09 Ocak 2017 Pazartesi 09:41
Yürek yüze vurunca...

- Portre fotoğrafları çekmeye nasıl başladınız? İlk kimi çektiniz?

Altmışlı yıllardı, bir bankada grafiker memur olarak çalışıyordum. Bir afiş tasarısında Âşık Veysel’in şiirlerini kullanacaktık. Davet ettik, Şarkışla’dan kalktı geldi. Dia pozitif filmi daha yeni girmişti fotoğraf sözlüğümüze. İlk alabildiğim ve ilk çektiğim 12 pozluk dia pozitif filmin bir karesini de ona ayırmıştım. Ne yazık ki tek kare çekebilmiştim…

İkinci olarak, Şahap Sıtkı İlter’in fotoğrafını çektim.

- Portresini çekmek istediğiniz insanları nasıl seçersiniz? Fikirlerini, dünya görüşünü ve eylemlerini olumlamadığınız birinin fotoğrafını çeker misiniz mesela?

Hepimizin beyinsel gelişimimizde, kişilik oluşumumuzda yazanların, çizenlerin, bilim ve kültür üretenlerin çok fazla katkıları vardır. Kimse, benim üstümde Sokrat’ın, Dostoyevski’nin, Nâzım’ın, Puşkin’in, Yaşar Kemal’in, Orhan Peker’in, Turan Erol’un, Abdullah Biraderler’in etkisi ve katkısı yoktur diyemez. Şöyle ya da böyle vardır. Ben Toros’lardan geldim. Toprağı bitek olmayan, kültüre aç bir yerden geldim. Vefa, benim çok önemsediğim bir duygudur. Hep o borcumu ödemeye çalışıyorum. Bu güne dek yerli ve yabancı pek çok bilim, kültür ve sanat insanının fotoğrafını çektim, yüzlerce kitap kapağı yaptım. Dünya görüşünü olumlamadığım, yapıp ettiklerini beğenmediğim kimsenin ne fotoğrafını çektim ne de kitap kapağını yaptım.

- Yazar - çizer portrelerinde aradığınız olmazsa olmaz şey nedir?

Ben, portre fotoğrafı deyince, o kişinin beyninin, yüreğinin yüzünde yansımasını anlarım. Güzel bir mekân önündeki bir kişi fotoğrafı değildir benim anladığım ‘yazar-çizer’ portresi.

‘Babam gibi hissettiklerim’

Ruhi Su’yu hastanede refakatçi olarak geceleri bekleyen üç kişiden birisi bendim. Nesin Vakfı’na ilk üç tuğlanın konulduğu günden Aziz Nesin’in ölümünden on beş gün öncesine dek neredeyse on beş günde bir, ayda bir hep gittim. Oğuz Atay, Pakize ile evlendiklerinde bir de baktım benim ardımdan nikâh dairesinden gelinlik ve damatlıklarıyla yürüye yürüye atölyeme gelmişler. “Hayrola, çocuklar” dedim. “Belki iki yudum bişeyler verirsin, belki fotoğrafımızı da çekersin…” dediler. Ruhi Su da, Cevdet Kudret de, Aziz Nesin de, Rıfat Ilgaz da, Şahap Sıtkı da, Mehmet Başaran da… ‘babam’ gibi hissettiğim insanlardı. Onlar benim hem dostlarım hem de arkadaşlarım oldular. Onlar benim hep arkamı dönebileceğim insanlardı. Hepsine saygı...”

Kaynak: Cumhuriyet.com.tr
Son Güncelleme: 09.01.2017 09:41
Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.