Admin
Admin
22 Haziran 2017 Perşembe 12:55
Ahmet Altan: Bu savcı hukukun ırzına geçmeyi öyle bir alışkanlık hâline getirmiş ki, iddianame hukuk pornosuna dönmüş

Ahmet Altan: Bu savcı hukukun ırzına geçmeyi öyle bir alışkanlık hâline getirmiş ki, iddianame hukuk pornosuna dönmüş

Altan kardeşler ve Ilıcak hakkında 3'er müebbet ve 15'er yıl hapis isteniyor

Gazeteci yazar Ahmet Altan ve Prof. Mehmet Altan ile gazeteci Nazlı Ilıcak'ın da aralarında bulunduğu 17 kişinin yargılandığı '15 Temmuz darbe girişimine iştirak' davasında dördüncü duruşma bugün görülüyor. 26. Ağır Ceza Mahkemesi'nce görülen duruşmada bugün Ahmet Altan'ın Silivri Cezaevi'nden SEGBİS ile bağlanarak savunmasının bir kısmını yaptı. Duruşmaya saat 14.00'e kadar ara verildi.

Altan, iddianamedeki suçlamaların hiçbir kanıta dayanmadığını ifade ederken “Zaten bu savcı hukukun ırzına geçmeyi öyle bir alışkanlık hâline getirmiş ki bizim iddianame hukuk pornosuna dönmüş” dedi.

Ahmet Altan'ın savunmasından satırbaşları şöyle:

Sayın Yargıç,

İddianame olduğu ileri sürülen, zekâdan ve hukuktan yoksun, ağırlaştırılmış müebbet gibi heybetli bir cezayı taşımaya mecali yetmeyen bu cılız metin ciddi bir savunmayı asla hak etmiyor.

Ama benim hakkımda söylenen yalanları gördüğümde 15 Temmuz’dan sonra hapse atılan binlerce insanın nasıl bir hukuk katliamının kurbanı olduklarını daha iyi anladım. Hakkında yalan söylenen tek insan ben olamayacağıma göre bu tür yalan dolu iddianamelerin zehirli bir sarmaşık gibi yargıya dolanıp onu boğduğunu kabul etmemiz gerekiyor.

Bu iddianameyi yazan savcının yalan söyleme ve saçmalama konusunda gösterdiği pervasızlık, bunun yargı sisteminde bir alışkanlık hâline geldiğini kanıtlıyor.

Bu iddianameyi okuduğunuzda, içinde sanıkların, sanık sandalyelerinin, avukat sıralarının, silahlı jandarmaların, kürsülerin, cübbelerin bulunduğu ve Adliye Sarayı diye adlandırılan yerlerin nasıl bir hukuk mezbahasına döndürüldüğünü rahatça kavrıyorsunuz.

Mehmet Altan’ın çok sevdiği bir sözü vardır, “bir damla kana baktığında bünyedeki bütün hastalıkları görürsün” der.

Şimdi bu iddianameyi, bu bir damla kanı incelediğimizde, hukuk sisteminin cüzzama yakalandığını, etlerinin lime lime döküldüğünü bütün dünyayla birlikte göreceğiz.

Size, hukuk sisteminin yakalandığı korkunç hastalığı, bu iddianameyi madde madde inceleyerek göstereceğim.

Bunu, Türkiye’de şu anda bağımsız ve âdil bir yargı bulunduğunu sanmak gibi safça bir yanılgıya düştüğüm için yapmayacağım.

Mahkeme tarafından tahliye edilen insanların aynı mahkemenin kapısında yeniden tutuklandığı bir utanç ve zorbalık çağında yaşadığımızın, hukukun bizzat hukukçular tarafından katledilmeye çalışıldığı bir zorbalık döneminin tanığı ve sanığı olduğumun elbette farkındayım.

Ama ben, “hukuk bazen uyur ama asla ölmez” diyen atasözüne inanırım. Bugün vurulan, yaralanan, kanayan, komaya sokulan hukukun bir gün sağlığına kavuşup geri döneceğini biliyorum.

Şu anda iktidarda bulunan siyasetçilerle hukukçuların yalnızca bugünü düşünmelerine, 28 Şubat generalleri gibi “bugünün bin yıl süreceğini” sanmalarına karşın ben yarının geleceğini, daima geldiğini bilirim.

Bu nedenle, iddianame olduğu söylenen bu köksüz ve temelsiz metni parça parça ederek, baskının biteceği, hukukun geri geleceği güne şimdiden bir belge bırakmak, bu iddianameye cevaben bir karşı iddianame yazmak için anlatacağım anlatacaklarımı.

Şimdi gelelim iddianame olduğu söylenen bu hukukî garabete.

Ne diyor iddianame?

Birkaç yazımla, bir televizyon konuşmam dışında bu iddianamenin “darbeciliğimize” temel dayanak olarak sunduğu iddia şu:

Biz, darbeyi yönlendirdiği iddia edilen adamları tanıdığı iddia edilen adamları tanıyormuşuz.

Bu özetin sizin kulağınıza bile gülünç geldiğine inanıyorum ama suçladığı birkaç yazımla bir konuşmam dışında üstüne yerleştiği temel, bu garip ve gülünç iddia.

Bu darbeyi yönlendiren bazı adamlar varmış… Onları tanıyan bazı adamlar da varmış… Biz de onları tanıyan adamları tanıyormuşuz.

İnanmak çok güç biliyorum ama bu iddianame sayfalarca bunu anlatıyor.

Önce şunu sorayım, birini “tanımak” nasıl bir suç kanıtı olarak kabul edilebilir?

Bir suçluyu tanıyorsanız bu size suçlu yapar mı?

Komşunuz kalpazanlıktan yargılanırsa siz de onu tanıdığınız için kalpazanlıktan yargılanır mısınız?

Ya da komşunuz karısından boşanırsa, onu tanıdığınız için siz de karınızdan boşanmış sayılır mısınız?

Bir eylemden dolayı suçlanabilmeniz, o eylemden sorumlu tutulabilmeniz için bizzat o eylemi yapmış ya da o eyleme katılmış olmanız gerekmez mi?

