Mihriban
Mihriban
16 Kasım 2020 Pazartesi 14:06
Prof. Dr. Adem Sözüer: Yargı mensupları siyasetin rüzgârına kapılmasın

 Erdoğan, Berat Albayrak’ın istifasının ardından “Ülkemizde ekonomide ve hukukta yeni bir reform dönemi başlatıyoruz” dedi. Eşzamanlı olarak Adalet Bakanı da mevcut sisteme ciddi eleştiriler getirdi. Peki, ne bekliyoruz? Neredeyse her yıl açıklanan yargı reformlarından farklı bir fotoğraf görecek miyiz? Hukuksuz tutuklamalar, Anayasa Mahkemesi’ni hiçe sayan kararlar, tarafsızlık ilkesinin ihlali... Tüm bunlar düzelecek mi? Sorular adalet sistemi üzerinde yoğunlaşınca, bize de TCK’nin mimarlarından İstanbul Üniversitesi Ceza ve Ceza Muhakemesi Hukuku ABD Bşk. Prof. Sözüer’e sormak kaldı...

Türk siyasi tarihi ve hukuk tarihi anayasanın değersizleştirildiği birçok örnekle doludur. Ergenekon soruşturmalarını bir milat olarak alabiliriz. 

- Siyasi boyutlu davalarda, yargı mensuplarının siyasetin rüzgârlarına kapılmamasını tavsiye ederim; bu rüzgârlar bir anda tersine esmeye başlayabilir. 

- Ancak OHAL ilanı ile kısıtlanabilecek seyahat özgürlüğü, ibadet özgürlüğü gibi özgürlükler, genelgeyle yapılmakta. Adeta genelge rejimine geçilmiştir. 

- Adil yargılanma hakkı, hak arama hürriyeti gibi anayasal hakların etkin olarak kullanılması avukatlar ve meslek örgütü olan barolarla mümkündür. 

- Bir kere kanun ihlal edilir ve hiçbir yaptırım uygulanmazsa, kanun da kural da anlamını yitirir. Maalesef bu gücün kaynağı siyaset kurumu idi. 

- BİK, haber ve eleştiri hakkı için kuruldu. Köşe yazılarındaki siyasi yorumlara ağır para yaptırımları uygulamak, kurumun varlık gerekçesiyle uyuşmamakta.

- Adalet Bakanı, bakan değilmiş gibi “Yargı birilerinin dediğine bakmaz, anayasaya bakar” diye konuşarak herkesi şaşırttı. Yargı ne zamandır anayasaya bakmıyor?

Sayın Bakan’ın söyledikleri doğru ve hiç şüphesiz bir soruna işaret ediyor. Türk siyasi tarihi ve hukuk tarihi, anayasanın değersizleştirildiği birçok örnekle doludur. Ancak son süreç bakımından 2007-2008 yılını, yani Ergenekon soruşturmalarını bir milat olarak alabiliriz. FETÖ mensubu polis, savcı ve hâkimler hem anayasaya hem kanunlara aykırı işlemleri o kadar yaygınlaştırdılar ki bir noktadan sonra sıradanlaşma başladı. Yani gerekçesiz tutuklama kararları, uzun tutukluluk süreleri, adil olmayan ve tünel bakışlı yargılamalar o ölçüde yaygınlaştı ki bir noktadan sonra kamuoyu bunun olağan olduğunu düşünmeye başladı ve bunları tartışmayı bıraktı. Halen de bu anayasaya aykırılıklar sıradanmış gibi değerlendiriliyor, anayasa ve kanunlar, yargı eliyle ihlal edilmeye devam ediliyor. Ancak “anayasaya bakmamak” söz konusu olunca yargıyı tümüyle töhmet altında bırakmak da doğru olmaz. İktidarın, yürütmenin ve yasamanın da anayasaya doğru bakması gerekir. Ama Anayasa Mahkemesi verdiği kararlar dolayısıyla bir bakan tarafından hem kurumsal hem de üyeleri bağlamında kamuoyu önünde FETÖ imasıyla ağır suçlamalara maruz bırakılırsa, anayasaya uyulmamaya zemin hazırlanır.

AVUKATLIK GÜÇLENDİRİLMELİ

- Enis Berberoğlu kararı gibi...

