Yeşim
Yeşim
15 Ocak 2015 Perşembe 15:38
Güncel Yargıtay Hukuk Daireleri Kararları
 T.C.
YARGITAY
Onuncu Hukuk Dairesi
E: 2014/8326
K: 2014/17125
T: 11.09.2014


  • Protez Bedelinin Tahsili
  • Dava Şartı
  • Görevli Mahkeme
  • Yargı Yolunun Caiz Olmaması
Özet: 5510 sayılı Kanun ’un yürürlüğünden önce başlayan memuriyet nedeniyle Emekli Sandığı İştirakçisi olarak maluliyet aylığı almakta olan davacı, 2012 yılında aldığı protezin bedelinin tahsilini talep etmiştir.
5510 sayılı Yasanın yürürlüğe girmesinden önce iştirakçi sıfatıyla çalışmakta olan memurların Sosyal Güvenlik Kurumunca tesis edilen işlem ve yapacağı muamelelerin idari işlem ve idari eylem niteliği devam edeceğinden, bunların iptali için açılan davaların çözüm yeri İdari Yargı olup, 5434 sayılı Kanun kapsamında iştirakçi olarak maluliyet aylığı alan davacının, 5510 sayılı Kanun 'un 4. maddesinde değişiklik getiren 5754 sayılı Kanun ’un yürürlüğe girmesinden önce mevcut statüsünde bulunduğu gözetilerek, dava şartı olan yargı yolunun caiz olmaması nedeniyle davanın reddine karar verilmelidir.
(5510 s. SSGSSK m. 101, 4, 106/8)
(6100 s. HMK m. 114/ 1-b, 115)