O eyleme katıldığınızın kanıtlanması gerekmez mi?

Elbette gerekir.

Peki var mı öyle bir kanıt?

Tabii ki yok.

Sadece yalanlara dayanan bir laf kalabalığı var.

Gerçek olsa bile suça kanıt olmayacak bir iddianın kendisi bile tamamen yalan.

İddianame, “terör örgütü yöneticilerinden” Said Sefa’ya ait bir haber sitesinde haftada bir yazı yazdığımı söyleyerek başlıyor.

Said Sefa hakkında henüz kesinleşmiş bir mahkeme kararı yok bildiğimiz kadarıyla. Ama savcı söze böyle kesin bir hüküm varmış gibi giriyor.

Buna hukuk değil, algı operasyonu deniliyor genellikle.

Hadi diyelim ki Said Sefa suçlu.

Eeee?

Bir gazete sahibi dolandırıcılık yaparsa, ya da karısını vurursa ya da darbeye karışırsa onun yönettiği yayın organında yazı yazan ya da haber yapan herkes otomatikman suç ortağı mı sayılıyor?

“Suçun şahsîliği” diye bir kavram duymuş olduğumu hatırlıyorum.

Hukuku vururken bu kavramı da mı öldürdünüz?

İddianamenin açılışını böyle yapabilmeniz için önce Said Sefa’nın suçunu kanıtlayıp kesinleştirmeniz sonra da benim bu suça iştirak ettiğimi kanıtlamanız gerekir.

Var mı böyle bir kanıt?

Elbette yok.

Zaten bu iddianameyi yazan savcı, bütün iddianame boyunca göreceğimiz üzere öyle “kanıt” falan gibi ayrıntılarla uğraşmak zorunda hissetmiyor kendini.

O suçluyor ya, yeter işte, daha ne kanıtı istiyorsunuz?

Bu iddianamede kanıt yerine sadece savcının suçlamaları var, onlar da yalan.

Girişin ardından Ahmet Keleş diye birinin tanıklığı geliyor. Karmakarışık yazıldığı için bu tanığın ne dediğini anlamak epey zor.

Anladığım kadarıyla bu Ahmet Keleş, Gezi olaylarının bir komplo olduğunu ve “Taraf Gazetesi yazarı Ahmet Altan’ın yazıları okunduğunda” bunun daha net anlaşılacağını söylüyor.

Burada küçük bir sorun var.

Gezi olayları sırasında ben Taraf Gazetesi’nden çoktan ayrılmıştım. Eve kapanmış roman yazıyordum.

Eğer Gezi olaylarının gelişimini benim yazılarımdan anlamaya kalkarsanız biraz zorlanırsınız. Çünkü Gezi öncesinde ben yazı yazmıyordum.

Elbette savcı da yalancı şahidi de böyle küçük ayrıntılara aldırmıyorlar.

Ben Taraf’tan 2012’de ayrılmışım, onlar hâlâ benim 2013’teki Gezi olayları kapsamında Taraf’taki yazılarımdan, yani olmayan yazılarımdan söz edip, bir de utanmadan bunu iddianameye yazıyorlar.

Ben o dönemde Taraf’ta yazmıyordum ama yazsaydım kesinlikle Gezi’yi desteklerdim. Gezi olaylarının devletin ve halkın vicdanına seslenen bir hareket olduğuna inanıyorum. Devletin vicdanında, eğer öyle bir vicdan varsa, Gezi kendine bir yer bulamadı ama halkın vicdanında bir yer buldu. Örgütsüz, lidersiz, halkın içinden kabaran, zeki, cesur ve barışçı bir hareketti. Tarihimizde bir örneği de yoktur bildiğim kadarıyla.

Savcı böyle yalanlar yazmak yerine bana Gezi olayları hakkındaki fikirlerimi sorsaydı ona da bunları söylerdim. Yalan olduğu bu kadar kolay kanıtlanacak yalanları iddianameye yazıp kendini rezil etmezdi.

Aynı tanık benim Uludere olayları sırasında “Devlet halkını bombaladı” diye manşet attığımı da söylemiş.

Bunun için tanığa gerek yok. O başlığı ben 2011’de attım, başlık gazetenin üstünde duruyor. Yargılandım, mahkûm oldum. Roboskî olaylarından dolayı mahkûm olan tek insan benim. Bombalayanlar, bombalama emrini verenler değil ben mahkûm oldum.

Ve, evet, bugün de aynen böyle düşünüyorum, devlet halkını bombaladı. Zavallı insanları öldürdü.

Ama bunun 15 Temmuz darbesiyle ne ilgisi var? Bu iddianamede bu konu ne arıyor? Onu da kafası epey karışık olan savcıya soracaksınız artık.

Bu Ahmet Keleş bir şey daha söylemiş.

Keleş’in söylediğine göre Gezi olaylarından önce bir adam gelip “dolarla borçlanma” demiş. Haberi gönderen de “Hocaefendi” denilen örgüt lideriymiş.

Savcı karmakarışık yazdığı için bu haberin Ahmet Keleş’e mi yoksa bana mı gönderildiğini tam anlamadım.

Eğer haberi Keleş’e gönderdiyse bundan bize ne? Hakkımdaki iddianameyle bunun ne alakası var?

Yok, haberi bana gönderdiği iddia ediliyorsa, o zaman iş epeyce gülünçleşiyor.

Fethullah Gülen neden evinde oturmuş roman yazan bir adama “dolarla borç alma” diye haber göndersin?

Ayrıca ben niye dolarla borç alayım? Müteahhit miyim ben? Ne dolarla ne başka parayla hayatımda borç almadım ben. Ne kadar param varsa o kadarlık yaşarım, borç almam.

Taraf Gazetesi için borç almaktan söz ediyorlarsa o tarihte ben Taraf’tan ayrılalı çok olmuştu.

Neresinden tutsanız anlaşılmıyor. Ama savcının anlaşılır olmak gibi bir derdi de yok. Aklına geleni yazmış. İddianame de karmakarışık bir yalan çorbasına dönmüş.