Evet, Berberoğlu davası sürecindeki anayasaya aykırılıklar bir örnektir. Yargıtay Berberoğlu’nun kararını onadı, karar kesinleşti ve TBMM’ye gönderdi. Biz bu kararı eleştirdik. Ama sonuçta kesinleşmiş bir yargı kararı vardı. Anayasaya göre mahkûmiyet kararı TBMM’de okunur ve milletvekilliği düşürülür. Ama Berberoğlu iki yıl milletvekilliği yaptıktan sonra Meclis’te aniden mahkûmiyet kararı okundu ve milletvekilliği düşürüldü. Madem anayasaya aykırı olarak iki yıl beklendi, Anayasa Mahkemesi’nin kararı da beklenseydi. Nitekim Anayasa Mahkemesi karar verdi, “Dokunulmazlığı kaldırılmadan yargılanamaz” dedi. Ancak yürütme ve yasamanın anayasaya böyle baktığı bir ortamda, yerel mahkeme de Berberoğlu kararını uygulamadı. Böyle hallerde normalde HSK’nin devreye girmesi gerekir. Ancak o yetkili makam da hukuki bir girişimde bulunmuyor. Anayasaya bakış ve bağlılıkta sorunlar zincirinin ilk halkalarında siyasi yetkililer, yürütme ve yasama var. Onlar anayasaya uygun davranmakta hassasiyet göstermezse genel olarak yargıyı günah keçisi ilan etmek doğru değildir.

- “Yargı reformu” deniyor ama baroları ayağa kaldıran “çoklu baro” hayata geçiriliyor. Bu çelişki değil mi?

Türk Ceza Kanunu’nda yargı görevi yapan olarak nitelenen avukatların meslek örgütü olan barolar, adalet sisteminin temel unsurudur. Adil yargılanma hakkı, hak arama hürriyeti gibi anayasal hakların etkin olarak kullanılması ancak avukatlarla ve onların meslek örgütü olan barolarla mümkündür. Ülkemizde baroların her zaman bu önem ve işlevlerine uygun bir durumda olduğunu söyleyemeyiz. Nitekim baroları çeşitli açılardan hep eleştirdik, eleştiriyoruz, ama baroların bölünmesiyle bu eleştirilerle ilgili sorunların çözümü bir yana, avukatlığın etkinliğini daha da azaltan, savunmayı güçsüzleştiren düzenlemeler yapıldı. Bu düzenlemelerin gerekçeleri hukuki değil, siyasi. Sorun tam da buradan kaynaklanıyor. Hukuk alanını siyasi ihtiyaç ve gerekliliklerle düzenlemeye başladığınız zaman hiçbir kurum, hiçbir düzenleme, hiçbir makam ondan beklenen faydayı sağlayamıyor. Siyasi saiklerle yapılmış bir düzenleme yargının en önemli paydaşlarından birinin kendisinden beklenen işlevleri görmesine engel olacak. Avukatların kanunen yapılacak olan seçimleri bile genelgeyle ertelendi. Ankara’da, baro başkanları her vatandaş için en temel hak olan gösteri ve yürüyüş hakkını kullanırken etraflarında kolluk barikatı oluşturuldu. Bu, hukuka aykırı uygulamalarda Hıfzıssıhha meclisi kararları gerekçe gösterildi. Kitlesel katılımlarla gerçekleşen siyasi parti kongreleri yapılıyor ama baro genel kurulları pandemi nedeniyle erteleniyor. Şayet hukuka dönüş için adım atılacak ve bir reform yapılacaksa, avukatlık güçlendirilmeli, çoklu barodan vazgeçilmeli, her grubun söz hakkı olan yönetim biçimlerini esas alan düzenlemelere gidilmeli.

SORUN ÇÖZÜCÜ DEĞİL

- “Anayasa Mahkemesi kararına uyulmayan bir yerde hukuk güvenliğinden bahsedilemez...” sözünden hareketle bunun ihlal edildiği neler yaşadık mesela?

