08 Nisan 2013 Pazartesi 19:48
MÜDDEABİHİN TEMLİKİ
Daire:HGK
Tarih:2013
Esas No:2012/1-715
Karar No:2013/236
Kaynak:KİŞİSEL ARŞİV
İlgili Maddeler:HMK 125 (HUMK 186)
İlgili Kavramlar:MÜDDEABİHİN TEMLİKİ
T.C. YARGITAY
Hukuk Genel Kurulu

ESAS NO : 2012/1-715
KARAR NO : 2013/236

YARGITAY İLAMI

Taraflar arasındaki “Tapu iptali ve tescil, tazminat” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; İzmir 2. Asliye Hukuk Mahkemesi’nce davanın reddine dair verilen 01.06.2010 gün ve 2007/243 E., 2010/220 K. sayılı kararın incelenmesi davacılar vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 1.Hukuk Dairesi’nin 11.02.2011 gün ve 2010/9891 E., 2011/1400 K. sayılı ilamı ile;
(...Dava, tapu iptal ve tescil, olmadığı takdirde tazminat isteğine ilişkindir.
Mahkemece davacıların iddialarını kanıtlayamadıkları gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.
Dosya içeriğinden ve toplanan delillerden; çekişmeye konu 11 parsel sayılı taşınmazdaki 4 nolu bağımsız bölümün paylı mülkiyet üzere olup, 3/4 payının davacı Serap'a, l/4 payın davacı Madalet'e ait olduğu, davacıların 05.06.1979 tarihinde önceden tanıdıkları ve sosyal ve beşeri ilişkileri olan ,aile dostları davalılardan Avukat olan M.İ.Ö.'ya çekişmeli 11 sayılı parseldeki bağımsız bölüm ve paylarım satma, vergilerini ödeme, teminat ipotekleri verme....vs. yetkilerini içerir vekaletname verdikleri ve vekil M.İ.'in söz konusu taşınmazdaki 4 nolu bağımsız bölümdeki davacı paylarını kendi eşi olan diğer davalı Tülin'e 30.11.1984'de satış suretiyle temlik ettiği anlaşılmaktadır.
Hemen belirtilmelidir ki, HUMK'nun 76. maddesi uyarınca olayları bildirmek taraflara, hukuki nitelendirmeyi tespit ederek, uygulanması gerekli kanun hükmünü de saptayıp, çekişmeyi gidermek hakime aittir.
Dava dilekçesinin içeriği ve özellikle, iddianın ileri sürülüş biçimine göre; davada dayanılan hukuki sebebin muvazaa olmayıp, vekalet görevinin kötüye kullanılması olduğu tartışmasız ve sabittir.
Bilindiği üzere; Borçlar Kanununun temsil ve vekalet bağıtını düzenleyen hükümlerine göre, vekalet sözleşmesi büyük ölçüde tarafların karşılıklı güvenine dayanır. Vekilin borçlarının çoğu bu güven unsurundan, onun vekil edenin yararına ve iradesine uygun davranış yükümlülüğünden doğar.
Borçlar Kanununda sadakat ve özen borcu, vekilin vekil edene karşı en önde gelen borcu kabul edilmiş ve 390/2 maddesinde "vekil, müvekkiline karşı vekaleti hüsnüniyetle ifa ile mükelleftir..." hükmüne yer verilmiştir. Bu itibarla vekil, vekil edenin yararına ve iradesine uygun hareket etme, onu zararlandırıcı davranışlardan kaçınma yükümlülüğü altındadır. Sözleşmede vekaletin nasıl yerine getirileceği hakkında açık bir hüküm bulunmasa veya yapılan işlem dış temsil yetkisinin sınırları içerisinde kalsa dahi vekilin bu yükümlülüğü daima mevcuttur. Hatta malik tarafından vekilin bir taşınmazın satışında, dilediği bedelle dilediği kimseye satış yapabileceği şeklinde yetkili kılınması, satacağı kimseyi dahi belirtmesi, ona dürüstlük kuralını, sadakat ve özen borcunu gözardı etmek suretiyle, makul sayılacak ölçüler dışına çıkarak satış yapma hakkını vermez. Vekil edenin yararı ile bağdaşmayacak bir eylem veya işlem yapan vekil değinilen maddenin birinci fıkrası uyarınca sorumlu olur.