Onun hemen altında Osman Bey isimli bir gizli tanığın sözleri yer alıyor.

Osman Bey, Gezi sırasında Cemaat’ten insanların gizli hesaplardan hükümet aleyhtarı twitler attığını söylemiş.

Hükümet aleyhtarı twit atmanın niye darbecilik suçu olduğunu anlamadım.

Bunun benimle alakasını ise hiç anlamadım.

Gizli ya da açık, ben hayatımda tek twit bile atmadım.

Bu olayın benimle ya da bu iddianameyle ilişkisi ne? Anlayan beri gelsin.

Bu tür saçmalıklarla biz aylardır hapis yatıyoruz, üstelik bir de müebbet hapis isteniyor hakkımızda.

İşte, bu duruma hukuk deniyor bugün.

Bütün bunları böyle ayrıntılı bir şekilde anlatıyorum çünkü bu savcının ve benzerlerinin nasıl bir pervasızlıkla insanların hayatlarını kararttıklarını, görevlerini nasıl kötüye kullandıklarını herkes görsün ve hukuk bir gün uyandığında bütün bunlar belge olsun istiyorum.

Osman Bey’in ardından da Nurettin Veren isimli bir adamın tanıklığı geliyor. Darbeyi yönettiği iddia edilen adamları tanıdığı iddia edilen adamları tanıdığımıza dair ilk tanıklık.

Bu Nurettin Veren, Alaattin Kaya’nın benimle, Mehmet Altan’la, Nazlı Ilıcak’la Fethullah Gülen arasındaki ilişkiyi sağladığını ve bizim Alaattin Kaya ile sık olarak görüştüğümüzü bildiğini söylüyor. Dikkat edin, “bildiğini” söylüyor.

Şimdi ben bu Nurettin Veren’i tanımıyorum ama onun bir sahtekâr olduğunu biliyorum. Bir sahtekâr olduğunu size hemen kanıtlayacağım.

15 Temmuz’dan sonra ben bu adamı televizyonda bir canlı yayında izledim.

O programda benim Cemaat’in televizyonlarından birinde, adını tam hatırlamıyorum, ya Mehtap dedi ya Samanyolu, haftada iki program yaptığımı, program başına 3 bin dolar aldığımı söyledi.

Bunu öyle bir güvenle, gözünü bile kırpmadan söyledi ki parayı bizzat kendisinin ödediğini sanırdınız. Sonradan gördüm ki aynı yalanı iddianameye giren ifadesinde de söylemiş.

Şimdi söyleyeceğime lütfen dikkat buyurun.

Ben yirmi yıldır tek bir televizyon programı yapmadım.

Bu adam, Alaattin Kaya’nın Gülen’le bizim aramızda ilişki kurduğunu, bizim Kaya ile sık sık görüştüğümüzü “bildiğini” söylüyor.

Ve bizim savcı, “nereden biliyorsun” diye sormuyor.

“Kanıtın var mı” diye sormuyor.

Sormadığı gibi kendisi de bu iddiayla ilgili tek bir kanıt koymuyor iddianameye.

Savcı şaşkın olduğu için bu ifadeyi iddianameye yazıyor, sonra aynı iddianamenin içine koyduğu bir belgeyle bu sözlerin yalan olduğunu kanıtlıyor.

Kendi yazdığı iddianameyi okusa yalan olduğu açıkça belli olan bu lafları o iddianameden çıkarırdı. Ama savcı kendi yazdığı iddianameyi bile okumak zahmetine katlanmıyor.

Şimdi burayı da lütfen dikkatle dinleyin.

Mehmet Altan’la benim 10 yıllık telefon kayıtlarımızı incelemişler ve Alaattin Kaya’yla görüşmelerimizin yekûnunu da çıkarıp iddianameye koymuşlar.

Biz “sık sık görüştüğümüz” söylenen Alaattin Kaya ile 10 yılda kaç kere görüşmüşüz, biliyor musunuz?

Mehmet Altan 10 yılda sadece bir kere görüşmüş Kaya ile. O da 2008 yılında.

Ben de sadece iki kez 2010 ve 2012 yılında konuşmuşum.

Daha sık görüştüğümüz bir adam da olabilirdi, bu herhangi bir suçun kanıtı olmazdı.

Ama suç olmayan bir eylem hakkında söyledikleri bile yalan.

On yılda bir adamla bir ya da iki kere konuşmak nasıl “sık sık” görüşmek oluyor?

Artık hukuktan vazgeçtim biraz utanma duygusu arıyorum. Ama o da yok. Zaten hukukun ırzına geçmek için önce hukukçuların utanma duygusunu kaybetmesi gerekiyor. Hukukçular utanma duygusunu kaybetmeseler bu kadar rahatça yalan söylemezler, hukuka ve adalete bu kadar rahat düşmanlık etmezlerdi.

Bizim savcı o kadar kendinden geçmiş ki Nurettin Veren’in ifadesini iddianamenin içine iki kere yazmış. Yalana doymuyor anlaşılan.

Savcının kafası karışık olduğu için iddianameyi de hoplaya zıplaya, daldan dala atlaya atlaya yazmış. Bu kadar yalan yazmak kolay değil tabii.

Onun yerine ben iddianameyi bir düzene sokarak anlatacağım, bu “tanışıklık” konusunu iyice ortaya çıkartıp Balyoz ve Ergenekon konularına geleceğim.

İddianamenin içinde bir anlatım disiplinini, sıradan bir kompozisyon ödevinin gerektirdiği konu sıralamasını beceremeyen savcı, benim yazılarımdan, Balyoz’dan, Ergenekon’dan söz ettikten sonra tekrar en sevdiği konuya “darbeyi yönettikleri iddia edilen adamları tanıdıkları iddia edilen adamları bizim tanıdığımız” iddiasına dönüyor.

Bu konudaki en favori ismi de anlaşılan Alaattin Kaya.

Bu konuda yalan söylemeye hakikaten doymuyor.

