14 Mayıs 2017 Pazar 04:21
Murat Sabuncu'nun mektubuna annesinden mektupla yanıt

Özgürlük bizim değil memleketin meselesi

Canım Anam;

Bu aralar ne zaman aklıma gelsen, gözümün önünde aynı fotoğraf karesi. Sadece doğum günlerinde gördüğümüz bir pastanın önünde, seninle beraber makineye umutla ve mutlulukla gülümsemişiz. O günler ailemizin ve memleketimizin sahip olduklarının az, mutluluğun çok olduğu günlerdi. O günler paylaşmanın, dostluğun, inanç ve görüş farklılıklarıyla bir arada olmanın en büyük zenginlik kabul edildiği günlerdi. Şimdi memleketin sahip oldukları arttı. Ama eski mutluluklardan çok uzakta bir yerdeyiz. Şimdi bir grup insan, zenginliği; para, iktidar ve her koşulda kazanmak olarak bize kabul ettirmeye çalışıyor.

Canım anam, bu memlekette anaların evlatlarının arkasından akıttığı gözyaşı ne yazık ki hiç bitmedi. Öldürülen, kaybedilen, hapsedilen evlatlar ve onların anaları...

Memlekette çekilen acılara baktığımda, bizim 200 güne yaklaşan haksız hapisliğimiz hiç gibi kalıyor. Geçen hafta Silopi’de panzerin evlerine girerek uykularında ezdiği evlatlar, Muhammed ile Furkan Yıldırım bu acıların son halkası değil mi? Haksız yere işlerinden çıkartılan ve açlık grevlerinde her geçen gün daha da eriyen Nuriye Gülmen ile Semih Özakça’yı unutmak mümkün mü? Aklımdan hiç ama hiç çıkmıyorlar...

İlk günden beri söylediğim gibi sorun sadece bizimle ilgili değil, sorun memlekette düşünce ve ifade özgürlüğünü kullandığı için hapiste olan herkesi kapsıyor. Sen, evladım, eşim, kardeşim, arkadaşlarım, avukatlarımız sadece benim için hak mücadelesi yapmadınız, yapmayın. Özgürlükler benim, bizim değil memleketin meselesi.

Canım anam, biliyorum ki anneler günü ve gelecek cuma günkü doğum gününe buruk gireceksin. Ama yine biliyorum ki, gazetecilik yaptığım, doğruların peşinden ayrılmadığım için de başım dik. Bize yapılan haksızlık, çok uzun olmayan bir süreçte ortaya çıkacak. Senin ve yüreğinde evlatlarının acısını hisseden tüm anaların ellerinden öperim.

Daha nice mayıs papatyaları açacak

Yavrum,

Bugün sabahın 7’sinde elinde mayıs papatyalarıyla boynuma sarılıp beni kutlamayacağını biliyorum. 70 yaşına basacağım 19 Mayıs günü de gelmeyeceksin. Halbuki bütün kış her an çıkıp gelirsin diye o çok sevdiğin portakal reçelini defalarca yaptım. Kış bitti, bahar da bitiyor. Seni o kadar az gördüm ki bu sürede. O görüşme camının arkasından tıpkı çocukluğundaki gibi afacan bakan gözlerinle bana iyi olduğunu göstermeye çalıştın. Her ne kadar karşılıklı “ortaoyunu” oynasak da ikimiz de biliyoruz ki aslında yaşadığımız bu tecrübe gerçekten çok ağır.

Sofokles, çocukların annelerinin hayata tutunmasını sağlayan birer çıpa olduğunu söylemiş. Ne kadar da doğru... Çocuklarım ve torunum, sizler benim hayattaki en değerli varlıklarımsınız. Hiçbirinizin saçının teline zarar gelmesini istemem. Tıpkı dünyadaki bütün anneler gibi. Ama ne yazık ki bazen hayat acımasız olabiliyor. Son altı buçuk aydır çok yıprandık. Hele ki içeridekilerin gazeteci değil de terörist olduğu iddiasını duymam kalbimi paramparça etti. Belki de son dönemlerde yaşadıklarımızı daha fazla görmeye dayanamayan gözlerim isyan etti, perdeler indi. Ameliyat oldum. Şimdi dünyaya pembe gözlüklerle değil ama pırıl pırıl merceklerle bakıyorum. İnanıyorum ki gözlerine “perde inmiş” mevcut zihniyet de bir an önce gerçekleri görecek.