Öte yandan, vekil ile sözleşme yapan kişi Medeni Kanunun 3. maddesi anlamında iyi niyetli ise yani vekilin vekalet görevini kötüye kullandığını bilmiyor veya kendisinden beklenen özeni göstermesine rağmen bilmesine olanak yoksa, vekil ile yaptığı sözleşme geçerlidir ve vekil edeni bağlar. Vekil vekalet görevini kötüye kullansa dahi bu husus vekil ile vekalet eden arasında bir iç sorun olarak kalır, vekil ile sözleşme yapan kişinin kazandığı haklara etkili olamaz.
Ne varki, üçüncü kişi vekil ile çıkar ve işbirliği içerisinde ise veya kötü niyetli olup vekilin vekalet görevini kötüye kullandığını biliyor veya bilmesi gerekiyorsa vekil edenin sözleşme ile bağlı sayılmaması, Medeni Kanunun 2. maddesinde yazılı dürüstlük kuralının doğal bir sonucu olarak kabul edilmelidir. Söz konusu yasa maddesi buyurucu nitelik taşıdığından hakim tarafından kendiliğinden (resen) göz önünde tutulması zorunludur.
Aksine düşünce kötü niyeti teşvik etmek en azından ona göz yummak olur. Oysa bütün çağdaş hukuk sistemlerinde kötü niyet korunmamış daima mahkum edilmiştir. Nitekim uygulama ve bilimsel görüşler bu yönde gelişmiş ve kararlılık kazanmıştır.
Mahkemece, temlikin yapıldığı tarih ile davanın açıldığı tarih arasında çok uzun bir sürenin geçtiği ve ses çıkartılmadığı gerekçe yapılarak davanın reddine karar verilmiştir. Oysa davacılardan Serap'ın yurtdışında yaşadığı, Madalet'in de yaşlı ve yatalak olduğu (ve sonucunda da yargılama sırasında ölümü ile tek mirasçısı Serap’ın kaldığı) kendilerinin satıştan haberdar edilmedikleri ve satışı öğrendikleri zaman şaşırdıkları dinlenen tanık beyanları ile yurtdışında yaşama keyfiyetide dosyaya mübrez belgelerle sabittir. Öte yandan; taşınmazın gerçek değeri ile akitte gösterilen değeri arasında fahiş fark olduğu, bedelin ödendiğinin de herhangi bir belge ile belgelendirilmediği görülmektedir.
Öyle ise, anılan bu somut olgular, yukarıda değinilen ilkeler çerçevesinde değerlendirildiğinde iddianın sübut bulduğu kabul edilmelidir. Ne var ki, davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirme ile yazılı olduğu üzere karar verilmesi isabetsiz olduğu gibi, kabul tarzı itibarı ile bedelden kaynaklanan alacağın (tazminatın)B.K. 126. maddesi hükmü uyarınca 5 yıllık zamanaşımına tabi olduğu ve bu sürenin geçtiği benimsenerek tazminat isteğinin reddedilmiş olması da isabetsizdir. Zira, davacıların talep ettiği bedelden kaynaklanan tazminat isteği tapu iptal tescil davasının sonucuna bağlıdır. Başka bir ifade ile iptal ve tescil isteğinin reddi kararının kesinleşmesi ile zamanaşımı süresinin başlayacağı tartışmasızdır.