Şimdi gizli bir tanık çıkıyor karşımıza, kod adı Söğüt. Pek de güzel, pek de zarif bir isim seçmişler.

Bu Söğüt, Alaattin Kaya’yı Taraf Gazetesi’ne getirip götürüyor, ifadesine göre kendisi aşağıda bekliyor.

Ve, her 15 günde bir Alaattin Kaya’nın Başar Arslan’la, benimle ve Mehmet Baransu ile görüştüğünü söylüyor.

Basit bir soru çıkıyor burada karşımıza.

Aşağıda bekleyen adam, Alaattin Kaya’nın yukarıda benimle ve Mehmet Baransu ile görüştüğünü nasıl bilebiliyor?

Bakın, Taraf Gazetesi bir binanın tek katında hazırlanırdı. Başar Arslan’ın odası üst kattaydı ama ben de dahil gazeteyi hazırlayan herkes bir alt katta çalışırdı. Benim bir odam vardı. Gazetede çalışan herkes her zaman gelebilirdi. Herkes iç içeydi.

Biz sabah toplantılarını gazetenin stajyerlerinin bile izleyebilmesi için gazetenin ortasında yapardık. Gazetede çalışan herkes haberlerle ilgili fikirlerini söyleyebilirdi.

Gazetenin birinci sayfasını herkesin rahatça girip çıktığı yazı işleri odasında hazırlardık.

Taraf Gazetesinin yayını konusunda gizli bir şey olma ihtimali yoktur.

Savcı, Taraf Gazetesi’nde çalışan kime sorsa bunları öğrenebilirdi.

Niye sormamış?

Ya da sormuş da öğrendiklerini buraya yazmamış mı?

Ben Alaattin Kaya’yı hayatımda ya iki kere ya üç kere gördüm.

Onunla görüştüğümü de yazdım zaten.

Babam, bir konuşmasında “ben en gizli lafımı Taksim Meydanı’nda söylerim” demişti, bize de öyle öğretti. Bizim gizli işimiz yoktur. Özel hayatımız dışında her şeyi okuyucularla paylaşırız. Hep öyle yaptık.

Mehmet Altan da ben de yıllarca devletin istihbarat birimleri tarafından resmen izlendik.

Bizim hayatımızda toz zerresi kadar gizli bir iş olsaydı bunu çoktan yüzümüze çarparlardı.

Zaten bu yüzden savcı bir türlü bizi suçlayabileceği somut bir şey bulamıyor. Kıvranıp duruyor.

Bu gizli tanık Söğüt’ün ifadesinde beni öfkelendiren bir iddia gördüm. Kızdığım çok şey var da ben birini söyleyeceğim.

Alaattin Kaya’nın gazeteye her gelişinden sonra biz AKP’yi eleştiren yayın yapıyormuşuz.

AKP aleyhinde yayın yapmak ne zamandan beri suç? AKP’yi eleştirmem, bir siyasî partiyi hataları konusunda uyarmam nasıl olur da darbecilik kanıtı olarak bir iddianameye yazılabilir?

Ama kızdığım o değil.

Kızdığım, savcının benim “birisinin” talimatıyla AKP’yi eleştirdiğimi söylemesi. İnsan utanır bunu söylemeye.

Ben otuz beş yıldır bu ülkede yazı yazıyorum. Çizgim milim değişmemiştir. Demokrasi ve hukuk isteyen herkesi destekler, demokrasi ve hukuka karşı çıkan herkesi eleştiririm.

İnsan, iddianamesine böyle şeyler yazmadan önce benim 10 yıl, 20 yıl, 30 yıl önce yazdıklarıma bir bakar. Hakkında üç müebbet istediği adam hayatı boyunca ne yazmış bir okur.

Ben ilk defa yargılanmıyorum. 300’e yakın davadan geçtim. Yazılarım nedeniyle yargılandım.

O yazıları kimin emriyle yazmışım?

Kim bana bunca davadan geçmeme yol açacak yazıları yazdırmış?

Askerî vesayetle kimin emriyle mücadele etmişim? Benim AKP’yi eleştirmek için birisinin lafına mı ihtiyacım var? Son beş yıldır yanlış politikalarıyla koca ülkeyi çökertmiş bir partiyi eleştirmek için neden bir talimata gerek olsun?

Beni hapse atabilirsiniz, hukuku hiçe sayabilirsiniz ama böyle terbiyesiz, saygısız davranamazsınız. İzin de vermem zaten.

Benim kitaplarım milyonlarca okura ulaştı, 17 dile çevrildi, son romanım ben hapisteyken peş peşe İtalya’da ve Amerika’da yayımlandı.

Ben bunca kitabı, izansız bir savcının saygısızlıklarına muhatap olmak için yazmadım.

Bir iddianamenin kompozisyonunu düzenlemekten aciz, anadilini bile düzgün yazamayan bir adam kalkmış 35 senelik yazara “yazılarını emirle yazdın” diyor.

Hukuku unuttuk bari terbiyeyi unutmayalım.

Bu savcı öyle bir iddianame yazmış ki neresinden tutsan elinde kalıyor.

Söğüt’ün iddianamedeki ifadesine göre benim Alaattin Kaya’yla ilişkilerim 17-25 Aralık 2013’e kadar devam etmiş. Kaya, o tarihe kadar Taraf Gazetesi’nde bana dosyalar ve kapalı zarflar getirmiş.

17-25 Aralık 2013’te ben Taraf Gazetesi’nden ayrılalı bir yıldan fazla olmuştu.

Bu kadar net.

Bu iddianameyi yazan savcı “bu Ahmet Altan Taraf Gazetesi’nden ne zaman ayrıldı” diye hiç mi merak etmez?

Bu kadar açık bir yalanı iddianamesine nasıl yazabilir?

Hukukun ve hukukçuların bugün içine düştüğü durum bu işte. Alabildiğine bir pervasızlık, alabildiğine yalan, alabildiğine utanmazlık.

Yalanının bu kadar çabuk ortaya çıkacağından bile endişe etmiyor. Onun için söylediklerinin doğru olup olmadığı önemli değil çünkü. Onun için önemli olan bizi hapiste tutmak. Bu yalanların bizi hapiste tutmaya yeteceğini düşünüyor. Hakikaten de bu yalanlarla bizi hapiste tutabiliyor.

Türkiye’de hukukun geldiği yer burası işte.

Bir de uzun uzun Başar Arslan’la Alaattin Kaya arasındaki iş ilişkilerini anlatmış iddianamesinde. Aralarında bir matbaa alışverişi olmuş.

Başar Arslan, bir dönem benim kitaplarımın yayıncısıydı. Ayrıca benim 2012’ye kadar genel yayın müdürlüğünü yaptığım Taraf Gazetesi’nin sahibiydi.

Başar zeki, esprili, çalışkan ve arkadaşlığından her zaman zevk aldığım biriydi. Benimle birlikte çalışmak zordur, beş yıl birlikte çalıştıktan sonra dostluğumuz yoruldu, 2012’de gazeteden ayrıldım, bir daha da görüşmedik.

Başar Arslan’ın darbeyle ya da darbecilerle bir ilgisi olduğuna asla inanmıyorum. Somut kanıtlar ortaya konana kadar da inanmayacağım.

Ayrıca, 2012 yılından sonra bir daha hiç görmediğim, karşılaşmadığım, konuşmadığım bir iş adamının bir başka iş adamı ile arasındaki iş ilişkisinden bana ne?

İş ilişkilerinde yasadışı bir uygulama varsa Ticaret Mahkemesine gidin.

Hayatımda gitmediğim, görmediğim, nerede olduğunu bilmediğim bir matbaanın el değiştirmesinin benimle ilgili bir iddianamede yeri ne?

Savcı, Taraf Gazetesi’nin “terör örgütü lehine süreklilik arz eden yayınlar yaptığını” da iddia ediyor.

Bayılıyorum böyle muğlak, afaki, boş lafların hukuk diye ortaya konmasına.

“Terör örgütü” dediği benim gazetecilik yaptığımda adı “Cemaat” olan örgüt.

Onun “lehine süreklilik arz eden” yayınlar yaptığımı ileri sürüyor. Bir başkası da kalkıp “cemaat aleyhine süreklilik arz eden” haberler yaptığımı söyleyebilir.

Cemaat’in bizim yayınlarımızdan şikâyetçi olduğunu, bize bunun için üyelerini gönderdiğini zaten ben açıkça yazıp okuyucularımıza duyurmuştum.

Şimdi gelelim hukuka.

Bu iddianamenin temelini oluşturan suç ne?

Askerî darbe.

Suç tarihi ne?

15 Temmuz 2016.

Ben gazeteciliği ne zaman bırakmışım?

2012’de.

En yenisi suç tarihinden 4 yıl önce yapılmış haberler suça kanıt olabilir mi?

Taraf Gazetesi, hiçbir dönemde Cemaat “lehine süreklilik arz eden” haberler yapmadı.

Yapsaydı da suç olmazdı.

Savcı “örgüt lehine süreklilik arz eden” yayınlara ve söylemlere bakmak istiyorsa AKP’ye bakacak.

Cemaatin örgütlediği bir toplantıda Fethullah Gülen’e “muhabbetlerini” sunan Tayyip Erdoğan’a bakacak. Meclis kürsüsünden Gülen’i kendini parçalayarak savunan bugünkü Adalet Bakanı’na bakacak.

Cemaati sürekli savunanlar onlar.

Bu bir suçsa onlar neden tutuklu değil? Suç değilse bu boş laf bu iddianamede ne arıyor?

Bu sorunun tutarlı bir cevabı var mı?

Yok.

Tutarsız bir hukuk olabilir mi?

Olamaz.

Hiçbir tutarlılığı olmayan, kanıtlara dayanmayan suçlamalar ileri sürmek, bunları iddianameye yazmak hukukun ırzına geçmektir.

Zaten bu savcı hukukun ırzına geçmeyi öyle bir alışkanlık hâline getirmiş ki bizim iddianame hukuk pornosuna dönmüş.

“Darbeyi yönlendirdiği iddia edilen adamları tanıdığı iddia edilen adamları tanıdığımız” iddiasıyla ilgili iki isim daha var.

Biri Önder Aytaç.

Ben Önder Aytaç’la karşılaştığımda AKP hükümetinin danışmanı ve Polis Akademisi’nin öğretim görevlisiydi.

Bana Taraf Gazetesi’nde yazmak istediğini söyledi. Ben de mümkün olduğunca geniş yelpazeli bir yazı kadrosu istediğimden “olur” dedim.

Savcının, beni darbeyle ilişkilendirmek için adını iddianameye yazdığı Önder Aytaç, benim işine son verdiğim sanırım tek yazar.

“Apo idam edilsin” dediği için yazılarına son verdim. Taraf Gazetesi’nde her görüşe yer vardı ama insanların ölümünü, öldürülmesini, devletin cinayet işlemesini isteyenlere yer yoktu.

Savcı benim Önder Aytaç’la telefonda konuştuğumu yazmış ama ne zaman, kaç defa konuştuğumu yazmamış.

Niye yazmamış?

Yazsa, iddiasının saçmalığı iyice ortaya çıkacak, herhalde ondan yazmadı.

Üçüncü isim de Ekrem Dumanlı.

Şimdi benim Alaattin Kaya’yla, Önder Aytaç’la bir ahbaplığım yoktur ama Ekrem Dumanlı’yla vardır.

Ekrem, edebiyattan, sinemadan, bokstan, futboldan, benim de sevdiğim bu konulardan anlayan ve hoşlanan bir gazetecidir.

Onunla sohbet etmekten her zaman hoşlandım. Bir iki kere buluşup yemek yedik, bir kere de beraber Beşiktaş maçına gittik.

Ekrem Dumanlı’yla telefonda konuştuğum için üç müebbedi hak ediyorsam Beşiktaş maçına gittiğim için herhalde elli kere falan müebbedi hak ediyorumdur.

Biz konuştuğumuzda ben Taraf Gazetesi’nin genel yayın müdürüydüm, Ekrem de Zaman Gazetesi’nin genel yayın müdürüydü.

Ben o sıralarda sadece Zaman’ın değil Sabah’ın, Star’ın yöneticileriyle de konuşuyordum. Taraf Gazetesi’nin sıkıntıları vardı. Kâğıt, matbaa, dağıtım olanakları arıyorduk. Doğrusu kimse de doğru dürüst yardım etmedi, belki de edemedi. Bizim sıkıntılarımız hiç bitmedi.

Şimdi bu “tanışıklıklar” konusunda iki şey söyleyeceğim.

Birincisi, “tanımamız” sanki büyük bir suçmuş gibi iddianameye yazılan bu adamlar, celep, kabzımal, inşaatçı değil.

Bu insanlar medya dünyasının içindeki insanlar. Medya dünyasında herkes herkesi tanır biraz, karşılaşır, konuşur.

Aynı meslekî dünyada dolaşanların birbiriyle konuşmasında bir tuhaflık, bir anormallik, bir suç yoktur.

Hayatın doğal akışına uygundur.

İkinci söyleyeceğim de şu:

Bir bakın, eğer benim Ekrem Dumanlı ile konuşma sayım, Ekrem’in Tayyip Erdoğan’ın uçağına binme sayısından fazlaysa gelin Dumanlı ile konuşma suç mu değil mi tartışalım.

Ama eğer Dumanlı, Erdoğan ile benle konuştuğunun on misli konuştuysa o zaman benim karşıma bu saçmalıklarla gelmeyin.

Erdoğan’ın herhangi biriyle konuşması suç değil ama benim aynı insanla konuşmam suç, öyle mi?

Hukuk mu bu, mantık mı, akıl mı?

Saçmalıktan başka ne bu?

Bu konuda son bir şey söyleyip daha ciddi konulara geleceğim.

Bizim savcı da dahil birçok savcı son zamanlarda “suçlanan” insanlarla “konuşmayı” suç sayıyor.

Bir suç ortaklığının “kanıtlarını” ortaya koymuyorlar.

Bizatihi “konuşmayı” suç sayıyorlar.

Suçlanan hattâ mahkûm olan insanlarla konuşmak suç değildir. Öyle olsaydı hapishanelerdeki mahkumları ziyaret eden herkes yargılanırdı.

Suçlanan insanlarla konuşmayı suç sayan bir hukuk yoktur.

Son zamanlardaki bu uygulamanın karşılığını hukukta bulamayız.

Bunun karşılığını sadece Katolik Kilisesi’nin “aforoz etme” müessesinde bulabiliriz.

2017 yılında bizim hukuk sistemi, Katolik Kilisesi’nin Ortaçağ’daki uygulamalarını mı kendine örnek alıyor Sayın Yargıç?

Savcıların suçladıkları “aforoz” mu ediliyor? Hukuk bu hâle mi geldi?

Şimdi gelelim biraz daha ciddi konulara.

Önce şu Balyoz meselesinden başlayalım.

Bakalım bu Balyoz neymiş, öyle herkesin ağzını doldura doldura söylediği gibi “kumpas” mıymış?

15 Temmuz 2016’da darbe yapan generalleri o mevkilere kim getirmiş, nasıl getirmiş?

Onları o mevkilere getirme “suçunu” kim işlemiş?

Benim hakkımda bir iddianame yazılır gibi yazılıp aslında kimin için iddianame yazılmış?

Savcı, beni suçladığını söylerken aslında kimi suçluyormuş?

Bir görelim bakalım neler oluyormuş.

Savcı, iddianamenin genelindeki savruk zekâsızlığa hiç benzemeyen, derin bir hazırlığı düşündüren, fevkalâde stratejik bir açılışla giriyor Balyoz konusuna.

Benimle hiç ilgisi olmadığını biraz sonra sizin de göreceğiniz çok ilginç bir suç tanımını benim iddianamemin içine yerleştiriyor.

Şimdi başta Tayyip Erdoğan olmak üzere AKP yöneticileri ve Yüksek Askerî Şûra üyeleri dikkatle dinlesinler.

Çünkü bu bölüm benden çok onları ilgilendiriyor.

Savcının, Taraf Gazetesi’ndeki Balyoz darbesiyle ilgili başlıkları sıraladıktan sonra yazdığı o çok ilginç suç tanımını bir daha birlikte okuyalım:

“Bu şekilde Balyoz soruşturmasının başlatılarak Türk Silahlı Kuvvetleri içerisindeki terör örgütü mensubu olmayan subayların tasfiye edilerek yerlerine örgüt mensubu subayların getirildiği ve devam eden süreçte örgütün Türk Silahlı Kuvvetleri içerisinde bu sözde soruşturmalarla kritik öneme sahip yerlere kendi mensuplarını yerleştirdiği ve 15/7/2016 tarihli darbe girişimi için örgütün kendi zeminini hazırladığı…”

Savcının tarif ettiği suç ne?

“Terör örgütü” mensubu olmayan subayların tasfiye edilerek yerlerine örgüt mensubu subayların getirilmesi… Ve örgütün “bu süreçte” kritik öneme sahip yerlere kendi mensuplarını yerleştirerek 15 Temmuz darbesinin zeminini hazırlaması…

Suç bu.

Örgüt mensubu olmayan subayların tasfiyesi, yerine örgüt mensuplarının yerleştirilmesi ve darbe zemininin hazırlanması.

Savcı bu suç tarifinin içine çok da ilginç bir kelime yerleştiriyor:

“Bu süreçte…”

Hangi süreç bu?

2010’dan 2016’ya uzanan 6 yıllık bir “süreçten” söz ediyor?

Suç, bu 6 yıllık “süreçte” işlenmiş.

Bu 6 yıllık süreçte “suçlular” bazı askerleri tasfiye, bazı askerleri tayin ederek 15 Temmuz darbesinin zeminini hazırlamışlar.

Savcı cevap verilmesi gereken bir soruyu getirip koyuyor önümüze:

6 yıllık bu süreçte bu suçu kim işledi?

Savcı akılları zorlayan bir “saflıkla” bu suçu benim işlediğimi söylüyor.

Zekice bir soruya aptalca bir cevap veriyor ama cevabın saçmalığı sorunun yakıcılığını ortadan kaldırmıyor.

Balyoz darbe haberlerini ben yayınladım. O haberlerin yayınlanmasının tek sorumluluğu bana aittir. O gazetenin genel yayın müdürü bendim, benden başka kimse o haberlerin yayınlanmasına karar veremezdi.

“O haberleri yayınlamak suç mudur, değil midir” sorusuna cevap vereceğim daha sonra.

Ama önce savcının “6 yıllık süreçte” işlendiğini söylediği “tasfiye ve terfi” işlemlerinin “suçlusunun” kim olduğunu bir bulalım.

İzninizle önce bir soru sorayım.

Bir gazete, 2010 yılında yayınladığı bir haberle 2016’ya kadar 6 yıllık süreçteki bütün askerî tasfiye, tayin, terfi işlemlerini yapacak bir güce sahip midir?

Ben, 2010’da bir haber yayınlayarak 2016’ya kadar bütün tayin ve terfileri gerçekleştirebilir miyim?

Üstelik de 2012’de gazeteciliği bırakarak bunu yapabilir miyim?

Ne kadar şeytanî bir zekâya, ne kadar stratejik bir dehaya, ne kadar ölümcül bir kötü niyete sahip olursa olsun hiç kimse altı yıllık süreci tek başına belirleyemez.

Hele bir gazeteci bunu hiç yapamaz.

Altı yıllık süreçte bu kadar tayin, terfi, tasfiye yapılabilmesi için devletin içinde büyük yetkilere sahip insanların organize bir çalışma yapması gerekir.

Altı yıllık süreçte bu organize çalışmayı kim yaptı peki?

Bunun cevabını bulmak zor değil. Cevap çok açık.

Bu tayinlerin, terfilerin altında kimlerin imzaları varsa onlar yaptı.

O tayin ve terfilerin altında benim imzam var mı?

Yok.

Kimlerin imzası var peki?

Bu “süreçte” görev yapmış genelkurmay başkanlarının, Yüksek Askerî Şûra üyesi generallerin, hükümet üyelerinin, başbakanların ve cumhurbaşkanlarının.

Ve bu altı yıllık süreçte hiç değişmeyen tek bir imza var.

Başbakan ve Cumhurbaşkanı olarak Tayyip Erdoğan’ın imzası.

Savcı suçu tarif ediyor, bu suçun bir “süreçte” işlendiğini söylüyor, suçluların kim olduğunu işaret ediyor, sonra da dönüp benim cezalandırılmamı istiyor.

Bir daha soruyorum, savcının tarif ettiği suç ne?

2016 yılında darbe yapacak generalleri kritik görevlere terfi ettirip, diğer subayları tasfiye etmek.

Ben generallerin terfi ya da tasfiye edilmelerini sağlayabilir miyim? Böyle bir gücüm ya da yetkim var mı?

Yok.

Bu “suç” hangi süreçte işlenmiş?

2010-2016 arasında.

O süreçte benim herhangi bir rolüm var mı?

Yok.

Üstelik “askerî tasfiye yasası” 2015’de geçirilmiş. Bunu CHP Milletvekili Muammer Erkek 6 Haziran Salı günü CNN’de yaptığı konuşmada bir kere daha hatırlattı.

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı ise hazırladığı iddianamede, 17-25 Aralık’tan sonra çıkarılan iki yasa ile hem askerî tasfiyelerin kolaylaştırıldığını hem de darbeci subaylara generallik yolunun açıldığını yazmış.

Bunu da Mehmet Tezkan 7 Haziran 2017’de yazdığı yazıda hatırlattı.

Bizim savcı bunları bilmiyor mu?

2015’de çıkarılan yasadan ben sorumlu olabilir miyim?

Suçu işleyen ben değilim, suçun işlendiği süreçte ben yokum. Peki, bu savcı benle hiçbir ilgisi olmayan bir suçlamayı neden benimle ilgili bir iddianameye koyuyor?

Buna mantıklı bir cevap verebilecek kimse var mı?

Olduğunu sanmıyorum.

Bu suçlama, başka bir iddianameden firar edip, bir süreliğine benim iddianameme saklanmış bir suçlama gibi gözüküyor.

Ha, bu suçlamanın benim iddianamemde olmasını açıklayacak benimle ilgili tek bir neden olabilir.

Savcı, Erdoğan’dan, AKP’li bakanlardan ve generallerden oluşan bir örgütün gizli liderinin ben olduğumu iddia edebilir.

Böyle bir suçlamanın benim iddianamemde yer almasını ancak bu açıklayabilir.

İtiraf edeyim, bu, bütün dünyanın ilgisini çekecek çok ilginç bir iddia olur.

Ama savcının böyle bir şey söyleyebileceğini hiç sanmam.

Öyleyse bu mesele benim iddianamemde ne arıyor?

(Duruşma, saat 14.00'te devam edecek...)


Mehmet Altan: Ben Çetin Altan'ın oğluyum

Dünkü duruşmada ifade veren Mehmet Altan, mesleğini soran hâkime "Üniversite hocasıydım, KHK ile atıldım" demiş, "Rousseau 254 yıl önce yazdıklarını bugün televizyonda söylese hiç kuşkusuz ‘darbeyi biliyordu, subliminal mesajları veriyor, darbeye zemin hazırlıyor’ yakıştırması ile göz altına alınırdı. Ardından 3 kez ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası talebiyle Silivri zindanlarına atılırdı" ifadelerini kullanmıştı. Mehmet Altan, "Tabi ki FETÖ’cü bir darbeden haberdar değildim ama hukuk devletinin ne olup olmadığını gayet iyi biliyorum. 'Demokrasinin katledilişine' alkış tutmadığım için burada olduğumun bilincindeyim" demişti.

Mehmet Altan, Yeni Şafak yazarı Hüseyin Likoğlu'nun "Şakird subayların altın vuruşu" yazısını hatırlatarak "27 Haziran günü Hüseyin Likoğlu’nun yazısında ‘Duyduklarımı yazarsam kıyamet kopar' diyor. Bunu kimse merak etmiyor” diye konuşmuştu.

Altan, evinde bulunan 1 dolarlarla ilgili olarak da “Bugün olsa gene evimde o paralar gene dururdu. Ben suçlu değilim, yok etmeyi yakıştıramadım” demişti. 

Mehmet Altan'ın savunmasının tam metnini okumak için tıklayın

Özşengül: Babam işkenceci bir polisti

Dün ifade veren isimlerden eski Polis Akademisi Öğretim Görevlisi Şükrü Tuğrul Özşengül de babasının 12 Eylül döneminde siyasi şubede görevli olduğunu belirterek "Benim babam işkenceci bir polisti maalesef. Ama normalde şeker gibi bir insandı, çok severdim. Ama o sorgu odasına girdiği zaman bambaşka bir insan oluyordu, bir canavar oluyordu" demişti. Özşengül, insanlara elektrik verildiğini, Filistin askısı yapıldığını gördüğünü ifade ederken “Elektrik verilen insanın çıkardığı sesi size tarif edemem. Onlara nasıl sopa atıldığını biliyordum. Babamla bir kaç kez tartıştım, 'niye yapıyorsun' dedim. Bana, 'oğlum görevim' diyordu" diye konuşmuştu.

15 yıla kadar hapis talebi

Davada Ahmet Altan, Mehmet Altan ve Nazlı Ilıcak hakkında“Anayasal düzeni ortadan kaldırmaya çalışmak”, “Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ortadan kaldırmaya çalışmak” ve “Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni ortadan kaldırmaya çalışmak” suçlamalarıyla üçer kez ağırlaştırılmış müebbet ve “Silahlı terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleme” suçlamasıyla da 15 yıla kadar hapis cezası isteniyor

Nazlı Ilıcak tahliye istemişti

Savunması önceki gün sona eren Ilıcak "Ben 2013'e kadar Erdoğan'ı destekledim. Erdoğan'ın düşmanı değilim ki. Niye darbe isteyeyim. Onunla geçmişten gelen yol arkadaşlığım var, nasıl böyle bir yorum yapabilirim. Muhalefete geçmem buna nasıl sebep olabilir?" diye sormuştu. Ilıcak, ayrıca "Dursun Çiçek'in İrticayla Mücadele Eylem Planı'nı yazdığım yazdı Balyoz propagandası gibi gösterilmiş. Arada hiç ilişki yok. Savcıya göre Ergenekon, Balyoz'dan söz etmek FETÖ'cülük kriteri. Cumhurbaşkanı, Başbakan bunlardan söz edince bir şey olmuyor" diyerek tahliyesini istemişti.

Gazetecilere yönelik ilk “darbe” davası

Altanlar ve Ilıcak’la birlikte 15 kişinin daha yargılandığı dava gazetecilerin 15 Temmuz darbe girişimine “iştirak etmekle” suçlandıkları ilk dava olma niteliği taşıyor.

Aralarında kapatılan Zaman gazetesinin eski yazarları Şahin Alpay, Mümtazer Türköne ve Ali Bulaç’ın da bulunduğu 30 kişinin yine “darbeye iştirak” etmekle suçlandığı bir başka davanın ilk duruşması Eylül ayında görülecek. “Terör örgütü üyeliği” suçlamasıyla yargılandıkları davada tahliye edildikten sonra “darbe” suçlamasıyla tekrar gözaltına alınan ve aralarında Atilla Taş ile Murat Aksoy’un da bulunduğu 13 gazetecinin ilk duruşma tarihi ise henüz belli olmadı.

Dava kapsamında savcılık, Ahmet ve Mehmet Altan ile Nazlı Ilıcak hakkında “Anayasal düzeni ortadan kaldırmaya çalışmak”, “Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ortadan kaldırmaya çalışmak” ve “Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni ortadan kaldırmaya çalışmak” suçlamalarıyla üçer kez ağırlaştırılmış müebbet ve “Silahlı terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleme” suçlamasıyla da 15 yıla kadar hapis cezası talep ediyor.

Ahmet Altan hakkında kapatılan Taraf gazetesinin genel yayın yönetmenliğini yaptığı dönemde çıkan bazı haberler, üç köşe yazısı, 14 Temmuz tarihinde katıldığı bir televizyon programında yaptığı yorumlar, HTS kayıtları ve tanık ifadeleri gerekçe gösterilirken, Mehmet Altan hakkında ise iki köşe yazısı, Ahmet Altan ve Nazlı Ilıcak’la 14 Temmuz’da katıldığı televizyon programı, tanık ifadeleri, HTS kayıtları ve evinde bulunan altı adet 1 dolar delil olarak sunuluyor.

İddianamede diğer 13 kişi hakkında darbe suçlamalarına ek olarak “Terör örgütü yöneticisi olma” veya “Terör örgütü üyeliği” suçlamaları yöneltilirken Tibet Murat Sanlıman ise “Silahlı terör örgütüne bilerek ve isteyerek yardım etmek” ile suçlanıyor.

Davada Altan kardeşler ve Ilıcak’a ek olarak Ekrem Dumanlı, Emrullah Uslu, Tuncay Opçin, Abdülkerim Balcı, Şemseddin Efe, Osman Özsoy, Faruk Kardıç, Fevzi Yazıcı, Mehmet Kamış, Şükrü Tuğrul Özşengül, Yakup Şimşek, Bülent Keneş, Ali Çolak ve Tibet Murat Sanlıman sanık olarak yargılanıyor.

Altanlar ve Ilıcak’la birlikte Fevzi Yazıcı, Şükrü Tuğrul Özşengül ve Yakup Şimşek tutuklu olarak yargılanırken Tibet Murat Sanlıman ise tutuksuz olarak yargılanıyor. Geri kalan 10 kişi hakkında ise yakalama kararı bulunuyor.

Son Güncelleme: 22.06.2017 13:00
Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.