18 Nisan 2014 Cuma 13:34
DOLANDIRICILIK İLE HIRSIZLIK SUÇUNUN FARKLARI


Dolandırıcılık suçundan sanık Muharremin 5237 sayılı TCKnun 157/1, 168/1, 53 ve 58. maddeleri uyarınca 2 yıl 8 ay hapis ve 800 Lira adli para cezasıyla cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna ve cezasının mükerrirlere özgü infaz rejimine göre çektirilmesine ilişkin, Sincan 2. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 05.07.2007 gün ve 233-370 sayılı hükmün sanık müdafii tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 15. Ceza Dairesince 07.05.2012 gün ve 13103-36435 sayı ile;

“Dolandırıcılık suçunun oluşabilmesi için; failin bir kimseyi, kandırabilecek nitelikte hileli davranışlarla hataya düşürüp, onun veya başkasının zararına, kendisine veya başkasına yarar sağlaması gerekmektedir.

Hile nitelikli bir yalandır. Fail tarafından yapılan hileli davranış belli oranda ağır, yoğun ve ustaca olmalı, sergileniş açısından mağdurun inceleme olanağını ortadan kaldıracak nitelikte bir takım hareketler olmalıdır. Kullanılan hileli davranışlarla mağdur yanılgıya düşürülmeli ve bu yanıltma sonucu yalanlara inanan mağdur tarafından sanık veya bir Başkasına haksız çıkar sağlanmalıdır.

Hilenin kandırıcı nitelikte olup olmadığı olaysal olarak değerlendirilmeli, olayın özelliği, fiille olan ilişkisi, mağdurun durumu, kullanılmışsa gizlenen veya değiştirilen belgenin nitelikleri ayrı ayrı nazara alınmalıdır.

Somut olayda; olay tarihinde sanığın, bankamatikten para çeken müştekiye yardım etmek bahanesiyle fazla para çekmesini sağlayarak, parayı zarfa koyup geri yatırma önerisinde bulunduğu, müştekinin parayı koyduğu zarfı elinden alarak bankamatiğe yatırır gibi yaptığı, zarfı aldıktan sonra olay yerinden uzaklaştığı, sanığın koşarak gittiğini görmeleri üzerine müşteki ve oğlunun sanığı takibe aldığı, çevredekilerin yardımıyla yakaladıkları, sanığın kendi iradesiyle parayı müştekiye geri verdiği, sanığın bu şekilde önceden hazırlamış olduğu ve mağduru aldatmaya yönelik olan senaryoyu sahneye koyduğu ve yardım etme bahanesiyle yaklaşarak mağdurun herhangi bir talebi olmaksızın isteği dışında cihazın butonlarına basarak mağdurun denetleme iradesini fesata uğrattığı, sanığın bu şekilde gerçekleşen eyleminin mahkemece dolandırıcılık suçunu oluşturduğuna dair kabulde bir isabetsizlik görülmemiştir..

Yapılan yargılamaya, toplanıp karar yerinde gösterilen delillere, mahkemenin kovuşturma sonuçlarına uygun olarak oluşan kanaat ve takdirine, incelenen dosya kapsamına göre, sanığın sair temyiz itirazlarının reddine, Ancak;

1-Etkin pişmanlığın kovuşturma başlamadan önce gerçekleştirilmesi halini düzenleyen 5237 sayılı TCKnun 168. maddesinin (1) numaralı fıkrası cezanın üçte ikisine kadar indirim imkanı tanımış olup, kovuşturma başlamadan önce zararın tamamını ödeyen sanık hakkında gerekçe gösterilmeden cezadan 1/3 oranında indirim yapılması,

2-Sanık hakkında belirlenen temel gün adli ara cezasının, para cezasına çevrilmesi sırasında uygulanan yasa maddesinin gösterilmemesi suretiyle, CMKnun 232/6. maddesine aykırılık oluşturulması” isabetsizliklerinden bozulmasına karar verilmiştir.

Yargıtay C.Başsavcılığı ise 15.06.2012 gün ve 260026 sayı ile;

“...Sanığın, ATM cihazından para çeken şikayetçinin isteği olmadığı halde yardım etmek bahanesiyle cihazın tuşlarına basarak fazla para çekmesini sağladığı, daha sonra boşuna faiz ödenmemesi, fazla çekilen parayı zarfa koyup geri yatırma önerisinde bulunduğu, şikayetçinin parayı koyduğu zarfı elinden alarak ATM cihazına yatırır gibi yaptığı ancak yatırmayarak cihazın ekranını kilitleyip para ile olay yerinden uzaklaştığı, sanığın koşarak taksiye bindiğini gören şikayetçi ve oğlunun sanığı takibe aldığı, çevredekilerin yardımıyla yakaladıkları, sanığın bu şekilde önceden hazırlamış olduğu ve mağduru aldatmaya yönelik olan senaryoyu oynadığı ve yalan söyleyerek şikayetçinin iradesini sakatladığı anlaşıldığından, şikayetçinin parasını zarfa koyup geri yatırma amacıyla istediği sırada baştan beri var olan hırsızlık kastı ile içerisinde para olan zarfı ATM cihazına koyar gibi yaparak, cihazın ekranını kilitleyip, işlemi gerçekleştirmiş görüntüsü vererek para bulunan zarf ile olay yerinden uzaklaştığı anlaşılmaktadır.

Şikayetçinin içerisinde para olan zarfı ATM cihazına koyması için sanığa vermesi eyleminde, geçici de olsa zilyetliği devir iradesi bulunmadığı, zarf sahibinin (zilyedin) rızası olmaksızın, failin hileli davranışları (hile ve desise) ile elde edilen rıza geçerli bir rıza değildir.

Sanığın durumundan şüphelenen şikayetçinin, zaman geçirmeksizin sanığın peşine düşüp yakalamaları suretiyle bir anlamda içerisinde para bulunan zarfın isteği dışında elinden çıktığı yönündeki görüşümüzü desteklemektedir.

Bu açıklamalar ışığında tüm dosya içeriği birlikte ele alındığında; şikayetçinin, parayı sanığa teslimde hile kullanılmak suretiyle sakatlanmış iradesiyle geçici de olsa zilyetliği devir iradesi bulunmadığından, sanığın eyleminin hırsızlık suçunu oluşturacağının kabulü gerektiği" görüşüyle itiraz kanun yoluna başvurmuştur.