Dava, protez bedelinin tahsili istemine ilişkindir.
Mahkemece, ilamında belirtildiği şekilde davanın kabulüne karar verilmiştir.
Hükmün, taraf vekilleri tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteklerinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve tetkik hakimi tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kâğıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki kırar tespit edildi.
Dosyadaki belgelerden, 5510 sayılı Kanunun yürürlüğe girdiği 01.10.2008 tarihinden önce başlayan memuriyet nedeniyle Emekli Sandığı iştirakçisi olarak maluliyet aylığı almakta olduğu anlaşılan davacı, 2012 yılında aldığı protezin bedelinin tahsilini istemiştir.
6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunun 1. maddesine göre mahkemelerin görevi, ancak kanunla düzenlenir. Göreve ilişkin kurallar, kamu düzenindendir. Anılan Kanunun 114/1-b maddesi gereğince yargı yolunun caiz olması dava şartı olup, 115. maddesine göre Mahkeme, dava şartlarının mevcut olup olmadığını, davanın her aşamasında kendiliğinden araştırır. Taraflar da dava şartı noksanlığını her zaman ileri sürebilirler.
5510 sayılı Kanunun 101. maddesine göre, "Bu Kanunda aksine hüküm bulunmayan hallerde, bu Kanun hükümlerinin uygulanmasıyla ilgili ortaya çıkan uyuşmazlıklar iş mahkemelerinde görülür."
5434 sayılı Kanunun sağlık yardımlarına ilişkin hükümleri 5510 sayılı Kanunun 106/8. maddesiyle yürürlükten kaldırılmıştır. Ancak, 5510 sayılı Kanunun Geçici 4. maddesinde, bu Kanunda aksine bir hüküm bulunmadığı takdirde; iştirakçi iken bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarih itibariyle bu Kanunun 4/1-c maddesi kapsamına alınanlar, bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten önce 5434 sayılı Kanun hükümlerine tabi olarak çalışmış olup bu Kanunun 4/1-c maddesini' tabi olarak yeniden çalışmaya başlayanlar ile bunların dul ve yetimleri hakkında bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri de dahil 5434 sayılı Kanun hükümlerine göre işlem yapılacağı belirtilmiştir.
Statü hukukuna tabi olanlarla ilgili uyuşmazlıkların çözümünde görevli mahkemenin (yargı yolunun) 5510 sayılı Kanun'un 101 ve geçici 4. maddesin deki düzenlemeler birlikte değerlendirilerek belirlenmesi gerekir.
5510 sayılı Kanun'un 101. maddesinde yer alan "...bu Kanun hükümlerinin uygulanmasıyla ilgili ortaya çıkan uyuşmazlıklar İş Mahkemelerinde görülür." bölümünün iptali istemiyle yapılan itiraz başvurusunda Anayasa Mahkemesi, 22.12.2011 tarih ve E: 2010/65, K: 2011/169 sayılı kararıyla (RG. 25.1.2012, Sayı: 28184) iptal istemini reddetmekle birlikte, söz konusu kararı somut olaydaki uyuşmazlığa ışık tutacak şekilde "...5754 sayılı Kanun'un yürürlüğe girme sinden önce memur ve diğer kamu görevlisi olarak çalışmakta olanlar, evvelce olduğu gibi 5434 sayılı Kanun hükümlerine tabi olacaklar ve bunların emeklileri bakımından da aynı Kanun hükümleri uygulanmaya devam edecek; ancak 5754 sayılı Kanun'un yürürlüğe girmesinden sonra memur ve diğer kamu görevlileri olarak çalışmaya başlayanlar ise 5510 sayılı Kanun'un 4/1-c maddesi uyarınca, bu Kanun hükümlerine tabi sigortalı sayılacak ve haklarında 5434 sayılı Kanun değil, 5510 sayılı Kanun'un öngördüğü kural ve esaslar uygulanacak; ihtilaf halinde de adli yargı görevli bulunacaktır. 5754 sayılı Kanun'un yürürlüğüyle birlikte, artık yapılan, tesis edilen işlem ve muameleler idari işlem sayılamayacak bir sosyal güvenlik kurumunun varlığından söz etmek gerekli bulunmaktadır. 