Türkiye neyse ki, emperyalizmin bir “kukla”yı öne sürerek kurguladığı o büyük planı bozdu şimdilik. 
Becerebilselerdi, ardından kim bilir daha hangi hainlikler gelirdi diye düşünmek bile akla zarar…
Siyaseten bazı ciddi görüş ayrılıklarımız olsa da; sonuçta bunu önleyenler büyük bir işi başardılar.

Bu olayın topluma maliyeti bayağı yüksek oldu. 
Ama ne kadar yüksek olursa olsun; bu maliyet her durumda, bir daha kalkamamacasına emperyalizmin kucağına oturtulmak ve bu toplumun o tarihten sonra salya sümük bir kuklanın safsataları ile yönetilmesinden daha iyidir.
Buraya kadar tamam… 
Bu vartayı atlattıktan sonra, yani şu zamanlarda gündemimizde olması gereken asıl konu; buradan edinilen deneyimle geleceğimizi güvence altına almak için mutlaka doğru bir şeyler yapmak zorunda olduğumuzdur.
*
O zaman her türlü ön yargımızı bir kenara koyup düşünelim bakalım:
Adına “Üst akıl” “Okyanus ötesi” falan denip çoğu zaman “kıvırtılsa” da karşımızdaki düşmanın adıyla sanıyla “Emperyalizm” olduğu açıktır.
Peki, o emperyalizm, bu işi yaparken acaba nereden yola çıktı, bizim hangi saf yanımızı elverişli buldu? 
Aklınıza hemen “din” faktörü geliyor değil mi? 
Evet, bu hain planda özellikle cemaatçilik, tarikatçılık, ve bunların doğurduğu ötekicilik, bağnazlık kullanıldı bu da açık…

Bizde bu işlerin büyük bir birikimi var. 
Bir kere cemaatçilik, tarikatçılık bu toplumun ruhunu çok iyi tanıyor, hassasiyetleri çok iyi biliyor ve bu sayede insanlarımızı kolayca kendi tarafına çekip örgütleyebiliyor. 
İnsanımıza, özellikle de eğitimsiz ve güçsüz insanımıza “dokunmasını” iyi biliyor.
“Dokunuyor”, kazanıyor ve teslim alıyor.
Sonra o örgütlediği insanları birbirine kenetliyor. Oluşturduğu sürüden kaçmalarını önlemek için cepheleştiriyor; yarattığı “bizden”in karşısına hemen “ötekileri” koyuyor. 
Onların “düşünüp” de bu çemberi fark etmelerini, yarıp çıkmalarını engellemek için ise o insanları daha da bağnazlaştırıyor, kafalarını kalınlaştırıyor.

İşte böylesi kitleler yaratıldıktan sonra emperyalizmin işi kolay; 
Başta, ne tarafa çekersen o tarafa gitmeye programlanmış “evlere şenlik” biri ya da birileri, arkasında o ne derse o tarafa gitmeye hazır insanlar topluluğu…

Yaratılan mekanizma ise tam bir toplum mühendisliği harikası.
Siz baştaki bir tek o adamı harekete geçiriyorsunuz, kurulan o kusursuz biat disiplini ve sorgu-sualsizlik sistemi içinde yüz binlerce, milyonlarca insan sadece sizin istediğiniz şekilde hareket ediyor.
“Şu yapılacak” deniyor yapılıyor…
“Bu yapılmayacak” deniyor yapılmıyor…
Yirmi birinci yüzyıl insanının aklının alamayacağı, hatta komiklik derecesinde bir sürü ritüel...
Zaman zaman internete, basına sızdığında öğrenip çoğuna hayretle bakıyor gülüyoruz, ”nasıl olur” diyoruz değil mi?
Haydi o tarafı bir bakıma magazinsel.

Peki ya oralarda ve onlarla suçlar işlenecekse, hatta ihanet edilecekse?
“Çembere alınmışların ona da itirazı yok asla…
Çünkü kafalarına çakılmış düşünce; bu devletin, bu düzenin, aslında savaşılması, devrilmesi gereken düşman bir yapı olduğu. 
Dolayısıyla ne kadar yıkabilirsen o kadar doğru(!) yoldasın…
Kafalarda bir başka amaç yok, tartışma yok, sorgulamak yok, sorgulayabilecek bilginin bir tek kırıntısı bile yok…

*
Şimdi gelelim bu manzaranın bir başka tarafına:
Kendini karanlık bir dünyanın rüyasına kaptırmış, kimi zaman komikliğe düşmüş, kendinden geçmiş, zavallılıklar içindeki bu insanların her birini ciddi anlamda suçlayabiliyor muyuz?

Saldırganlaşmadıkça pek bir şey demiyoruz değil mi?
Biraz abarttığım bile söylenebilir ama, bu tür organizasyonların “yöneticileri” hariç, sıradan üyelerinin herhangi biri gibi suçlanması bile hukuken doğru değil, bunu hiç düşündünüz mü?
Çünkü hukukun cezalandırmak için ön koşul saydığı o durumları yok: “Aklı baliğ” değiller. 
Yani doğruyla yanlışı ayırt etme kabiliyetinden yoksun kalmış ya da bırakılmışlar bir kere.

Olaya biraz teorik açıdan bakacak olursanız, cezai ehliyeti bile olamaz bunların diye düşünülebilir.
Malum, ceza hukukunun evrensel kuralları arasında, bir “ceza ehliyeti” konusu vardır: 
Cezai ehliyeti olmayanı asla cezalandıramazsınız.

Örneğin bizim Ceza Kanunumuzun 32. Maddesi de “Akıl hastalığı nedeniyle, işlediği fiilin hukukî an-lam ve sonuçlarını algılayamayan veya bu fiille ilgili olarak davranışlarını yönlendirme yeteneği önemli derecede azalmış olan kişiye ceza verilmez.” der.

Önce şunda anlaşalım:
Bu adamlara “aklı başındadır, kendini idare edebiliyor” diyebilir miyiz diyemez miyiz?
Adama “uçmuş” demişseniz, belli ki bu dünyada yaşamıyor…
Ne dersiniz, aklını bir meczuba teslim etmiş, o vur deyince vuran, öl deyince ölmeye razı olan, bilimin ve çağın bütün gerçeklerine gözünü kapamış, kerameti ondan bekleyen kişiler yazılı hukukunuzdaki tanıma bile “tıpatıp” uymuyor mu?

Bizler olanları görüp bu gibilerin aklından da, bu dünyayı algılamalarından da, kendi davranışlarını yönlendirme yeteneklerinden de “yoksun” olduklarını zaten her fırsatta söylemiyor muyuz?
Söylüyoruz tabii…
Çok kızıyor, hınçlanıyor ve tam da hukukun yaptığı tanıma uyduklarını söylüyorsak, peki onların ceza ehliyetlerinden söz etmek mümkün mü?

Bu “değerlendirmelerimiz” sadece öfkemizin eseri olarak mı kalmalı?
Bütün derdimiz hınç almak mı?
“Çözüm” en şiddetli biçimde cezalandırmakta mı?

Şimdi, Ceza Kanunundaki 32.maddenin devamını da okuyalım.
Bakın ne diyor kanun koyucu o cezai ehliyeti olmayanlar için: 
“Ancak, bu kişiler hakkında güvenlik tedbirine hükmolunur.” 
Yani, “ceza vermeyin ama hal ve hareketlerini de denetim altına alın, kendi başlarına bırakmayın”

Haydi insanları tek tek akıl sağlığı testinden geçiremezsiniz, bunu yapmadan medeni haklarını da kısıtlayamazsınız. 
Yani 32. Maddenin bu “güvenlik tedbiri” kolay kolay işletilemez. 
Peki, başka bir yol da izlenemez mi?

*
“Demokrasi yönetim biçimleri arasında en az kötü olanıdır” derler... 
Herhalde işin aslını bilenler bu durumları da düşünerek söylemişlerdir o sözü; 
Ama “siyasetin akışı içinde” bir de bakıyorsunuz ki, bizim siyasetçilerimiz, işlerine gelince “bir takım meczupların peşine takılıp, o ne tarafa oy verin derse o tarafa oy verenleri” “senin tarikatın kötü, benim tarikatım iyi” deyip bir türlü yere göğe koyamıyorlar.
Bu da bizim demokrasimizin(!) gerçeği değil mi?
Onları zaman zaman aynı fotoğraf karelerinde bir arada görmüyor mu halkımız?

Peki, eğer bu “emperyalizm” ince bir toplum mühendisliği ile aklını ve ruhunu birilerine teslim etmiş kitleler yaratıp onları bu coğrafyalarda işine geldiği gibi kullanabiliyorsa, yeni yeni atlatmaya çalıştığımız bu emperyalist darbeyi ve muhtemel ardçılarını önlemenin, bir daha emperyalizmin oyuncağı olmamanın yolu öncelikle tarikatlara karşı çıkmak, onları siyasetin yanına bile uğratmamak değil midir?

Aklı baliğ olmayanlarla, kendilerini farklı bir alem hayaline kaptırmış olanların oyları ve taraftarlıklarıyla gerçek demokrasilerde ne kadar yol alınabilir?

Milli irade nasıl olur da doğru yolda tecelli edebilir?
Kimin tarikat ya da cemaati “bilim”den daha gerçek bir yol göstericidir?

Onu da bırakalım bir kenara; bu devlet düzenini yıkmayı hedeflemiş kafalarla bu devlet yıkılmadan ne kadar ayakta tutulabilir?
Siyasetin göz göre göre yine de her türlü tarikata, şeyhlere, şıhlara bir türlü mesafe koyamaması, aslında emperyalizme asker yetiştirmekten farklı bir sonuç verebilir mi?

Bu işlerde “sebep”leri görüp ortadan kaldırmadan, hatta “siyasettir” deyip göz yumaraktan doğru ”sonuç” alabilmek mümkün müdür?
“Sebep”i bulup ortadan kaldırmadan “yarınlar” için ne kadar umutvar olabiliriz?

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.