CMKnun 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 15. Ceza Dairesince 27.09.2012 gün ve 12161-42317 sayı ile, itirazın yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.

TÜRK MİLLETİ ADINA

CEZA GENEL KURULU KARARI

Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanığın eyleminin hırsızlık suçunu mu yoksa dolandırıcılık suçunu mu oluşturduğunun belirlenmesine ilişkindir.

İncelenen dosya içeriğinden;

Olay günü sanığın, bankamatikten para çeken müştekiye yardım etmek bahanesiyle yaklaşıp ve fazla para çekmesini sağladığı, daha sonra müştekinin fazladan çektiği paradan dolayı faiz ödememesi için parayı zarfa koyarak bankamatiğe iadeyi teklif ettiği, müştekinin kabul ederek 800 Lira parayı koyduğu zarfı sanığa verdiği, sanığın zarfı bankamatiğe yatırır gibi yaparak olay yerinden hızla uzaklaştığı, sanığın koşarak gittiğini görmeleri üzerine müşteki ile oğlunun sanığı takibe aldığı ve çevredekilerinde yardımıyla yakaladıkları, sanığın parayı müştekiye geri verdiği anlaşılmaktadır.

5237 sayılı Türk Ceza Kanununun “Dolandırıcılık” başlıklı 157. maddesinde; “Hileli davranışlarla bir kimseyi aldatıp, onun veya başkasının zararına olarak, kendisine veya başkasına bir yarar sağlayan kişiye bir yıldan beş yıla kadar hapis ve beşbin güne kadar adlî para cezası verilir” şeklinde dolandırıcılık suçunun temel şekli düzenlenmiş olup, anılan Kanunun 158. maddesinde ise dolandırıcılık suçunun nitelikli halleri onbir bent halinde sayılmıştır.

Dolandırıcılık suçunun maddi unsurunun hareket kısmı, 765 sayılı TCK’nun 503. maddesinde bir kimseyi kandırabilecek nitelikte hile ve desiseler yapmak olduğu halde, 5237 sayılı TCK’nun 157. maddesinde hileli davranışlarla bir kimseyi aldatmak şeklinde ifade edilmiş olup, 765 sayılı TCKda yer alan desise kavramına 5237 sayılı TCKda yer verilmemiş ve hileye desiseyi de kapsayacak şekilde geniş bir anlam yüklenmiştir.

Malvarlığının yanında irade özgürlüğünün de korunduğu dolandırıcılık suçunun oluşabilmesi için;

1) Failin bir takım hileli davranışlarda bulunması,

2) Hileli davranışların mağduru aldatabilecek nitelikte olması,

3) Failin hileli davranışlar sonucunda mağdurun veya başkasının aleyhine, kendisi veya başkası lehine haksız bir yarar sağlaması,

Şartlarının birlikte gerçekleşmesi gerekmektedir.

Fail kendisi veya başkasına yarar sağlamak amacıyla bilerek ve isteyerek hileli davranışlar yapmalı, bu davranışlarla bir başkasına zarar vermeli, verilen zarar ile eylem arasında uygun nedensellik bağı bulunmalı ve zarar da, nesnel ölçüler göz önünde bulundurularak belirlenecek ekonomik zarar olmalıdır.

Görüldüğü gibi, dolandırıcılık suçunu diğer malvarlığına karşı işlenen suç tiplerinden farklı kılan husus, aldatma temeline dayanan bir suç olmasıdır. Birden çok hukuki konusu olan bu suç işlenirken, sadece malvarlığı zarar görmemekte, mağdurun veya suçtan zarar görenin iradesi de hileli davranışlarla yanıltılmaktadır. Madde gerekçesinde de, aldatıcı nitelik taşıyan hareketlerle, kişiler arasındaki ilişkilerde var olması gereken iyiniyet ve güvenin bozulduğu, bu suretle kişinin irade serbestisinin etkilendiği ve irade özgürlüğünün ihlâl edildiği vurgulanmıştır. 

5237 sayılı TCK’nun 157. maddesinde yalnızca hileli davranıştan söz edilmiş olmasına göre, her türlü hileli davranışın dolandırıcılık suçunu oluşturup oluşturmayacağının belirlenmesi gerekmektedir.

Kanun koyucu anılan maddede hilenin tanımını yapmamış, suçun maddi konusunun hareket kısmını oluşturan hileli davranışların nelerden ibaret olduğunu belirtmemiş, bilinçli olarak bu hususu öğreti ve uygulamaya bırakmıştır.

Hile, Türk Dili Kurumu sözlüğünde, “birini aldatmak, yanıltmak için yapılan düzen, dolap, oyun, desise, entrika” (Türk Dil Kurumu, Türkçe Sözlük, s.891) şeklinde açıklanmış, Uygulamadaki yerleşmiş kabule göre ise; “Hile nitelikli yalandır. Yalan belli oranda ağır, yoğun ve ustaca olmalı, sergileniş açısından mağdurun denetleme olanağını ortadan kaldırmalıdır. Kullanılan hile ile mağdur yanılgıya düşürülmeli ve yanıltma sonucu kandırıcı davranışlarla yalanlara inanan mağdur tarafından sanık veya başkasına haksız çıkar sağlanmalıdır... hileli davranışın aldatacak nitelikte olması gerekir. Basit bir yalan hileli hareket olarak kabul edilemez” biçiminde tanımlanmıştır.

Öğretide de hile ile ilgili olarak; “olaylara ilişkin yalan açıklamaların ve sarf edilen sözlerin doğruluğunu kuvvetlendirecek ve böylece muhatabın inceleme eğilimini etkileyebilecek yoğunluk ve güçte olması ve bu bakımdan gerektiğinde bir takım dış hareketler ekleyerek veya böylece var olan halden ve koşullardan yararlanarak, almayacağı bir kararı bir kimseye verdirtmek suretiyle onu aldatması, bu suretle başkasının zihin, fikir ve eylemlerinde bir hata meydana getirmesidir” (Dönmezer, Kişilere ve Mala Karşı Cürümler 2004, sf. 453), “objektif olarak hataya düşürücü ve başkasının tasavvuru üzerinde etki meydana getiren her türlü davranıştır” (Tezcan/Erdem/Önok, Teorik ve Pratik Ceza Hukuku 2006, sf. 558), “hile, oyun, aldatma, düzen demektir. Objektif olarak hataya düşürücü ve başkasının tasavvuru üzerinde etki doğurucu her davranış hiledir” (Centel/Zafer/Çakmut, Kişilere Karşı Suçlar 2007, Cilt I. sf. 452) biçiminde tanımlara yer verilmiştir.

