen safa geçtiler. Basının övgüsüne mazhar olan DP de tek başına iktidara geldiğinde ilk ele alacağı konulardan birinin Basın Kanunu’nu olacağı sözünü veriyordu.

14 Mayıs 1950 seçimlerinde tek başına iktidar olan DP, kendisini destekleyen basına “Bu başarı sizin eseriniz, siz çalıştınız, siz kazandınız” diye övgüler dizmiştir. Gerçekten de Menderes iktidarının ilk el attığı işlerden biri yeni bir Basın Kanunu hazırlamak olmuştur. 21 Temmuz 1950’de yürürlüğe giden yeni basın kanununda; gazete ve dergi çıkarmak için hükümetten izin alma koşulu ortadan kaldırılarak bir bildiri vermenin yeterli olacağı hükmü getirilmiş, basın suçlarının yargılanması özel mahkemelere verilerek aylar süren davaların hızla karara bağlanması sağlanmış, cevap hakkı ve tekzip konusu basının lehine değiştirilmiş, eski kanunda yer alan “Kötü üne sahip” kişilerin gazetecilik yapmalarını yasaklayan yoruma açık madde çıkarılmış, gazetelere açılacak davalardan yazar ve sorumlu yazıişleri müdürleri sorumlu tutularak basın patronları cezai sorumluluktan kurtulmuştur.
Bu balayı döneminde yeni kanunla basın özgürleştirilirken basın çalışanları için de iyileştirmeler ve geniş sosyal haklar tanıyan 5953 sayılı kanunu da çıkartarak sadece basın patronlarının değil çalışanlarının da gönlünü kazanmıştır. 13 Haziran 1952’de çıkan bu kanunda basın çalışanlarına sendika kurma, işten atıldığında kıdem tazminatı alma ve sigortalı olma hakkı, haftalık ve yıllık tatilde, askerlikte ve mahkûmiyet olması halinde ücret ödenmesi hakları getirildi.

Başbakan Menderes, basın patronları ve genel yayın yönetmenleriyle aylık yemeklerde bir araya gelerek iyi ilişkiler kurduğu bu balayı dönemi 1954 seçimleri öncesinde ufaktan bozulmaya başlamıştı. İktidarın ilk iki yılında artan bolluk ve refah, köylüye kullandırılan ucuz krediler, hesapsız yapılan köprü ve yollar, ithal traktörler, arabalar ilk başta olumlu gelişmeler olarak halkın ve basının övgüsünü toplamış, ancak bu hızlı refah artışı ödemeler dengesini altüst etmiş ve Cumhuriyet tarihinde ilk kez denk bütçe uygulamasına son verilmek zorunda kalınmıştır. Arkasından gelen yüksek devalüvasyon ve enflasyan artışı eleştirileri de beraberinde getirmişti. Eleştiriler sadece halk ve basın ile sınırlı kalmayıp parti içinde de yüksek sesle dillendirilmeye başlamıştı. Basının parti içindeki bu eleştirilere yer vermesi Başbakan Menderes’i ve bakanları köpürmesine yol açıyordu.

İspat hakkı yok sayılıyor
Menderes Hükümeti, iktidarının ilk yıllarında basın özgürlüğü için getirdiği kanunların bu kez tam tersini yürürlüğe koymaya başladı. 9 Mart 1954’te bu kez “Neşir Yoluyla ve Radyo ile İşlenecek Cürümler hakkında Kanun Tasarısı”nı Meclis’ten geçirerek basın mensuplarına hapis ve yüksek tazminat cezası getiren bu kanuna göre; namus, şeref ve haysiyete tecavüz edilmesi veya hakarette bulunulması veya itibar kıracak ve şöhret ve servete zarar verebilecek bir hususun isnat edilmesi halinde haberi yazan ve gazeteye koyan sorumlu müdür 6 aydan 3 yıla kadar hapis ve 1000 liradan 10 bin liraya kadar para cezası ile cezalandırılacaktı. Bu kanunun amacı DP’li bir bakan, milletvekili, il ve ilçe başkanı veya DP’li bir sanayici veya tüccar hakkında olumsuz bir yazı çıkması durumunda o kişinin itibarı ve şöhreti, eğer sanayici ve tüccar ise aynı zamanda serveti zarar göreceğinden o habere imza atan basın mensubu savcılar tarafından haberden zarar gören kişiden izin almaksızın resen harekete geçerek dava açabilecekti. Basının söz konusu haberine dayanak yaptığı belgeleri ise açıklama, yani belgendirerek ispat hakkı ise yoktu. Bu yasanın ilk mağdurları Hüseyin Cahit Yalçın, Bedii Faik ve Metin Toker olurlar.