Bu konuda örnekleri çoğaltmak mümkün, Osman Kavala, Selahattin Demirtaş gibi pek çok örnek var. Ancak sadece Anayasa Mahkemesi değil, AİHM’nin, Yargıtay’ın, bölge adliye mahkemelerinin ve tüm mahkemelerin kararlarına uyulmayan bir yerde hukuk güvenliğinden bahsedilemez, zira hukuk insanlara öngörülebilir bir toplumsal hayat vaat eder. Bu noktada yine Berberoğlu yargılamasından örnek vereceğim: Enis Berberoğlu hakkında ilk derece mahkemesinin verdiği ilk mahkûmiyet kararı, istinaf mahkemesi tarafından bozulmuştu. O dönem ilk derece mahkemesi, direnme yetkisi olmamasına rağmen, bozmaya uymamış ve dosyayı istinaf mahkemesine adeta “Beğenmiyorsan sen yargıla” diyerek geri göndermişti. Sonrasında ne olmuştu? İstinaf mahkemelerinin bozma yetkisini sınırlayan bir kanun değişikliği yapılmıştı. Yani sistem, ilk derece mahkemesinin zorlaması ile değiştirilmişti. O günden sonra sanırım, bir mahkeme “Anayasa Mahkemesi kararlarına uymama gücünü nerden buluyor” sorusu anlamını yitirmişti. Zira bir kere kanun ihlal edilir ve bunun karşılığında hiçbir yaptırım uygulanmazsa, kanun da kural da anlamını yitirir. Maalesef bu gücün kaynağı siyaset kurumu idi, o nedenle yargı reformu tartışmaları ve söylemi anlamlı ve sorun çözücü değil. Eğer bir reform yapılacaksa, siyaset alanında ve yargı ile ilişkileri, söylemleri üzerinde yapılmalı.

KAYGILARI OLMASI DOĞAL

- Bakan Gül, “Hukuk devleti niteliğinin ayrılmaz parçası yargının bağımsız ve tarafsız olmasıdır” dedi. Yargımız bağımsız ve tarafsız mı?

Hâkimin karar verirken hiçbir etki altında kalmaması ve hiçbir endişe yaşamaması anlamına geliyor yargı bağımsızlığı. Bu, hâkimin yargılamanın taraflarından, yargı dışı unsurlardan, örneğin basından, kamuoyundan, ama daha da önemlisi devletin diğer erklerinden korunması anlamına geliyor. Bunlara gönül rahatlığı ile evet demenin imkânı yok. Geçen yıl temmuz ayında hatırlayacaksınız, yargı reformu strateji belgesi hazırlandı ve bu konuda en önemli vaadi hâkimlere coğrafi güvence getirilmesi idi. Yani hâkim tayinlerinde bir yerden başka bir yere tayinin sınırlanması ve kurala bağlanması vaat edilmişti. Hiçbir gelişme olmadığı gibi, bu güvenceyi ihlal eden pek çok uygulamaya da şahit olduk. 20 yıllık ceza hâkiminin mesleğin son yıllarında İstanbul’dan Şanlıurfa’ya iş mahkemesi hâkimi olarak tayin edildiği bir düzende, bağımsız ve tarafsızlığının güvence altında olduğundan bahsetmek zor. Zira hâkimlerin de insan ve bireysel kaygıları olması doğal.

- Siz her zaman “Sorun uygulamada” dediniz. Bakan da “Hangi reform, hangi yeni düzenleme yapılırsa yapılsın, aslolan uygulamadır” diyor. Kim, neyi, niye uygulamıyor?

Temel sorunlardan biri mesleğe alınmada. Hukuk öğretimi sonrası herkes devlet sınavına girmeli, başarılı olanlar ücretli hukuk stajı yapmalı, ardından hâkim, savcı, avukatlık mesleğine kabul olmalı. Objektif ölçütler ve liyakat esas alınmalı, referans sistemi kalkmalı. Bu, biraz zaman alabilir. Şu an yaşanan akut sorun, denetim yokluğudur. Bir mahkeme istinaf mahkemesi kararını uygulamadı ve mesleki faaliyetlerine devam etti. Hiçbir makam, bunu nasıl yaparsın diyerek bir inceleme başlatmadı, aynı mahkeme Anayasa Mahkemesi kararını uygulamadı, yine bir denetim ve yaptırım uygulanmadı. Kavala örneğini ele alalım: Hakkında birden fazla soruşturma devam ederken beraat etti, tahliye edildi; cezaevinden çıkmadan bir başka soruşturmadan tutuklandı. Kimse beraat kararı veren mahkemeye, duruşmanın son oturumuna kadar hakkında kuvvetli suç şüphesi bulunduğu gerekçesi ile tutuklu yargıladığı sanık hakkında nasıl olup da dosyaya yeni bir delil girmemişken, son oturumda “pat diye” beraat kararı verdiğini sormadı. Beraat verildiği gün başka bir soruşturmadan tutuklandı. Ama o soruşturma yıllardır tutuksuz sürüyor ve savcılığın kararı tutuklama koşulları oluşmadığı gerekçesi ile tutuksuz soruşturulması gerektiği yönündeydi. Ama bu karara rağmen, Kavala hakkında beraat kararının verildiği gün ne oldu da kuvvetli suç şüphesi oluştu, bu da sorulmadı. Tutukluluk çok sıkı şartlara bağlıdır. Rehine alma, peşin ceza ve asayiş tedbiri uygulaması değildir. Esasen bu olayların tamamında hukuki takdir yetkisini aşan, açıkça anayasaya ve kanuna aykırı uygulamalar var.