Davacıların, temyiz itirazları yerindedir…)
gerekçesiyle bozulmasına karar verilerek dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

TEMYİZ EDEN : Davacı vekili

HUKUK GENEL KURULU KARARI

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan soma gereği görüşüldü:
Davacılar vekili, davalı İskender Ö. tarafından maliki oldukları 1190 ada 11 parsel 4 bağımsız bölüm nolu taşınmazın, muvazaalı olarak ve vekalet görevi kötüye kullanılmak suretiyle 30.11.1984 tarihinde diğer davalı eşi Tülin’e temlik edildiğini ileri sürerek, tapu iptal ve tescil, olmazsa tazminat istemiştir.
Davalılar vekili, davanın reddini savunmuştur.
Mahkemece, davanın kanıtlanamadığı, satışın gerçek olduğu gerekçesi ile davanın reddine- karar verilmiştir.
Davacılar vekilinin temyizi üzerine hüküm Özel Dairece yukarıya metni alınan gerekçe ile bozulmuş, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
Direnme kararını temyize davacı vekili getirmiştir.
İşin esasına geçilmeden önce, davacı vekilinin direnme kararının verildiği 26.03.2012 günlü son celsede çekişme konusu taşınmazın davalı yan tarafından Av. A. E.E.’a satış gibi gösterilerek kaçırıldığını iddia etmesi karşısında. Mahkemece, 6100 sayılı HMK 125. (Eski HUMK 186) md.nın uygulanıp uygulanmayacağı hususu ön sorun olarak görüşülmüştür.
Bilindiği üzere; dava açıldıktan sonrada sınırlayıcı bir neden bulunmadığı takdirde dava konusu malın veya hakkın üçüncü kişilere devredilebilmesi tasarruf serbestisi kuralının bir gereği, hak sahibi veya malik olmanın da doğal bir sonucudur. Usul Hukukumuzda da ayrık durumlar dışında dava konusu mal veya hakkın davanın devamı sırasında devredilebileceği kabul edilmiş, HUMK.’nun 186. maddesinde dava konusunun taraflarca üçüncü kişiye devir ve temliki halinde yapılacak usuli işlemler düzenlenmiştir. Söz konusu madde hükmime göre iki taraftan biri dava konusunu (müddeabihi) bir başkasına temlik ettiği takdirde diğer taraf seçim hakkını kullanmakta, dilerse temlik eden ile olan davasını takipten vazgeçerek davayı devralan kişiye yöneltmekte, dilerse davasına, temlik eden kişi hakkında tazminat davası olarak devam edebilmektedir. Kendiliğinden (resen) gözetilmesi zorunlu bulunan bu usul kuralına göre, Mahkemece diğer yana seçimlik hakkı hatırlatılarak davaya hangi kişi hakkında devam edeceği sorulmalı, sonucuna göre işlem yapılmalıdır.
Somut olayda, dava konusu taşınmazın dava devam ederken dava dışı üçüncü kişiye devredildiği iddia edildiği halde, yukarıda belirtilen ilke ve olgulara uyulmadan davanın reddine karar verilmiştir. HUMK.nun 186. maddesinin açık kuralları göz önünde bulundurulmadan yazılı şekilde karar verilmesi doğru değildir.
O halde, mahkemece, davacının bu iddiası üzerinde durularak, taşınmaza ilişkin çap kayıtları getirtilip, taşınmazın dava dışı üçünce kişiye temlik edildiğinin anlaşılması halinde yukarıdaki ilkeler göz önünde bulundurulmak suretiyle bir karar verilmelidir.
Açıklanan nedenlerle, Yerel Mahkemenin direnme karan usul ve yasaya aykırı olup; direnme kararının bu değişik gerekçeyle bozulması gerekir. Bozma nedenine göre esasa ilişkin diğer temyiz nedenleri şimdilik incelenmemiştir.
SONUÇ: Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının yukarıda açıklanan değişik gerekçelerle. 6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun geçici 3. maddesinin atfı ile 1086 s. HUMK.nun 429.maddesi gereğince BOZULMASINA, bozma nedenine göre işin esasına yönelik diğer temyiz nedenlerinin şimdilik incelenmesine yer olmadığına, istek halinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, aynı Kanun'un 440.maddesi uyarınca hükmün tebliğinden itibaren 15 gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere 13.02.2013 gününde oybirliği ile karar verildi.