5754 sayılı Kanun'un yürürlüğe girmesinden önce iştirakçisi sıfatıyla çalışmakta olan memurlar ve diğer kamu görevlileri ile emekli sıfatıyla 5434 sayılı Kanun'a göre emekli, dul ve yetim aylığı almakta olanlar ve ayrıca memurlar ve diğer kamu görevlilerinden ileride emekliliğe hak kazanacaklar yönünden ise Sosyal Güvenlik Kurumu'nun tesis edeceği işlem ve yapacağı muameleler idari işlem niteliğini korumaya devam edecek, bunlara ilişkin ihtilaflarda da evvelce olduğu gibi idari yargı görevli olmaya devam edecektir. Bu bakımdan 5510 sayılı Kanun'un yürürlüğünden sonra, prim esasına dayalı yani sistemin içeriği ve Kanun kapsamındaki iş ve işlemlerin niteliği göz önünde bulundurulduğunda, itiraz konusu kuralla, yargılamanın bütünlüğü ve uzman mahkeme olması nedeniyle Kanun hükümlerinin uygulanması ile ortaya çıkan uyuşmazlıkların çözümünde iş mahkemelerinin görevlendirilmesinde Anayasa'ya aykırılık görülmemiştir. Ancak, yukarıda açıklandığı üzere 5754 sayılı Kanun'un yürürlüğe girmesinden önce statüde bulanan memurlar ve diğer kamu görevlileri ile ilgili sosyal güvenlik mevzuatının uygulanmasından doğan idari işlem ve idari eylem niteliğindeki uyuşmazlıklarda idari yargının görevinin devam edeceği açıktır..." gerekçesine dayandırmıştır.
5510 sayılı Kanun'un 101 ve geçici 4. maddeleri ile Anayasa Mahkemesi kararının birlikte değerlendirilmesinden, 5510 sayılı Kanunun yürürlüğe girmesinden önce memur ve diğer kamu görevlisi olarak çalışmakta olanlar ile bunların emeklileri ve hak sahipleri yönünden, daha önce olduğu üzere 5434 sayılı Kanun hükümlerinin uygulanmaya devam edileceği; ancak, 5510 sayılı Kanunun yürürlüğe girmesinden sonra memur ve diğer kamu görevlisi olarak çalışmaya başlayanların ise 5510 sayılı Kanunun 4/1-c maddesi uyarınca, bu Kanun hükümlerine tabi sigortalı sayılacağı ve haklarında 5510 sayılı Kanunun
öngördüğü kural ve esaslar uygulanıp uyuşmazlığın da adli yargı yerinde (iş mahkemesinde) çözümleneceği anlaşılmaktadır. Kaldı ki; T.C. Anayasası'nın 158. maddesindeki "...diğer mahkemelerle, Anayasa Mahkemesi arasındaki görev uyuşmazlıklarında Anayasa Mahkemesi'nin kararı esas alınır" hükmü uyarınca Anayasa Mahkemesi kararının bu uyuşmazlığın çözümünde esas alınacağı tartışmasızdır.
Bu durumda, 5510 sayılı Yasanın yürürlüğe girmesinden önce iştirakçi sıfatıyla çalışmakta olan memurlar ve diğer kamu görevlileri ile emekli sıfatıyla 5434 sayılı Kanuna göre emekli, dul ve yetim aylığı almakta olanlar ve ayrıca memurlar ve diğer kamu görevlilerinden ileride emekliliğe hak kazanacaklar yönünden Sosyal Güvenlik Kurumunca tesis edilen işlem ve yapacağı muamelelerin "idari işlem" ve "idari eylem" niteliğini korumaya devam edeceğinden bunların iptali için açılan davaların çözüm yerinin İdari yargı yeri olduğu açıktır. Uyuşmazlık Mahkemesi'nin 05.12.2012 gün 2012/251E, 263K sayılı; 24.12.2012 yılı 2012/536E, 433K sayılı kararları da bu yöndedir.
Somut olayda; 5434 sayılı Kanun kapsamında iştirakçi olarak maluliyet aylığı alan davacının, 5510 sayılı Kanun'un geçici 4. maddesinde değişiklik getiren 5754 sayılı Kanun'un yürürlüğe girmesinden önce mevcut statüsünde bulunduğu göz önünde bulundurularak ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun 114/1-b maddesine göre dava şartı olan "yargı yolunun caiz ol- maması" nedeniyle davanın usulden reddine karar verilmesi gerekirken, işin esasına girilerek yazılı şekilde karar verilmesi, usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.
O hâlde, taraf vekillerinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.
Sonuç: Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle (BOZULMASINA), temyiz harcının istek halinde davacıya iadesine, 11.09.2014 gününde oybirliğiyle karar verildi.


T.C.
YARGITAY 
Onbirinci Hukuk Dairesi
E:2010/130
K: 2011/16894
T: 13.12.2011


  • Teminat Mektubu
  • Uzat veya Tazmin Et
  • Bankanın Sorumluluğu
  • Başkasının Fiilini Taahhüt

Özet:
Teminat mektubu vermekle bankaların mücerret bir borç altına girmeyip belirli bir yükümlülüğün yerine getirilmesini garanti etmeleri nedeniyle, yazılı tazmin talebinde mutlaka, lehtarın teminat mektubu ile garanti edilen yükümlülüğünü yerine getirmediğinin belirtilmesinin gerektiği, “uzat veya tazmin et” talebinde riskin doğup doğmadığı anlaşılamadığından, bankanın ödeme yükümlülüğünün de doğmayacağı, belirli bir süre için yapılan taahhütlerde, sürenin bitimine kadar taahhüt edene yazılı olarak başvurulmaması halinde taahhüdün hükümsüz sayılacağına dair sözleşmelerin geçerli olacağı, sadece vade kaydını taşıyıp, ancak BK. 'nın 110/2. maddesinde belirtilen bu kaydı taşımayan teminat mektuplarında ise riskin vade içinde doğması kaydıyla, bankanın 10 yıl süre ile sorumluluğunun devam edeceği gözetilmelidir.
(818 s. BK m. 110)
Taraflar arasında görülen davada İstanbul 12. Asliye Ticaret Mahkemesince verilen 17.06.2009 tarih ve 2007/752-2009/328 sayılı kararın Yargı- tayca incelenmesi duruşmalı olarak davacı vekili tarafından istenmiş olmakla, duruşma için belirlenen 13.12.2011 gününde davacı avukatı ile davalı avukatı gelip, temyiz dilekçesinin süresinde verildiği anlaşıldıktan ve duruşmada hazır bulunan taraf avukatları dinlenildikten sonra, duruşmalı işlerin yoğunluğu ve süre darlığından ötürü işin incelenerek karara bağlanması ileriye bırakılmıştı. Dava dosyası için tetkik hakimi tarafından düzenlenen rapor dinlenildikten ve yine dosya içerisindeki dilekçe, layihalar, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup incelendikten sonra işin gereği görüşülüp, düşünüldü:
Davacı vekili, müvekkili ile dava dışı A... Sigorta Aracılık Hizm. Ltd. Ştl. arasında 29.03.2005 tarihli acentelik sözleşmesi imzalandığını, davalının da bu sözleşme nedeniyle müvekkili lehine 18.03.2005 tarihli (20.000) TL. bedelli ve 09.03.2006 tarihli (10.000) TL. bedelli teminat mektupları düzenlediğini, dava dışı acentenin sözleşmesinin 13.11.2006 tarihinde feshedildiğini, bu tarih itibariyle (53.644,58) TL borç hesaplandığını, teminat mektuplarının süresinin 09.03.2007 tarihinde sona ereceğini, bu nedenle müvekkili tarafından 19.02.2007 tarihinde davalıdan teminat mektuplarının süresinin uzatılmasının aksi halde tazmininin istendiğini, davalının da mektupların yenilenmeyeceği gibi tazmin de edilmeyeceğini bildirdiğini ileri sürerek, (30.000) TL'nin temerrüt faiziyle birlikte davalıdan tahsilini talep ve dava etmiştir.
Davalı vekili, davacının usulüne uygun tazmin talebinde bulunmadığını savunarak, davanın reddini istemiştir.
Mahkemece, toplanan kanıtlar ve bilirkişi raporuna dayanılarak, dava konusu teminat mektuplarının kesin teminat mektubu niteliğinde olduğu, tazmin talebinin yerine getirilebilmesi için dava dışı acentenin yükümlülüğünü yerine getirmediği yönündeki bir ibarenin yer almasının gerektiği, sadece tazmin taklidide bulunulması halinde dahi zımnen riskin doğduğu varsayımından hareket edileceği, "uzat ya da tazmin et" şeklindeki bu talepte riskin doğup doğmadığı anlaşılamadığından, bankanın ödememesinin yerinde olduğu, zira bankaya bu durumda kesin bir tazmin talebi içeren beyanın yöneltilmediği gerekçesiyle, davanın reddine karar verilmiştir.
Kararı, davacı vekili temyiz etmiştir.
Dava dosyası içerisindeki bilgi ve belgelere, mahkeme kararının gerekçesinde dayanılan delillerin tartışılıp değerlendirilmesinde usul ve yasaya aykırı bir yön bulunmamasına ve somut uyuşmazlıkta her iki teminat mektubun süresinin de 09.03.2007 tarihine kadar uzatılmış olmasına, davacının 19.02.2007 tarihli ilk talebinde "acentelik faaliyetinden dolayı borç bakiyesi devam ettiğinden, süresi dolan teminat mektuplarının süresinin uzatılmasını, bu mümkün olmazsa nakde çevrilmesini" istemesine, davalı bankanın 13.03.2007 tarihli cevabında, sürenin uzatılmayacağının ve usulüne uygun bulunmayan tazmin talebinin yen ne getirilmeyeceğinin belirtilmesine, davacı tarafından 25.07.2007 tarihli ihbarname ile bu kez de "acentenin yükümlülüklerini yerine getirmediğinden teminat mektuplarının nakde çevrilmesinin" istenmesine, davalı bankaca bu istemin de teminat mektuplarının süresinin dolduğu gerekçesiyle kabul edilmemesine, teminat mektubu vermekle bankaların mücerret bir borç altına girmeyip belirli bir yükümlülüğün yerine getirilmesini garanti etmeleri nedeniyle, yazılı tazmin talebinde mutlaka, lehtarın teminat mektubu ile garanti edilen yükümlülüğünü yerine getirmediğinin belirtilmesinin gerekmesine, vadeli teminat mektuplarında uygulamada sıkça rastlanan "teminat mektubunun vadesinin uzatılması, aksi takdirde mektubun tazmini" (extend or pay) şeklindeki talebin, teminat mektuplarının yukarıda açıklanan niteliği ile bağdaşmamasına, zira "uzat veya tazmin et" talebinde riskin doğup doğmadığı anlaşılamadığından, bankanın ödeme yükümlülüğünün de doğmamasına, somut uyuşmazlıkta davalı bankanın teminat mektuplarında vadeyi uzatmaması halinde mektubu tazmin edeceği yönünde bir taahhüdünün de bulunulmamasına (Prof. Dr. Seza Reisoğlu, Banka Teminat Mektupları ve Kontrgarantiler, Ankara 2003, 4. Baskı, s:250, 259), bu durum karşısında mahkemece davacının 19.02.2007 tarihli ilk talebinin usulüne uygun bir tazmin talebi sayılmamasında bir isabetsizliğin bulunmamasına, yine BK.'nun 110. maddesine 10.07.1981 tarih ve 17398 sayılı R.G.'de yayımlanan 2486 S.K. ile eklenen fıkra uyarınca, belirli bir süre için yapılan taahhütlerde, sürenin bitimine kadar taahhüt edene yazılı olarak başvurulmaması halinde taahhüdün hükümsüz sayılacağına dair sözleşmelerin geçerli bulunmasına, sadece vade kaydını taşıyan, ancak BK.'nın 110/2. maddesinde belirtilen bu kaydı taşımayan teminat mektuplarında ise riskin vade içinde doğması kaydıyla, bankanın 10 yıl süre ile sorumluluğunun devam etmesine, nitekim 30.03.1988 tarih ve 11-642-287 E-K. sayılı Yargıtay HGK. kararında da "kural olarak belli bir süre için verilen garanti halinde, süresi içinde rizikonun gerçekleşmemesinin, yükümlülüğün ortadan kalkması sonucunu doğuracağının, garanti sözleşmesinin BK.'nın 110. maddesine 08.07.1981 gün ve 2486 S.K. ile eklenen fıkrasına uygun bir biçimde yapılmışsa vade sonuna kadar yazılı istekte bulunulmadığı takdirde bankanın şarta bağlı sorumluluğunun sona ereceğinin, bu yolda bir kayıt konulmamış ise teminat mektubu süreli de olsa, 10 yıllık zamanaşımı süresi doluncaya kadar tazmin talebinin ileri sürülebileceğinin" belirtilmiş bulunmasına (a.g.e., s: 156 vd.), somut uyuşmazlıkta da davalı bankaca düzenlenen teminat mektuplarında, vade tarihine kadar tazmin talebinin ulaşmaması halinde teminat mektuplarının hükümsüz sayılacağına dair kaydın açıkça yer almış olmasına, bu durum karşısında davacı tarafından teminat mektuplarının vadesinden sonraki 25.07.2007 tarihli tazmin talebinin davalı bankaca yerine getirilmemesinde de bir usulsüzlüğün bulunmamasına göre, davacı vekilinin yerinde görülmeyen tüm temyiz itirazlarının reddi ile kararın onanması gerekmiştir.
Sonuç: Yukarıda açıklanan nedenlerle davacı vekilinin tüm temyiz itirazlarının reddi ile kararın (ONANMASINA), takdir edilen 825.00 TL duruşma vekalet ücretinin temyiz eden davacıdan alınarak davalıya verilmesine, bakiye 02,80 TL temyiz ilam harcının temyiz edenden alınmasına, 13.12.2011 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.



T.C. 
YARGITAY 
Onbirinci Hukuk Dairesi
E: 2014/209
K:2014/8256
T: 02.05.2014


  • Sigorta Acenteliği
  • Denkleştirme (Portföy) İstemi
  • Hak Düşürücü Süre

Özet:
6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu ’nun yürürlüğe girmesinden önce işlemeye başlamış bulunan zamanaşımı süreleri ile hak düşürücü sürelerin eski hukuka tâbi olacağı, bu kapsamda denkleştirme (portföy) tazminatı istemine ilişkin somut olaya da eski hukukun uygulanması gerektiği ve acentelik sözleşmesinden doğan taleplerin 6762 sayılı TTK’ya göre beş yılık zamanaşımı süresine tabi olduğu gözetilmelidir.
(6102 s. TTK m. 122/4)
(6103 s. TTKYK m. 6/1)
(5684 s. Sigortacılık K. m. 23/16)
Taraflar arasında görülen davada İstanbul Anadolu 12. Asliye Ticaret Mahkemesi'nce verilen 11.07.2013 tarih ve 2013/444-2013/254 sayılı kararın Yargıtayca incelenmesi davacı vekili tarafından istenmiş ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla, dava dosyası için Tetkik hakimi tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve yine dosya içerisindeki dilekçe, layihalar, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup, incelendikten sonra işin gereği görüşülüp, düşünüldü:
Davacı vekili, davalı ile müvekkilinin 03.05.2006 tarihinde imzaladıkları sözleşmeye istinaden 2011 yılına kadar müvekkilinin davalının acenteliğini yaptığını, davalının hiç bir neden göstermeden sözleşmeyi feshettiğini, fesih İle birlikte müvekkilinin maddi kayıplara uğradığını, 3.000,00 TL asgari miktar olmak üzere, toplanacak deliller neticesinde belirlenecek tazminatın davalıdan tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.
Davalı vekili, hak düşümü süresinden sonra denkleştirme talep edilemeyeceğini, haksız ve mesnetsiz davanın hak düşümü süresi geçtiğinden ve esastan reddini talep etmiştir.
Mahkemece, tüm dosya kapsamına ve toplanan delillere göre, ihtarnamenin 17.11.2011 tarihinde davacıya tebliğ edildiği TTK.'nın 122/4 kapsamım göre davacının en geç 17.11.2012 tarihine kadar dava açması gerektiği halde davanın 03.12.2012 tarihinde açıldığı gerekçesiyle, 1 yıllık yasal süreden somu açılan davanın zaman aşımı nedeniyle reddine karar verilmiştir.
Kararı, davacı vekili temyiz etmiştir.
Dava, 5684 sayılı Sigortacılık Kanunu'nun 23/16. maddesi gereğince denkleştirme (portföy) tazminatı istemine ilişkin olup, mahkemece yukarıda açıklanan gerekçeyle davanın reddine karar verilmiştir. 6103 sayılı Türk Ticaret Kanunu'nun Yürürlüğü ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun'un 6. maddesinin 1. fıkrasında; Türk Ticaret Kanunu'nun yürürlüğe girmesinden önce işlemeye başlamış bulunan zamanaşımı süreleri ile hak düşürücü sürelerin eski hukuka tâbi olacağı belirtilmiştir. Buna göre, somut olaya eski hukukun uygulanması gerekmekte olup, acentelik sözleşmesinden doğan taleplerin 6762 sayılı TTK'yıi göre beş yılık zamanaşımı süresine tabi olduğu gözetilerek, bir karar verilmesi gerekirken, ihtarnamenin 17.11.2011 tarihinde davacıya tebliğ edildiği, TTK'nın 122/4 kapsamına göre davacının en geç 17.11.2012 tarihine kadar dava açması gerektiği, davanın 03.12.2012 tarihinde açıldığı gerekçesiyle, 1 yıllık yasal süreden sonra açılan davanın zaman aşımı nedeniyle reddine karar verilmesi doğru olmamış, davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulüyle, kararın davacı yararına bozulmasına karar vermek gerekmiştir.
Sonuç: Yukarıdaki bentte açıklanan sebeplerle, davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulüyle kararın davacı yararına (BOZULMASINA), bakiye 0,90 TL temyiz ilam harcının temyiz edenden alınmasına, 02.05.2014 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

Son Güncelleme: 15.01.2015 15:41
Yorumlar

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol

banner177