RÜZGÂR TERSİNE DÖNEBİLİR

- Bakan, “Anayasa Mahkemesi kararına uymayan hâkimlerle ilgili yaptırım olacak mı” sorusuna karşılık, HSK’nin kararları var, terfide bunlar dikkate alınıyor” dedi. Bu açıklamadan bir gün sonra, HSK 11 Kasım’da İstanbul Adalet Komisyonu’na yazdığı “acele” kayıtlı yazıyla, Osman Kavala’yı tutuklayan ve tahliye talebini reddeden hâkimlerin isim listesini istedi. Siz bunu nasıl okudunuz?

Kavala’yla ilgili AİHM kararının uygulanması gereken zaman üzerinden epey vakit geçti. Ne oldu da bu tartışma alevlendi diye sormak gerekiyor. Bu bir inceleme yazısı gibi görünüyor ve normalde gizli yazılır. Zamanlama, içerik ve usul açısından pek çok soruyu davet eden bir yazı. Yine de doğru uygulamalar başlaması için bir vesile olur diye ümit etmek istiyoruz. Size başka bir hatalı uygulamayı örnek vereyim: Daha önce tahliye kararı veren ve bu kararları nedeniyle yine siyaset ve kamuoyu tarafından adeta topa tutulan mahkeme heyetleri olmuştu. ÇHD’li avukatlarda olduğu gibi. O olayda ne olduğunu hatırlayalım: Aynı heyet birkaç gün sonra çok ayrıntılı ve hukuken yerinde tahliye kararına rağmen, yeniden tutuklama kararı vermiş, ardından da haklarında inceleme başlatılmış, görev yerleri değiştirilmişti. Bu süreci tersine akıtmanın yolu, açıkça anayasaya aykırı uygulama ve kararların benzer hız ve etkinlikte incelenmesi ve gerekiyorsa yaptırıma bağlanmasıdır. Özellikle bazı siyasi boyutlu davalarda, yargı mensuplarının siyasetin rüzgârlarına fazla kapılmamasını tavsiye ederim, bu rüzgârlar bir anda tersine esmeye başlayabilir.

TEK SORUMLU YARGI DEĞİL

- Yine Bakan Gül’ün sözlerine döneceğim. “Aslolan tutuksuz yargılamadır, tutukluluk istisnadır. Deliller toplanmış, kaçma şüphesi yok, yeri yurdu belli, seneler geçmiş, ‘Hadi tutuklayalım’ olmaz” dedi. İnsan sanki her şey bakanın kontrolü dışında yaşanıyor hissine kapılıyor.

Kamuoyunun algısı, bu süreci bakanın idare ettiği ve kontrol ettiği şeklinde, sorun da tam burada. Sayın Bakan, bu algıyı yıkmalı ve insanların adalet duygusunu tatmin eden bir yargı düzeni oluşturulmasına ön ayak olmalıdır. Tutuklamada şu soruyu sormak gerekiyor: Bir cumhuriyet savcısı hukuken hatalı bir karar verip tutuklama talep ediyor, bir hâkim hatalı değerlendiriyor, tutuklama talebini kabul ediyor. Ardından kimi dosyalarda yıllarca her ay yapılan denetimde, her tahliye talebinde bu karar, bir başka hâkim tarafından değerlendiriliyor ve tutukluluğun devamına karar veriliyor. Hatalı bir kararın bu kadar uzun süre, bu kadar farklı hâkim tarafından gözden kaçırılmasının nedenini aramak ve sorunu kaynağında çözmek gerekiyor. Kimi olaylarda tutuklama kararı verdiği, kimi olaylarda tahliye kararı verdiği için siyaset, kamuoyu ve basın tarafından topa tutulan yargı erki, tek sorumlu değil.