T.C. YARGITAY Hukuk Genel Kurulu ESAS NO : 2012/1-715 KARAR NO : 2013/236 YARGITAY İLAMI Taraflar arasındaki “Tapu iptali ve tescil, tazminat” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; İzmir 2. Asliye Hukuk Mahkemesi’nce davanın reddine dair verilen 01.06.2010 gün ve 2007/243 E., 2010/220 K. sayılı kararın incelenmesi davacılar vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 1.Hukuk Dairesi’nin 11.02.2011 gün ve 2010/9891 E., 2011/1400 K. sayılı ilamı ile; (...Dava, tapu iptal ve tescil, olmadığı takdirde tazminat isteğine ilişkindir. Mahkemece davacıların iddialarını kanıtlayamadıkları gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Dosya içeriğinden ve toplanan delillerden; çekişmeye konu 11 parsel sayılı taşınmazdaki 4 nolu bağımsız bölümün paylı mülkiyet üzere olup, 3/4 payının davacı Serap'a, l/4 payın davacı Madalet'e ait olduğu, davacıların 05.06.1979 tarihinde önceden tanıdıkları ve sosyal ve beşeri ilişkileri olan ,aile dostları davalılardan Avukat olan M.İ.Ö.'ya çekişmeli 11 sayılı parseldeki bağımsız bölüm ve paylarım satma, vergilerini ödeme, teminat ipotekleri verme....vs. yetkilerini içerir vekaletname verdikleri ve vekil M.İ.'in söz konusu taşınmazdaki 4 nolu bağımsız bölümdeki davacı paylarını kendi eşi olan diğer davalı Tülin'e 30.11.1984'de satış suretiyle temlik ettiği anlaşılmaktadır. Hemen belirtilmelidir ki, HUMK'nun 76. maddesi uyarınca olayları bildirmek taraflara, hukuki nitelendirmeyi tespit ederek, uygulanması gerekli kanun hükmünü de saptayıp, çekişmeyi gidermek hakime aittir. Dava dilekçesinin içeriği ve özellikle, iddianın ileri sürülüş biçimine göre; davada dayanılan hukuki sebebin muvazaa olmayıp, vekalet görevinin kötüye kullanılması olduğu tartışmasız ve sabittir. Bilindiği üzere; Borçlar Kanununun temsil ve vekalet bağıtını düzenleyen hükümlerine göre, vekalet sözleşmesi büyük ölçüde tarafların karşılıklı güvenine dayanır. Vekilin borçlarının çoğu bu güven unsurundan, onun vekil edenin yararına ve iradesine uygun davranış yükümlülüğünden doğar. Borçlar Kanununda sadakat ve özen borcu, vekilin vekil edene karşı en önde gelen borcu kabul edilmiş ve 390/2 maddesinde "vekil, müvekkiline karşı vekaleti hüsnüniyetle ifa ile mükelleftir..." hükmüne yer verilmiştir. Bu itibarla vekil, vekil edenin yararına ve iradesine uygun hareket etme, onu zararlandırıcı davranışlardan kaçınma yükümlülüğü altındadır. Sözleşmede vekaletin nasıl yerine getirileceği hakkında açık bir hüküm bulunmasa veya yapılan işlem dış temsil yetkisinin sınırları içerisinde kalsa dahi vekilin bu yükümlülüğü daima mevcuttur. Hatta malik tarafından vekilin bir taşınmazın satışında, dilediği bedelle dilediği kimseye satış yapabileceği şeklinde yetkili kılınması, satacağı kimseyi dahi belirtmesi, ona dürüstlük kuralını, sadakat ve özen borcunu gözardı etmek suretiyle, makul sayılacak ölçüler dışına çıkarak satış yapma hakkını vermez. Vekil edenin yararı ile bağdaşmayacak bir eylem veya işlem yapan vekil değinilen maddenin birinci fıkrası uyarınca sorumlu olur. Öte yandan, vekil ile sözleşme yapan kişi Medeni Kanunun 3. maddesi anlamında iyi niyetli ise yani vekilin