6-7 Eylül ve Aknoz Paşa yasakları
Kıbrıs müzakerelerinde elini güçlendirmek isteyen DP hükümetinin planladığı 6-7 Eylül olaylarında iş çığrından çıkmış ve İstanbul’daki Rum ve diğer gayrımüslimlere yönelik toplu bir linç, yağma ve hatta katliama dönüşmüştür. O sırada İstanbul’da bir uluslararası toplantı nedeniyle bulunan yabancı basının görüntüleri ve yaşananları dünya basınına servis etmesi üzerine telaşa kapılan hükümet İstanbul’da sıkıyönetim ilan etmiş, olayda kullandıkları kendi yandaşları yerine emniyetin elinde listesi bulunan komünistleri tutuklamış ve basına da hemen her konuda yayın yasağı getirmişti. Bu yasakları ilan eden Sıkıyönetim Komutanı Nurettin Aknoz’un gazetecilere getirdiği yasakları Hıfzı Topuz ustamız, “Türk Basın Tarihi” kitabında şöyle sıralamış:

“- Halkı heyecanlandıracak yayınların yapılması yasaktır. Meclisteki görüşmeler halkı heyecanlandıracat nitelikteyse yazılmayacaktır.
- Hükemeti eleştirmek ve hükümetin çalışmalarını etkileyecek biçimde yazılar yasaktır.
- Sıkıyönetim çalışmalarıyla ilgili haberler yasaktır.
- Darlık, kıtlık ve yokluk haberleri yazılmayacaktır.
- 6 Eylül haberlerini komünistler dışında başkalarının yaptığı yolunda haber ve yorumlar yasaktır.
- NATO üyesi ülkelerle ilgili haberler yasaktır.
- 6 Eylül olayları ile ilgili haber ve resimler yasaktır.
- Magazin sayfalarında halkı heyecanlandıracak resim ve yazılar, çıplak kadın resmi basmak yasaktır.
- İkinci baskı yapmak yasaktır.”

O günlerde İstiklal Caddesi’nde trafiği aksatıyorlar gerekçesiyle yayaların bir kaldırımdan diğerine geçmesini de yasaklamasıyla ün yapan Sıkıyönetim Komutanı Aknoz Paşa’nın telefonla gazetelere bildirdiği yasakları sıralamaya kalksak bir tam sayfa dolar.
Bu yasaklara uymadıkları gerekçesiyle neredeyse kapatılmayan, matbaada el konmayan ya da hapis cezasına çarptırılmayan gazeteci ve yazar kalmamıştır.
DP’nin basınla hesaplaşması bununla da bitmemiş, 1956’da basın özgürlüğünü kısıtlayan iki yasa daha çıkartmıştır. Bu yeni kısıtlayacı maddelere göre, “Kötü niyetle ve özel maksada dayanan yayında bulunmak ve devletin ve hükümetin dışarıdaki itibar ve veya nüfuzunu kıracak şekilde asılsız, mübalağalı veya özel maksada dayanan haberlerin dışarıda yayımlanmasına sebep olmak” suçunu işleyenler hakkında yine hapis ve para cezaları getirildi. İktidar isterse kendisine yönelik eleştiri getiren her yayını kötü maksatlı ve mübalağalı bulup savcıları harekete geçirebilecekti.
Savcılar o dönemde özgürdür diye düşünenler varsa hemen belirtelim; Menderes savcıları resen emekli etme hakkını hükümete tanıyan bir de kanun çıkardı. Savcılar, başlarında Demokles’in kılıcı gibi sallanıp duran “resen emekli edilme” korkusu nedeniyle basına dava açmak için adeta birbiriyle yarıştılar.

Pulliam Davaları
ABD’li ünlü gazeteci Eugene Pulliam Türkiye’ye gelerek Başbakan Menderes’ten randevu talebinde bulunur. Uzun zaman bekletilmekten sıkılan Pulliam, tam ABD’ye dönecekken “Başbakanın kendisini İzmir’e giderken vapurda görüşeceğini söyleyip yalvar yakar ülkesine dönmekten alıkoydular. Ancak Menderes, vapura binmediği gibi Pulliam’ı arayıp yeni bir randevu da vermedi. ABD’ye dönen Pulliam, Indianapolis gazetesinde “On ikiye çeyrek var” başlıklı yazısında Menderes ve yönetimi hakkında ağır bir yazı yazdı. Bu yazı, Amerika’da 72 gazetede, bizde ise dört gazete ve iki dergi de alıntı yapılarak yayımlanır. ABD’de yazıyı alıntılayanlara Menderes’in yapacağı bir şey yoktur ama Türkiye’de yazıdan alıntı yapan dört gazete ve iki dergi kapatılır, sorumlu yazıişleri müdürleri hakkında hapis cezası verilir.

Pulliam nedeniyle gazetelerin kapanması ve gazetecilerin hapsedilmesi üzerine Milliyet gazetesi yazarı Abdi İpekçi dayanamayıp “Pulliam’a açık mektup” başlıklı bir yazı döyenir:
“Pulliam’a açık mektup:
Sayın Mr. Pulliam, lütfen bir daha Türkiye hakkında yazı yazmayınız. Gerçi sizin oralarda herkes istediğini düşünüp yazmakta serbesttir, basın hürdür. Ama bizim buralarda, basının hâlâ hür olduğunu zanneden meslektaşlarımız var. Onlar bunları iktibas ediyorlar. Ama aradaki fark 6 yıl, 7 ay 16 gün hapis, 19 bin 888 lira para cezası ve 3 gazetenin kapatılıp yüzlerce gazetecinin işsiz kalması....”

İnönü’ye suikast haberlerine de yasak
DP iktidarı çıkardığı kanunlar yetmezmiş gibi fiili durumlar yaratarak savcılar eliyle gazetelerin neredeyse bütün sayfalarını tekziplerle yayımlamasına, sansürleyerek sayfaların boş çıkmasına neden olmaktadır. İnönü’nün Uşak’ta, Topkapı’da, Yeşilhisar’da saldırıya uğradığı heberlerine yer veren gazeteler kapatılmakta, gazeteciler ağır hapis cezaları almaktadır.
Gazeteci sanıkların mahkûmiyeti kesinleşmeden tutuklanmalarını engelleyen 39. madde de kaldırıldı. Menderes iktidarı süresince mahkûm olan gazeteci sayısı 1241, toplam aldıkları hapis cezası ise 57 yılı buluyordu.

BESLEME BASIN

DP iktidarı döneminde muhalif basın, yandaş basın tanımı dışında bir de “besleme basın” tanımı çıkmıştı. İktidar kâğıt ihracatı ve tahsisatı ile resmi ve özel ilanları da hükümete bağlayarak basın üzerinde tehdit unsuru olarak kullanıyordu. Kendisini destekleyen basın yayın organlarına kâğıt ve ilan tahsisatını cömertçe kullanırken, muhalif basına ise kâğıdı ve ilanı kıstıkça kısıyordu. Bir de “besleme basın” denen yeni çıkacak ve iktidarı destek sözünü taahhüt edecek olan basın yayın organlarına ise sıfır faizli, kredi, bina ve makine alımı için örtülü ödenekten para, resmi ve özel ilan veriliyordu. Basına verilen örtülü ödenekler konusu Yassıada Mahkemeleri’nde de yargılama konusu olmuştu.

İlk Havuz Medyası’nı kuran da DP’ydi

DP, kendi iktidarını destekleyen gazete ve dergilere resmi ilan, kâğıt tahsisatı, örtülü ödenekten yardım ve gazete binası yapımında kolaylıklar sağlamada kamu kaynaklarını seferber ederken bununla yetinmeyip bir de bugünkü deyimiyle havuz medyası oluşturma konusunda da ilk adımları atan hükümet oldu. Bu havuz medyasına işadamları ile birlikte partili yöneticileri de ortak etti.

Hisselerinin çoğu DP’ye ait olan Zafer Gazetesi dışında Neşriyat A.Ş’yi kurdu. İktidarın dönemin ünlü sanayici ve tüccarları üzerinde baskı kurduğu pek çok sanayicinin anılarında yer almıştı. CHP üyesi olan ve İsmet İnönü ile yakın ilişkisi bulunan Vehbi Koç’un CHP’den istifa etmesi ve DP’ye geçmesi için bizzat Başbakan Adnan Menderes’in nasıl baskı kurduğunu, bu baskıdan bunalan Koç, DP’ye geçmese de üzülerek CHP’den istifa etmek zorunda kalışını kendi anılarında detaylarıyla anlatmıştı. Aşağıda anılan şirkette Nejat Eczacıbaşı, Vehbi Koç, Raif Dinçkök gibi isimlerin yer almasının da bu baskının sonucu olduğunu anlamak güç değil. 23 Ekim 1959 tarihli Resmi Gazete’de kuruluşu ilan edilen Neşriyat AŞ’ye ilişkin haberi o günkü Cumhuriyet gazetesi birinci sayfadan görmüş.
“DP’nin de ortak olduğu yeni bir basın şirketi kuruldu. Bazı şahıslarla firmaların da katıldığı şirket; her çeşit neşriyat işleri ile meşgul olacak. Her nevi kâğıt ve matbaa levazımatı ithal ve satışı ile her çeşit neşriyat işleriyle meşgul olmak üzere, Demokrat Parti Genel İdari Kurulu’nun da ortağı bulunduğu bir anonim şirket kuruldu. Kuruluşu bugünkü Ticaret Sicili Gazetesi ile ilan edilen, 1 milyon 100 bin sermayeli şirkette 100 bin lira sermayesi olan DP Genel İdare Kurulu’ndan başka birçok firma da ortak oldu.

Sermayesinin dörtte biri ödenmiş olan şirketin ilk idare meclisi üyeleri ise DP Genel İdare Kurulu adına Vecibe Dülger, Nejat Eczacıbaşı, Hilmi Bayındırlı, Raif Dinçkök ve Nüzhet Tekür’den oluştu. İlk murakıplar da Ferruh Verdi ile Kiryako Pamukoğlu oldular.

http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/1411977/Darbe_donemlerinde_bile_olmayan_baski.html

Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.