BİK, CEZALARI KALDIRIRSA REFORMDAN UMUTLU OLURUZ

- Cumhuriyet gazetesine verilen ilan kesme cezaları da kesinleşti. Bir yandan medya da hukuk eliyle cezalandırılıyor…

En endişe verici olan hukukun ve yargının, toplumsal hayatta güvenin değil, öngörülemezliğin kaynağına dönüşmesi. Bu, ceza yargılamalarında da basına yönelik uygulamalarda da böyle. RTÜK ve Basın İlan Kurumu’nun ihdas gerekçesi, esasen basın özgürlüğünü temin etmekken, bugün gelinen nokta, hukuken öngörülemez ve çelişkili kararlarla, bir çeşit sansür aracına dönüşmüş olması, yargıya ilişkin endişe ve eleştirilerin, pek çok kuruma sirayet etmiş olduğunu gösteriyor. Basın İlan Kurumu, haber verme hakkı ve eleştiri hakkını etkin bir şekilde gerçekleştirmek için oluşturulmuştur, ama köşe yazılarındaki siyasi yorumlara dahi ağır para yaptırımları uygulamak, kurumun varlık gerekçesiyle uyuşmamakta. Burada da görüldüğü üzere temel sorun, kanunları keyfilikten uzak ve amacından saptırmadan uygulamakta ortaya çıkıyor. BİK yarın bu cezaları kaldırırsa son reform söylemlerinden daha da umutlu oluruz.

ADETA GENELGE REJİMİNE GEÇİLMİŞTİR

- Özellikle “Para bitti, ekonomi fena gidiyor. Tek yol yabancı yatırımcı için yargıda reform” yorumları yapılıyor. Siz nasıl bir reform bekliyorsunuz? Türk hukuk sistemi niçin sürekli reforma ihtiyaç duyuyor?

Herhangi bir çözüm önerisi, düzenleme, kanun değişikliğinin bu yaşanan sorunlara çare olabilmesi için önce sorunu doğru tespit etmeliyiz. Açıkça söylemek gerekiyor, Sayın Bakan da ifade etmiş, ortada kanun değişikliği ile giderilebilir bir sorun yok, sorun kanunların uygulanmamasından kaynaklanıyor. Yukarıda bahsettiğimiz coğrafi güvence örneğin, HSK’nin bir kararına bağlı ve olması gereken bir karar. Bunun adına reform demek doğru değil. Hiçbir reform içselleştirilerek uygulanmadığında amacına ulaşamaz. Türkiye ceza hukuku alanında 2004-2005 yıllarında bir reform yaptı. Hatırlayacaksınız bu reformlar sayesinde, Türkiye Avrupa Konseyi’nin hukuki ve siyasi denetimi altında ülke statüsünden çıktı, bu reformlar sayesinde AB üyeliği müzakere süreci başladı. Ancak önce paralel yapının hukuk dışı uygulamaları, son yıllarda ise yargıya siyasetin müdahaleleri ile reformlar hayata geçemiyor. Bugün salgın hastalık durumunda ancak olağanüstü hal ilanı ile kısıtlanabilecek, seyahat özgürlüğü, ibadet özgürlüğü gibi özgürlükler, genelgeyle yapılmakta. Anayasa bir tarafa bırakılmış, adeta bir genelge rejimine geçilmiştir. Kanunla uygulanabilecek yaptırımlar genelgeyle düzenleniyor. Sağlık çalışanlarının istifa hakkı genelgeyle önleniyor. Anayasada Türk Ceza Kanunu’ndaki ayrıntılı kanunilik ilkesi genelgelerle dolanılırsa, hukuk güvenliği olur mu? Anayasadaki kişi hak ve özgürlüklerini etkin bir şekilde koruyan mekanizmalar ile kontrol ve denge sistemlerini güçlendirmek gerekir. En temel ihtiyaç yargı bağımsızlık ve tarafsızlığına yönelik düzenlemeler.

https://www.cumhuriyet.com.tr/

Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.