vekalet görevini kötüye kullandığını bilmiyor veya kendisinden beklenen özeni göstermesine rağmen bilmesine olanak yoksa, vekil ile yaptığı sözleşme geçerlidir ve vekil edeni bağlar. Vekil vekalet görevini kötüye kullansa dahi bu husus vekil ile vekalet eden arasında bir iç sorun olarak kalır, vekil ile sözleşme yapan kişinin kazandığı haklara etkili olamaz. Ne varki, üçüncü kişi vekil ile çıkar ve işbirliği içerisinde ise veya kötü niyetli olup vekilin vekalet görevini kötüye kullandığını biliyor veya bilmesi gerekiyorsa vekil edenin sözleşme ile bağlı sayılmaması, Medeni Kanunun 2. maddesinde yazılı dürüstlük kuralının doğal bir sonucu olarak kabul edilmelidir. Söz konusu yasa maddesi buyurucu nitelik taşıdığından hakim tarafından kendiliğinden (resen) göz önünde tutulması zorunludur. Aksine düşünce kötü niyeti teşvik etmek en azından ona göz yummak olur. Oysa bütün çağdaş hukuk sistemlerinde kötü niyet korunmamış daima mahkum edilmiştir. Nitekim uygulama ve bilimsel görüşler bu yönde gelişmiş ve kararlılık kazanmıştır. Mahkemece, temlikin yapıldığı tarih ile davanın açıldığı tarih arasında çok uzun bir sürenin geçtiği ve ses çıkartılmadığı gerekçe yapılarak davanın reddine karar verilmiştir. Oysa davacılardan Serap'ın yurtdışında yaşadığı, Madalet'in de yaşlı ve yatalak olduğu (ve sonucunda da yargılama sırasında ölümü ile tek mirasçısı Serap’ın kaldığı) kendilerinin satıştan haberdar edilmedikleri ve satışı öğrendikleri zaman şaşırdıkları dinlenen tanık beyanları ile yurtdışında yaşama keyfiyetide dosyaya mübrez belgelerle sabittir. Öte yandan; taşınmazın gerçek değeri ile akitte gösterilen değeri arasında fahiş fark olduğu, bedelin ödendiğinin de herhangi bir belge ile belgelendirilmediği görülmektedir. Öyle ise, anılan bu somut olgular, yukarıda değinilen ilkeler çerçevesinde değerlendirildiğinde iddianın sübut bulduğu kabul edilmelidir. Ne var ki, davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirme ile yazılı olduğu üzere karar verilmesi isabetsiz olduğu gibi, kabul tarzı itibarı ile bedelden kaynaklanan alacağın (tazminatın)B.K. 126. maddesi hükmü uyarınca 5 yıllık zamanaşımına tabi olduğu ve bu sürenin geçtiği benimsenerek tazminat isteğinin reddedilmiş olması da isabetsizdir. Zira, davacıların talep ettiği bedelden kaynaklanan tazminat isteği tapu iptal tescil davasının sonucuna bağlıdır. Başka bir ifade ile iptal ve tescil isteğinin reddi kararının kesinleşmesi ile zamanaşımı süresinin başlayacağı tartışmasızdır. Davacıların, temyiz itirazları yerindedir…) gerekçesiyle bozulmasına karar verilerek dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir. TEMYİZ EDEN : Davacı vekili HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan soma gereği görüşüldü: Davacılar vekili, davalı İskender Ö. tarafından maliki oldukları 1190 ada 11 parsel 4 bağımsız bölüm nolu taşınmazın, muvazaalı olarak ve vekalet görevi kötüye kullanılmak suretiyle 30.11.1984 tarihinde diğer davalı eşi Tülin’e temlik edildiğini ileri sürerek, tapu iptal ve tescil, olmazsa tazminat istemiştir. Davalılar vekili, davanın reddini savunmuştur. Mahkemece, davanın kanıtlanamadığı, satışın gerçek