Yerleşmiş uygulamalar ve öğretideki baskın görüşlere göre ortaya konulan ilkeler gözönünde bulundurulduğunda; hile, değişik yol ve yöntemlerle karşısındakini aldatan, yanılgıya düşüren, düzen, dolap, oyun, entrika ve bunun gibi her türlü eylem olarak kabul edilebilir. Bu eylemler bir gösteriş biçiminde olabileceği gibi, gizli davranışlar olarak da ortaya çıkabilir. Gösterişte, fail sahip bulunmadığı imkanlara ve sıfata sahip olduğunu bildirmekte, gizli davranışta ise kendi durum veya sıfatını gizlemektedir. Ancak sadece yalan söylemek, dolandırıcılık suçunun hile unsurunun gerçekleşmesi bakımından yeterli değildir. Kanun koyucu yalanı belirli bir takım şekiller altında yapıldığı ve kamu düzenini bozacak nitelikte bulunduğu hallerde cezalandırmaktadır. Böyle olunca hukuki işlemlerde, sözleşmelerde bir kişi mücerret yalan söyleyerek diğerini aldatmış bulunuyorsa bu basit şekildeki aldatma, dolandırıcılık suçunun oluşumuna yetmeyecektir. Yapılan yalan açıklamaların dolandırıcılık suçunun hileli davranış unsurunu oluşturabilmesi için, bu açıklamaların doğruluğunu kabul ettirebilecek, böylece muhatabın inceleme eğilimini etkisiz bırakabilecek yoğunluk ve güçte olması ve gerektiğinde yalana bir takım dış hareketlerin eklenmiş bulunması gerekir.

Esasen, hangi davranışların hileli olup olmadığı ve bu kapsamda değerlendirilmesi gerektiği yolunda genel bir kural koymak oldukça zor olmakla birlikte, olaysal olarak değerlendirme yapılmalı, olayın özelliği, mağdurun durumu, fiille olan ilişkisi, kullanılmışsa gizlenen veya değiştirilen belgenin nitelikleri ayrı ayrı nazara alınmak suretiyle sonuca ulaşılmalıdır.

Failin davranışlarının hileli olup olmadığının belirlenmesi noktasında öğretide şu görüşlere de yer verilmiştir: “Hangi hareketin aldatmaya elverişli olduğu somut olaya göre ve mağdurun içinde bulunduğu duruma göre belirlenmelidir. Bu konuda önceden bir kriter oluşturmak olanaklı değildir” (Prof. Dr. Özbek, Veli Özer- Yrd. Doç. Dr. Kanbur, M.Nihat- Dr. Doğan, Koray- Arş. Gör. Bacaksız, Pınar- Arş. Gör. Tepe, İlker, Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler 2010, sf.687), “Hileli davranışın anlamı birtakım sahte, suni hareketler ile gerçeğin çarpıtılması, gizlenmesi ve saklanmasıdır” (Prof. Dr. Soyaslan, Doğan, Ceza Hukuku Özel Hükümler 6. Baskı, sf.343), “Hilenin, mağduru hataya sürükleyecek nitelikte olması yeterlidir; ortalama bir insanı hataya sürükleyecek nitelikte olması aranmaz. Bu nedenle, davranışın hile teşkil edip etmediği muhataba ve olaya göre değerlendirilmelidir.”(Centel/Zafer/Çakmut, Kişilere Karşı İşlenen Suçlar 2007, Cilt I. sf.457)

Konumuzla ilgisi bulunan bir diğer suç olan hırsızlık ise, 5237 sayılı TCK’nun 141/1. maddesinde; “zilyedinin rızası olmadan başkasına ait taşınır bir malı, kendisine veya başkasına bir yarar sağlamak maksadıyla bulunduğu yerden alma” olarak tanımlanmıştır.

Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde;

Sanığın, bankamatikten para çekmeye çalışan müştekiye yardım etmek bahanesiyle yaklaşarak fazla para çekmesini sağlaması, sonrasında fazladan çekilen paranın faizini ödememesi için parayı zarfa koyarak geri yatırmayı teklif etmesi, müştekinin bu teklifi kabul ederek içinde 800 Lira paranın bulunduğu zarfı sanığa teslim etmesi ve sanığın da zarfı bankamatiğe yatırır gibi yaptıktan sonra olay yerinden hızla uzaklaşması şeklinde gerçekleşen olayda, eylemin hırsızlık suçunu oluşturduğu düşünülebilecek ise de, sanığın basit bir yalanı aşan, müştekiyi yanıltacak ve kandıracak yoğunluk ve güçteki sözleri ile ustaca planlayıp sergilediği hileli davranışlarla aldatma sonucunda müştekinin rızasıyla elindeki para zarfını kendisine teslim etmesini sağladığı ve böylece hileli davranışlarla müştekiyi aldatıp, onun zararına olarak, kendisine yarar sağladığı sabit olduğundan, eylemin hırsızlık değil dolandırıcılık suçunu oluşturduğu kabul edilmelidir. 

Bu itibarla, itirazın reddine karar verilmelidir.

KARŞI OY YAZILARI :

Çoğunluk görüşüne katılmayan Genel Kurul Üyeleri M. Kılıç ve H. Keskin; "Sanık hakkında, para çekmek için ATM ye gelen mağdurun, işlemleri yaptıktan sonra çekeceği miktarı yazacağı sırada yanlış bastın diyerek 800 lira çekmesini sağladığı, fazladan faiz ödeme diyerek parayı zarfa koyarak geri yatırmayı teklif ettiği, mağdurun parayı işlem zarfına koyup üzerine adını yazmasından sonra zarfı onun elinden aldığı, ATM ye yatırır gibi yapıp para bankaya gitti, bankadan çekebilirsin dedikten sonra olay yerinden ayrıldığı. Ancak onları takip etmekte olan müştekinin oğlunun şüphelenmesi üzerine yakalandığından bahisle dolandırıcılık suçundan kamu davası açılmıştır. Sincan 2. Asliye Ceza Mahkemesi tarafından 05.07.2007 tarih ve 233-370 sayılı karar ile eylemin dolandırıcılık suçunu oluşturduğu gerekçesi ile mahkumiyet hükmü kurulmuştur.

Mahkumiyet hükmünün Yargıtay Yüksek 15. Ceza Dairesi tarafından onanması üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından itiraz yasa yoluyla 2012/1353 Esas No ile Ceza Genel Kurulu önüne getirilmiştir.

Yargıtay Ceza Genel Kurulu çoğunluk görüşü ile aramızdaki uyuşmazlık sanığın eyleminin hırsızlık suçunu mu yoksa dolandırıcılık suçunu mu oluşturduğunun belirlenmesine ilişkindir.

Dolandırıcılık suçunun temel şekli TCKnın 157. maddesinde Hileli davranışlarla bir kimseyi aldatıp, onun veya başkasının zararına olarak, kendisine veya başkasına bir yarar sağlayan kişiye.... biçiminde düzenlenmiştir. 158. maddesinde ise suçun nitelikli halleri sayılmıştır.

Dolandırıcılık suçunun oluşabilmesi için;

- Failin hileli davranışlarda bulunması,

- Hilenin mağduru aldatacak nitelikte bulunması,

- Hileli davranışlar sonucu mağdurun veya başkasının aleyhine, kendisi veya başkası lehine haksız yarar sağlanması ve bu şartların birlikte gerçekleşmesi gerekmektedir.

Hile nitelikli yalandır. Yalan belli oranda ağır, yoğun ve ustaca olmalı, sahneye konuş açısından mağdurun denetleme ve gerçeği görme imkanını ortadan kaldırmalıdır. Hile ile yanılgıya düşen mağdur tarafından sakatlanmış irade ile sanık veya başkasına haksız çıkar sağlanmalıdır.

Dolandırıcılığı diğer suçlardan ayıran husus hile, aldatma ve sahneye koyuşun bulunması gerekliliğidir. Ancak kanun koyucu dolandırıcılık suçunun oluşabilmesi için hile unsuru yanında başka unsurları da aramıştır. Yani dolandırıcılık suçu açısından hile muhakkak aranacak, fakat hilenin ve sahneye koyuşun bulunduğu her olay, diğer unsurların bulunmaması halinde dolandırıcılık suçunu oluşturmayacaktır.

Haksız yarar, hile ve sahneye koyuş sonrasında sakatlanan irade ile mağdur tarafından sağlanmalıdır. Mağdur mal üzerindeki mülkiyet veya zilyetlik hakkını sanığa devretmelidir. Bununla mağdurun mal üzerindeki tasarruf yetkisi kalkmakta, sanık da eşya üzerinde serbestçe tasarrufta bulunma imkanını kazanmaktadır.

Hırsızlık suçu ise TCK nın 141. maddesinde Zilyedinin rızası olmadan başkasına ait taşınır bir malı, kendisine veya başkasına bir yarar sağlamak maksadıyla bulunduğu yerden alan kimseye ... şeklinde düzenlenmiştir.

Hırsızlık suçunun oluşması için;

- zilyedinin rızası dışında,

- taşınır malın,

- faile veya başkasına yarar sağlamak amacıyla,

- bulunduğu yerden alınması,

gerekmektedir.

Malın bulunduğu yerden sahibinin veya zilyedinin rızası dışında götürülmesi halinde de hırsızlık suçu oluşacaktır.

Somut olayda, sanık para çekmek için ATM ye gelen mağdurun, işlemleri yaptıktan sonra çekeceği miktarı yazacağı sırada yanlış bastın diyerek 800 lira çekmesini sağlamış, fazladan faiz ödeme diyerek parayı zarfa koyarak geri yatırmayı teklif etmiş, mağdurun parayı işlem zarfına koyup üzerine adını yazmasından sonra zarfı onun elinden almış, ATM ye yatırır gibi yapıp para bankaya gitti, bankadan çekebilirsin dedikten sonra olay yerinden ayrılmıştır. Ancak onları takip etmekte olan müştekinin oğlunun şüphelenmesi üzerine yakalanmıştır.

Sanık zarfı şikayetçinin elinden kendisi almıştır. Şikayetçinin vermesi halinde dahi zilyetlik ve mülkiyet devredilmemiştir. Fail henüz zilyet değil elinde bulunduran durumundadır. Hukuksal anlamda geçerli zilyetlik devrinden söz edilemez. Başlangıçtan beri hırsızlık kastı ile hareket eden sanık henüz serbestçe tasarruf hakkını elde etmemiştir. Para onun elinde ATM ye yatırılmak üzere bulunmaktadır.

Şikayetçinin, sanığın kendisine ait para ile olay yerinden ayrılmasına rızası ve izni bulunmamaktadır. Nitekim Ceza Genel Kurulu 12.06.2012 tarih ve 440-229 sayılı kararında sanığın, bir yakını ile görüşüp iade etmek bahanesi ile şikayetçiden istediği cep telefonunu aldıktan sonra konuşur gibi yaparak olay yerinden uzaklaşması şeklindeki eyleminin hırsızlık suçunu oluşturacağını kabul etmiştir.

Açıklanılan nedenlerle, sonuç olarak şikayetçinin taşınır malının rızası ve bilgisi dışında bulunduğu yerden götürülmesi şeklinde gerçekleşen eylemin hırsızlık suçunu oluşturacağı ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının itirazının kabul edilmesi gerektiği düşüncesi ile çoğunluk görüşüne katılmıyoruz" düşüncesiyle,

Çoğunluk görüşüne katılmayan sekiz Genel Kurul Üyesi de; "sanığın eyleminin hırsızlık suçunu oluşturduğundan itirazın kabulüne karar verilmesi gerektiği" düşüncesiyle karşı oy kullanmışlardır

SONUÇ:

Açıklanan nedenlerle;

1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının REDDİNE,

2- Dosyanın, mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 04.06.2013 günü yapılan müzakerede oyçokluğuyla karar verildi. YARGITAY CEZA GENEL KURULU ESAS NO. : 2012/15-1353 KARAR NO. : 2013/287 Dolandırıcılık suçundan sanık Muharremin 5237 sayılı TCKnun 157/1, 168/1, 53 ve 58. maddeleri uyarınca 2 yıl 8 ay hapis ve 800 Lira adli para cezasıyla cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna ve cezasının mükerrirlere özgü infaz rejimine göre çektirilmesine ilişkin, Sincan 2. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 05.07.2007 gün ve 233-370 sayılı hükmün sanık müdafii tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 15. Ceza Dairesince 07.05.2012 gün ve 13103-36435 sayı ile; “Dolandırıcılık suçunun oluşabilmesi için; failin bir kimseyi, kandırabilecek nitelikte hileli davranışlarla hataya düşürüp, onun veya başkasının zararına, kendisine veya başkasına yarar sağlaması gerekmektedir. Hile nitelikli bir yalandır. Fail tarafından yapılan hileli davranış belli oranda ağır, yoğun ve ustaca olmalı, sergileniş açısından mağdurun inceleme olanağını ortadan kaldıracak nitelikte bir takım hareketler olmalıdır. Kullanılan hileli davranışlarla mağdur yanılgıya düşürülmeli ve bu yanıltma sonucu yalanlara inanan mağdur tarafından sanık veya bir Başkasına haksız çıkar sağlanmalıdır. Hilenin kandırıcı nitelikte olup olmadığı olaysal olarak değerlendirilmeli, olayın özelliği, fiille olan ilişkisi, mağdurun durumu, kullanılmışsa gizlenen veya değiştirilen belgenin nitelikleri ayrı ayrı nazara alınmalıdır. Somut olayda; olay tarihinde sanığın, bankamatikten para çeken müştekiye yardım etmek bahanesiyle fazla para çekmesini sağlayarak, parayı zarfa koyup geri yatırma önerisinde bulunduğu, müştekinin parayı koyduğu zarfı elinden alarak bankamatiğe yatırır gibi yaptığı, zarfı aldıktan sonra olay yerinden uzaklaştığı, sanığın koşarak gittiğini görmeleri üzerine müşteki ve oğlunun sanığı takibe aldığı, çevredekilerin yardımıyla yakaladıkları, sanığın kendi iradesiyle parayı müştekiye geri verdiği, sanığın bu şekilde önceden hazırlamış olduğu ve mağduru aldatmaya yönelik olan senaryoyu sahneye koyduğu ve yardım etme bahanesiyle yaklaşarak mağdurun herhangi bir talebi olmaksızın isteği dışında cihazın butonlarına basarak mağdurun denetleme iradesini fesata uğrattığı, sanığın bu şekilde gerçekleşen eyleminin mahkemece dolandırıcılık suçunu oluşturduğuna dair kabulde bir isabetsizlik görülmemiştir.. Yapılan yargılamaya, toplanıp karar yerinde gösterilen delillere, mahkemenin kovuşturma sonuçlarına uygun olarak oluşan kanaat ve takdirine, incelenen dosya kapsamına göre, sanığın sair temyiz itirazlarının reddine, Ancak; 1-Etkin pişmanlığın kovuşturma başlamadan önce gerçekleştirilmesi halini düzenleyen 5237 sayılı TCKnun 168. maddesinin (1) numaralı fıkrası cezanın üçte ikisine kadar indirim imkanı tanımış olup, kovuşturma başlamadan önce zararın tamamını ödeyen sanık hakkında gerekçe gösterilmeden cezadan 1/3 oranında indirim yapılması, 2-Sanık hakkında belirlenen temel gün adli ara cezasının, para cezasına çevrilmesi sırasında uygulanan yasa maddesinin gösterilmemesi suretiyle, CMKnun 232/6. maddesine aykırılık oluşturulması” isabetsizliklerinden bozulmasına karar verilmiştir. Yargıtay C.Başsavcılığı ise 15.06.2012 gün ve 260026 sayı ile; “...Sanığın, ATM cihazından para çeken şikayetçinin isteği olmadığı halde yardım etmek bahanesiyle cihazın tuşlarına basarak fazla para çekmesini sağladığı, daha sonra boşuna faiz ödenmemesi, fazla çekilen parayı zarfa koyup geri yatırma önerisinde bulunduğu, şikayetçinin parayı koyduğu zarfı elinden alarak ATM cihazına yatırır gibi yaptığı ancak yatırmayarak cihazın ekranını kilitleyip para ile olay yerinden uzaklaştığı, sanığın koşarak taksiye bindiğini gören şikayetçi ve oğlunun sanığı takibe aldığı, çevredekilerin yardımıyla yakaladıkları, sanığın bu şekilde önceden hazırlamış olduğu ve mağduru aldatmaya yönelik olan senaryoyu oynadığı ve yalan söyleyerek şikayetçinin iradesini sakatladığı anlaşıldığından, şikayetçinin parasını zarfa koyup geri yatırma amacıyla istediği sırada baştan beri var olan hırsızlık kastı ile içerisinde para olan zarfı ATM cihazına koyar gibi yaparak, cihazın ekranını kilitleyip, işlemi gerçekleştirmiş görüntüsü vererek para bulunan zarf ile olay yerinden uzaklaştığı anlaşılmaktadır. Şikayetçinin içerisinde para olan zarfı ATM cihazına koyması için sanığa vermesi eyleminde, geçici de olsa zilyetliği devir iradesi bulunmadığı, zarf sahibinin (zilyedin) rızası olmaksızın, failin hileli davranışları (hile ve desise) ile elde edilen rıza geçerli bir rıza değildir. Sanığın durumundan şüphelenen şikayetçinin, zaman geçirmeksizin sanığın peşine düşüp yakalamaları suretiyle bir anlamda içerisinde para bulunan zarfın isteği dışında elinden çıktığı yönündeki görüşümüzü desteklemektedir. Bu açıklamalar ışığında tüm dosya içeriği birlikte ele alındığında; şikayetçinin, parayı sanığa teslimde hile kullanılmak suretiyle sakatlanmış iradesiyle geçici de olsa zilyetliği devir iradesi bulunmadığından, sanığın eyleminin hırsızlık suçunu oluşturacağının kabulü gerektiği" görüşüyle itiraz kanun yoluna başvurmuştur. CMKnun 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 15. Ceza Dairesince 27.09.2012 gün ve 12161-42317 sayı ile, itirazın yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanığın eyleminin hırsızlık suçunu mu yoksa dolandırıcılık suçunu mu oluşturduğunun belirlenmesine ilişkindir. İncelenen dosya içeriğinden; Olay günü sanığın, bankamatikten para çeken müştekiye yardım etmek bahanesiyle yaklaşıp ve fazla para çekmesini sağladığı, daha sonra müştekinin fazladan çektiği paradan dolayı faiz ödememesi için parayı zarfa koyarak bankamatiğe iadeyi teklif ettiği, müştekinin kabul ederek 800 Lira parayı koyduğu zarfı sanığa verdiği, sanığın zarfı bankamatiğe yatırır gibi yaparak olay yerinden hızla uzaklaştığı, sanığın koşarak gittiğini görmeleri üzerine müşteki ile oğlunun sanığı takibe aldığı ve çevredekilerinde yardımıyla yakaladıkları, sanığın parayı müştekiye geri verdiği anlaşılmaktadır. 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun “Dolandırıcılık” başlıklı 157. maddesinde; “Hileli davranışlarla bir kimseyi aldatıp, onun veya başkasının zararına olarak, kendisine veya başkasına bir yarar sağlayan kişiye bir yıldan beş yıla kadar hapis ve beşbin güne kadar adlî para cezası verilir” şeklinde dolandırıcılık suçunun temel şekli düzenlenmiş olup, anılan Kanunun 158. maddesinde ise dolandırıcılık suçunun nitelikli halleri onbir bent halinde sayılmıştır. Dolandırıcılık suçunun maddi unsurunun hareket kısmı, 765 sayılı TCK’nun 503. maddesinde bir kimseyi kandırabilecek nitelikte hile ve desiseler yapmak olduğu halde, 5237 sayılı TCK’nun 157. maddesinde hileli davranışlarla bir kimseyi aldatmak şeklinde ifade edilmiş olup, 765 sayılı TCKda yer alan desise kavramına 5237 sayılı TCKda yer verilmemiş ve hileye desiseyi de kapsayacak şekilde geniş bir anlam yüklenmiştir. Malvarlığının yanında irade özgürlüğünün de korunduğu dolandırıcılık suçunun oluşabilmesi için; 1) Failin bir takım hileli davranışlarda bulunması, 2) Hileli davranışların mağduru aldatabilecek nitelikte olması, 3) Failin hileli davranışlar sonucunda mağdurun veya başkasının aleyhine, kendisi veya başkası lehine haksız bir yarar sağlaması, Şartlarının birlikte gerçekleşmesi gerekmektedir. Fail kendisi veya başkasına yarar sağlamak amacıyla bilerek ve isteyerek hileli davranışlar yapmalı, bu davranışlarla bir başkasına zarar vermeli, verilen zarar ile eylem arasında uygun nedensellik bağı bulunmalı ve zarar da, nesnel ölçüler göz önünde bulundurularak belirlenecek ekonomik zarar olmalıdır. Görüldüğü gibi, dolandırıcılık suçunu diğer malvarlığına karşı işlenen suç tiplerinden farklı kılan husus, aldatma temeline dayanan bir suç olmasıdır. Birden çok hukuki konusu olan bu suç işlenirken, sadece malvarlığı zarar görmemekte, mağdurun veya suçtan zarar görenin iradesi de hileli davranışlarla yanıltılmaktadır. Madde gerekçesinde de, aldatıcı nitelik taşıyan hareketlerle, kişiler arasındaki ilişkilerde var olması gereken iyiniyet ve güvenin bozulduğu, bu suretle kişinin irade serbestisinin etkilendiği ve irade özgürlüğünün ihlâl edildiği vurgulanmıştır. 5237 sayılı TCK’nun 157. maddesinde yalnızca hileli davranıştan söz edilmiş olmasına göre, her türlü hileli davranışın dolandırıcılık suçunu oluşturup oluşturmayacağının belirlenmesi gerekmektedir. Kanun koyucu anılan maddede hilenin tanımını yapmamış, suçun maddi konusunun hareket kısmını oluşturan hileli davranışların nelerden ibaret olduğunu belirtmemiş, bilinçli olarak bu hususu öğreti ve uygulamaya bırakmıştır. Hile, Türk Dili Kurumu sözlüğünde, “birini aldatmak, yanıltmak için yapılan düzen, dolap, oyun, desise, entrika” (Türk Dil Kurumu, Türkçe Sözlük, s.891) şeklinde açıklanmış, Uygulamadaki yerleşmiş kabule göre ise; “Hile nitelikli yalandır. Yalan belli oranda ağır, yoğun ve ustaca olmalı, sergileniş açısından mağdurun denetleme olanağını ortadan kaldırmalıdır. Kullanılan hile ile mağdur yanılgıya düşürülmeli ve yanıltma sonucu kandırıcı davranışlarla yalanlara inanan mağdur tarafından sanık veya başkasına haksız çıkar sağlanmalıdır... hileli davranışın aldatacak nitelikte olması gerekir. Basit bir yalan hileli hareket olarak kabul edilemez” biçiminde tanımlanmıştır. Öğretide de hile ile ilgili olarak; “olaylara ilişkin yalan açıklamaların ve sarf edilen sözlerin doğruluğunu kuvvetlendirecek ve böylece muhatabın inceleme eğilimini etkileyebilecek yoğunluk ve güçte olması ve bu bakımdan gerektiğinde bir takım dış hareketler ekleyerek veya böylece var olan halden ve koşullardan yararlanarak, almayacağı bir kararı bir kimseye verdirtmek suretiyle onu aldatması, bu suretle başkasının zihin, fikir ve eylemlerinde bir hata meydana getirmesidir” (Dönmezer, Kişilere ve Mala Karşı Cürümler 2004, sf. 453), “objektif olarak hataya düşürücü ve başkasının tasavvuru üzerinde etki meydana getiren her türlü davranıştır” (Tezcan/Erdem/Önok, Teorik ve Pratik Ceza Hukuku 2006, sf. 558), “hile, oyun, aldatma, düzen demektir. Objektif olarak hataya düşürücü ve başkasının tasavvuru üzerinde etki doğurucu her davranış hiledir” (Centel/Zafer/Çakmut, Kişilere Karşı Suçlar 2007, Cilt I. sf. 452) biçiminde tanımlara yer verilmiştir. Yerleşmiş uygulamalar ve öğretideki baskın görüşlere göre ortaya konulan ilkeler gözönünde bulundurulduğunda; hile, değişik yol ve yöntemlerle karşısındakini aldatan, yanılgıya düşüren, düzen, dolap, oyun, entrika ve bunun gibi her türlü eylem olarak kabul edilebilir. Bu eylemler bir gösteriş biçiminde olabileceği gibi, gizli davranışlar olarak da ortaya çıkabilir. Gösterişte, fail sahip bulunmadığı imkanlara ve sıfata sahip olduğunu bildirmekte, gizli davranışta ise kendi durum veya sıfatını gizlemektedir. Ancak sadece yalan söylemek, dolandırıcılık suçunun hile unsurunun gerçekleşmesi bakımından yeterli değildir. Kanun koyucu yalanı belirli bir takım şekiller altında yapıldığı ve kamu düzenini bozacak nitelikte bulunduğu hallerde cezalandırmaktadır. Böyle olunca hukuki işlemlerde, sözleşmelerde bir kişi mücerret yalan söyleyerek diğerini aldatmış bulunuyorsa bu basit şekildeki aldatma, dolandırıcılık suçunun oluşumuna yetmeyecektir. Yapılan yalan açıklamaların dolandırıcılık suçunun hileli davranış unsurunu oluşturabilmesi için, bu açıklamaların doğruluğunu kabul ettirebilecek, böylece muhatabın inceleme eğilimini etkisiz bırakabilecek yoğunluk ve güçte olması ve gerektiğinde yalana bir takım dış hareketlerin eklenmiş bulunması gerekir. Esasen, hangi davranışların hileli olup olmadığı ve bu kapsamda değerlendirilmesi gerektiği yolunda genel bir kural koymak oldukça zor olmakla birlikte, olaysal olarak değerlendirme yapılmalı, olayın özelliği, mağdurun durumu, fiille olan ilişkisi, kullanılmışsa gizlenen veya değiştirilen belgenin nitelikleri ayrı ayrı nazara alınmak suretiyle sonuca ulaşılmalıdır. Failin davranışlarının hileli olup olmadığının belirlenmesi noktasında öğretide şu görüşlere de yer verilmiştir: “Hangi hareketin aldatmaya elverişli olduğu somut olaya göre ve mağdurun içinde bulunduğu duruma göre belirlenmelidir. Bu konuda önceden bir kriter oluşturmak olanaklı değildir” (Prof. Dr. Özbek, Veli Özer- Yrd. Doç. Dr. Kanbur, M.Nihat- Dr. Doğan, Koray- Arş. Gör. Bacaksız, Pınar- Arş. Gör. Tepe, İlker, Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler 2010, sf.687), “Hileli davranışın anlamı birtakım sahte, suni hareketler ile gerçeğin çarpıtılması, gizlenmesi ve saklanmasıdır” (Prof. Dr. Soyaslan, Doğan, Ceza Hukuku Özel Hükümler 6. Baskı, sf.343), “Hilenin, mağduru hataya sürükleyecek nitelikte olması yeterlidir; ortalama bir insanı hataya sürükleyecek nitelikte olması aranmaz. Bu nedenle, davranışın hile teşkil edip etmediği muhataba ve olaya göre değerlendirilmelidir.”(Centel/Zafer/Çakmut, Kişilere Karşı İşlenen Suçlar 2007, Cilt I. sf.457) Konumuzla ilgisi bulunan bir diğer suç olan hırsızlık ise, 5237 sayılı TCK’nun 141/1. maddesinde; “zilyedinin rızası olmadan başkasına ait taşınır bir malı, kendisine veya başkasına bir yarar sağlamak maksadıyla bulunduğu yerden alma” olarak tanımlanmıştır. Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; Sanığın, bankamatikten para çekmeye çalışan müştekiye yardım etmek bahanesiyle yaklaşarak fazla para çekmesini sağlaması, sonrasında fazladan çekilen paranın faizini ödememesi için parayı zarfa koyarak geri yatırmayı teklif etmesi, müştekinin bu teklifi kabul ederek içinde 800 Lira paranın bulunduğu zarfı sanığa teslim etmesi ve sanığın da zarfı bankamatiğe yatırır gibi yaptıktan sonra olay yerinden hızla uzaklaşması şeklinde gerçekleşen olayda, eylemin hırsızlık suçunu oluşturduğu düşünülebilecek ise de, sanığın basit bir yalanı aşan, müştekiyi yanıltacak ve kandıracak yoğunluk ve güçteki sözleri ile ustaca planlayıp sergilediği hileli davranışlarla aldatma sonucunda müştekinin rızasıyla elindeki para zarfını kendisine teslim etmesini sağladığı ve böylece hileli davranışlarla müştekiyi aldatıp, onun zararına olarak, kendisine yarar sağladığı sabit olduğundan, eylemin hırsızlık değil dolandırıcılık suçunu oluşturduğu kabul edilmelidir. Bu itibarla, itirazın reddine karar verilmelidir. KARŞI OY YAZILARI : Çoğunluk görüşüne katılmayan Genel Kurul Üyeleri M. Kılıç ve H. Keskin; "Sanık hakkında, para çekmek için ATM ye gelen mağdurun, işlemleri yaptıktan sonra çekeceği miktarı yazacağı sırada yanlış bastın diyerek 800 lira çekmesini sağladığı, fazladan faiz ödeme diyerek parayı zarfa koyarak geri yatırmayı teklif ettiği, mağdurun parayı işlem zarfına koyup üzerine adını yazmasından sonra zarfı onun elinden aldığı, ATM ye yatırır gibi yapıp para bankaya gitti, bankadan çekebilirsin dedikten sonra olay yerinden ayrıldığı. Ancak onları takip etmekte olan müştekinin oğlunun şüphelenmesi üzerine yakalandığından bahisle dolandırıcılık suçundan kamu davası açılmıştır. Sincan 2. Asliye Ceza Mahkemesi tarafından 05.07.2007 tarih ve 233-370 sayılı karar ile eylemin dolandırıcılık suçunu oluşturduğu gerekçesi ile mahkumiyet hükmü kurulmuştur. Mahkumiyet hükmünün Yargıtay Yüksek 15. Ceza Dairesi tarafından onanması üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından itiraz yasa yoluyla 2012/1353 Esas No ile Ceza Genel Kurulu önüne getirilmiştir. Yargıtay Ceza Genel Kurulu çoğunluk görüşü ile aramızdaki uyuşmazlık sanığın eyleminin hırsızlık suçunu mu yoksa dolandırıcılık suçunu mu oluşturduğunun belirlenmesine ilişkindir. Dolandırıcılık suçunun temel şekli TCKnın 157. maddesinde Hileli davranışlarla bir kimseyi aldatıp, onun veya başkasının zararına olarak, kendisine veya başkasına bir yarar sağlayan kişiye.... biçiminde düzenlenmiştir. 158. maddesinde ise suçun nitelikli halleri sayılmıştır. Dolandırıcılık suçunun oluşabilmesi için; - Failin hileli davranışlarda bulunması, - Hilenin mağduru aldatacak nitelikte bulunması, - Hileli davranışlar sonucu mağdurun veya başkasının aleyhine, kendisi veya başkası lehine haksız yarar sağlanması ve bu şartların birlikte gerçekleşmesi gerekmektedir. Hile nitelikli yalandır. Yalan belli oranda ağır, yoğun ve ustaca olmalı, sahneye konuş açısından mağdurun denetleme ve gerçeği görme imkanını ortadan kaldırmalıdır. Hile ile yanılgıya düşen mağdur tarafından sakatlanmış irade ile sanık veya başkasına haksız çıkar sağlanmalıdır. Dolandırıcılığı diğer suçlardan ayıran husus hile, aldatma ve sahneye koyuşun bulunması gerekliliğidir. Ancak kanun koyucu dolandırıcılık suçunun oluşabilmesi için hile unsuru yanında başka unsurları da aramıştır. Yani dolandırıcılık suçu açısından hile muhakkak aranacak, fakat hilenin ve sahneye koyuşun bulunduğu her olay, diğer unsurların bulunmaması halinde dolandırıcılık suçunu oluşturmayacaktır. Haksız yarar, hile ve sahneye koyuş sonrasında sakatlanan irade ile mağdur tarafından sağlanmalıdır. Mağdur mal üzerindeki mülkiyet veya zilyetlik hakkını sanığa devretmelidir. Bununla mağdurun mal üzerindeki tasarruf yetkisi kalkmakta, sanık da eşya üzerinde serbestçe tasarrufta bulunma imkanını kazanmaktadır. Hırsızlık suçu ise TCK nın 141. maddesinde Zilyedinin rızası olmadan başkasına ait taşınır bir malı, kendisine veya başkasına bir yarar sağlamak maksadıyla bulunduğu yerden alan kimseye ... şeklinde düzenlenmiştir. Hırsızlık suçunun oluşması için; - zilyedinin rızası dışında, - taşınır malın, - faile veya başkasına yarar sağlamak amacıyla, - bulunduğu yerden alınması, gerekmektedir. Malın bulunduğu yerden sahibinin veya zilyedinin rızası dışında götürülmesi halinde de hırsızlık suçu oluşacaktır. Somut olayda, sanık para çekmek için ATM ye gelen mağdurun, işlemleri yaptıktan sonra çekeceği miktarı yazacağı sırada yanlış bastın diyerek 800 lira çekmesini sağlamış, fazladan faiz ödeme diyerek parayı zarfa koyarak geri yatırmayı teklif etmiş, mağdurun parayı işlem zarfına koyup üzerine adını yazmasından sonra zarfı onun elinden almış, ATM ye yatırır gibi yapıp para bankaya gitti, bankadan çekebilirsin dedikten sonra olay yerinden ayrılmıştır. Ancak onları takip etmekte olan müştekinin oğlunun şüphelenmesi üzerine yakalanmıştır. Sanık zarfı şikayetçinin elinden kendisi almıştır. Şikayetçinin vermesi halinde dahi zilyetlik ve mülkiyet devredilmemiştir. Fail henüz zilyet değil elinde bulunduran durumundadır. Hukuksal anlamda geçerli zilyetlik devrinden söz edilemez. Başlangıçtan beri hırsızlık kastı ile hareket eden sanık henüz serbestçe tasarruf hakkını elde etmemiştir. Para onun elinde ATM ye yatırılmak üzere bulunmaktadır. Şikayetçinin, sanığın kendisine ait para ile olay yerinden ayrılmasına rızası ve izni bulunmamaktadır. Nitekim Ceza Genel Kurulu 12.06.2012 tarih ve 440-229 sayılı kararında sanığın, bir yakını ile görüşüp iade etmek bahanesi ile şikayetçiden istediği cep telefonunu aldıktan sonra konuşur gibi yaparak olay yerinden uzaklaşması şeklindeki eyleminin hırsızlık suçunu oluşturacağını kabul etmiştir. Açıklanılan nedenlerle, sonuç olarak şikayetçinin taşınır malının rızası ve bilgisi dışında bulunduğu yerden götürülmesi şeklinde gerçekleşen eylemin hırsızlık suçunu oluşturacağı ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının itirazının kabul edilmesi gerektiği düşüncesi ile çoğunluk görüşüne katılmıyoruz" düşüncesiyle, Çoğunluk görüşüne katılmayan sekiz Genel Kurul Üyesi de; "sanığın eyleminin hırsızlık suçunu oluşturduğundan itirazın kabulüne karar verilmesi gerektiği" düşüncesiyle karşı oy kullanmışlardır SONUÇ: Açıklanan nedenlerle; 1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının REDDİNE, 2- Dosyanın, mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 04.06.2013 günü yapılan müzakerede oyçokluğuyla karar verildi. 
Son Güncelleme: 18.04.2014 13:35
Yorumlar

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol

banner177