Çocuğum, ortada yarısı dolu yarısı boş olan bir bardak var. Bu bardağın yarısının dolu olduğunu söylemek kadar, yarısının boş olduğunu söylemek de doğaldır ve olması gerekendir. Benim bildiğim gazetecilik de böyle yapılmalıdır. “Kral çıplak” demek vatanseverliktir. Yine de anlaşılamaz ve istenmez bu vatanseverler. Gider hapiste yatarlar. Ama en güzel felsefe, sanat ve edebiyat eserleri o dört duvar arasından çıkar. Sabahat’tin Ali’ler, Can Yücel’ler, Nazım Hikmetler hep o dört duvarın içinde devleşmiştir. Sizlerin yazdığı eserleri ve tarihi de hem bizler hem de sonraki kuşaklar ibretle ve gururla okuyacağız.

Oğlum, seni ilk kucağıma aldığımda genceciktim. 11 ay sonra artık abi olmuştun. Kardeşini adeta bu da kim der gibi şaşkınlıkla izler, sonra da uykuya dalar giderdin. Biz hep birlikte büyüdük. Her anne gibi çok sevdim sizi. Hep korudum, kolladım. Gerçi ilkokul öğretmenin Zafer Hanım’ı da beni de çok kızdırırdın haylazlıklarınla. Sabah giydiğin mavi önlüğün akşam siyah olurdu. Çok severdin doğayı. Hep toprağa, çimene yatar yuvarlanırdın. Yine de kıyamazdım sana, engellemezdim doğayla kucaklaşmanı. Hep iyi okuyup çok başarılı olmanızı istedim ikinizin de. Sana okuma yazma öğreteceğim derken kardeşin de seninle aynı zamanda söktü okumayı. İşte o gün aranızdaki rekabet başladı. Kim daha güzel şiir yazacak, kim daha iyi resim çizecek diye yarıştınız. Kim daha hızlı koşuyor, kim daha çabuk yemeğini yiyor, kim daha iyi yüzüyor ve daha bitip tükenmeyen ‘kim daha’lar hep devam etti. Sizleri kendi ailemden aldığım dürüst, ahlaklı, Atatürk ilkelerine bağlı terbiyeyle yetiştirdim ve hep başarılarınızla iftihar ettim. Tarih öğretmenin Beyza Hanım’ın övgüleri hâlâ dün gibi aklımda… Coğrafya öğretmenin rahmetli Yurdagül Hanım’ın hem haylazlıklarına kızması hem de senin parlak zekâna hayran olmasını da unutamam.

Eskiden öğretmenlere “Eti sizin, kemiği bizim” denirdi. Her ne kadar sonradan çok eleştirilen bir deyiş olsa da, aileler çocuklarını emanet ettikleri o harikulade öğretmenlere güvenirler, o müstesna öğretmenler de aldıkları sorumluluğun bilinciyle çocukları kendi evlatlarıymış gibi yetiştirirlerdi. Atatürk’ün yeni nesillerin öğretmenlerin eseri olduğunu söylemesi ne kadar da doğrudur ve sonuçları ortadadır. Ne mutlu bana ki iki evladım ve bir torunum da çok iyi yetiştiler. Vatana hayırlı birer evlat oldular.

Evladım, senin gibi yerinde duramayan bir insan için şimdiki hayatın çok zor. İki ya da üç yıl önce aniden apandisit ameliyatı olmuştun Ankara’da. İkinci gün İstanbul’a araba kullanarak gelmiştin. Eve ziyaretine geldiğimde bir yandan televizyonda haberleri izliyordun, başucunda kitaplar ve gazeteler yığılıydı. Elinden de telefonu düşürmüyordun. Kaç gün için raporlu olduğunu sorduğumda, “Ne raporu?” deyip beni çok kızdırmış ama şaşırtmamıştın. Senin, kardeşinin ve oğlunun çalışkanlığı dillere destandır. Ama hepiniz de abartmayı seviyorsunuz. Üzerinizde fazla baskı mı kurdum acaba diye zaman zaman düşünmüyor değilim. Belki hep birlikte hayatı biraz ıskaladık. Bundan sonra gelin birbirimize daha çok vakit ayıralım, uzun bir tatil yapalım derim ama ne fayda. Adım gibi eminim ki o dört duvardan kurtulup aramıza döndüğünde ilk iş olarak gazeteye gidecek, çalışacaksın. Ertesi gün de, daha ertesi gün de. Tatili sorduğumda da, “Ne tatili?” diyeceksin.

İlk göz ağrım, bugün anneler günü. Sabahın 7’sinde elinde mayıs papatyalarıyla boynuma sarılıp beni kutlamayacağını biliyorum. Senin canın sağolsun. Daha önümüzde nice anneler günü olacak. Daha nice mayıs papatyaları açacak. Metin ol, inançlı ol, vatan aşkın, namus ve şerefin için mücadeleni ölene kadar sürdür. Ak alnından öpüyorum. Kal sağlıcakla.

Annen

Kaynak: Cumhuriyet.com.tr
Son Güncelleme: 14.05.2017 04:21
Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.