olduğu gerekçesi ile davanın reddine- karar verilmiştir. Davacılar vekilinin temyizi üzerine hüküm Özel Dairece yukarıya metni alınan gerekçe ile bozulmuş, mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Direnme kararını temyize davacı vekili getirmiştir. İşin esasına geçilmeden önce, davacı vekilinin direnme kararının verildiği 26.03.2012 günlü son celsede çekişme konusu taşınmazın davalı yan tarafından Av. A. E.E.’a satış gibi gösterilerek kaçırıldığını iddia etmesi karşısında. Mahkemece, 6100 sayılı HMK 125. (Eski HUMK 186) md.nın uygulanıp uygulanmayacağı hususu ön sorun olarak görüşülmüştür. Bilindiği üzere; dava açıldıktan sonrada sınırlayıcı bir neden bulunmadığı takdirde dava konusu malın veya hakkın üçüncü kişilere devredilebilmesi tasarruf serbestisi kuralının bir gereği, hak sahibi veya malik olmanın da doğal bir sonucudur. Usul Hukukumuzda da ayrık durumlar dışında dava konusu mal veya hakkın davanın devamı sırasında devredilebileceği kabul edilmiş, HUMK.’nun 186. maddesinde dava konusunun taraflarca üçüncü kişiye devir ve temliki halinde yapılacak usuli işlemler düzenlenmiştir. Söz konusu madde hükmime göre iki taraftan biri dava konusunu (müddeabihi) bir başkasına temlik ettiği takdirde diğer taraf seçim hakkını kullanmakta, dilerse temlik eden ile olan davasını takipten vazgeçerek davayı devralan kişiye yöneltmekte, dilerse davasına, temlik eden kişi hakkında tazminat davası olarak devam edebilmektedir. Kendiliğinden (resen) gözetilmesi zorunlu bulunan bu usul kuralına göre, Mahkemece diğer yana seçimlik hakkı hatırlatılarak davaya hangi kişi hakkında devam edeceği sorulmalı, sonucuna göre işlem yapılmalıdır. Somut olayda, dava konusu taşınmazın dava devam ederken dava dışı üçüncü kişiye devredildiği iddia edildiği halde, yukarıda belirtilen ilke ve olgulara uyulmadan davanın reddine karar verilmiştir. HUMK.nun 186. maddesinin açık kuralları göz önünde bulundurulmadan yazılı şekilde karar verilmesi doğru değildir. O halde, mahkemece, davacının bu iddiası üzerinde durularak, taşınmaza ilişkin çap kayıtları getirtilip, taşınmazın dava dışı üçünce kişiye temlik edildiğinin anlaşılması halinde yukarıdaki ilkeler göz önünde bulundurulmak suretiyle bir karar verilmelidir. Açıklanan nedenlerle, Yerel Mahkemenin direnme karan usul ve yasaya aykırı olup; direnme kararının bu değişik gerekçeyle bozulması gerekir. Bozma nedenine göre esasa ilişkin diğer temyiz nedenleri şimdilik incelenmemiştir. SONUÇ: Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının yukarıda açıklanan değişik gerekçelerle. 6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun geçici 3. maddesinin atfı ile 1086 s. HUMK.nun 429.maddesi gereğince BOZULMASINA, bozma nedenine göre işin esasına yönelik diğer temyiz nedenlerinin şimdilik incelenmesine yer olmadığına, istek halinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, aynı Kanun'un 440.maddesi uyarınca hükmün tebliğinden itibaren 15 gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere 13.02.2013 gününde oybirliği ile karar verildi.
Son Güncelleme: 08.04.2013 19:50
Yorumlar

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol