08 Ağustos 2014 Cuma 10:32
ASKERİ DARBE DÖNEMİNDE GERÇEKLEŞEN SUÇLAR BAKIMINDAN ZAMANAŞIMI
Uluslararası nitelikteki İnsan Hakları belgelerinde ( normlarında ), varılan ortak yargı: Ceza sorumluluğunda zamanaşımı kuralının, insanlığa karşı soykırım suçlarıyla barışa karşı suç işleyenler ve savaş suçlarında suçlu bulunanlara uygulanamayacağı yönündedir. Gerek ulusal ( iç ) hukuk, gerekse uluslararası ( dış ) hukuk normların tamamında ortak temel kavramların kabul gördüğü tartışma dışıdır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesini 18.5.1954 tarihinde onaylamıştır. Yine Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Avrupa İnsan Hakları Komisyonu ( Mahkemesi ), bireysel başvuru hakkını 1987 yılında kabul etmiştir. 2004 yılında yapılan Anayasa değişikliği öncesinde, 1982 Anayasasında uluslararası sözleşmelerin, iç hukuktaki yeri konusunda açık hükümler olmadığından, uygulamada belirsizlikler yaşanmıştır. Anayasa Mahkemesi ( aym ) çeşitli kararlarında, uluslararası sözleşme hükümlerinin, iç hukuktaki yasalarla eş değerde olduğunu kabul etmiştir. Sözleşmeleri, yasaların üstünde görmemiştir. Uluslararası anlaşmaların yasa ile eş değerde olduğu, iki yasa kuralının çatışması halinde, hangi ilkeler uygulanıyor ise uluslararası sözleşme ile bir yasa kuralı çatıştığında aynı kuralların uygulanacağını öngörmüştür. 2004 Anayasa değişikliğiyle temel hak ve hürriyetlere dair uluslararası sözleşmeler, yasalara nazaran öncelikle uygulama imkanı bulmuştur. 7.5.2004 tarih ve 5170 Sayılı Yasayla Anayasa'nın 90. maddesine yapılan ekleme ile; temel hak ve hürriyetlere dair uluslararası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi halinde, ortaya çıkabilecek uyuşmazlıklarda uluslararası andlaşmaların esas alınacağını öngörmüştür. Böylece, bu düzenlemeye kadar uluslararası sözleşmeyle getirilen hükümlerin ulusal mahkemelerce uygulanabilmesi için ayrıca TBMM tarafından kanunlaştırılması gerekirken, düzenlemeden sonra bu ikici ( düalist ) sistem terkedilerek, sözleşmenin doğrudan uygulanabilmesine imkan sağlayan tekli ( monist ) sistem getirilmiştir. Anayasa'nın 138. maddesine göre, hakimler kararlarında Anayasa'ya, yasaya ve hukuka uygun hüküm vermektedirler. Anayasa'nın 90/5 maddesine göre ise, "usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir." Bu sebeple; hakimler Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesini, ulusal kanun gibi kabul etmek ve ona göre karar vermek durumundadırlar. 7.5.2009 tarihinde kabul edilen 5170 Sayılı Kanunla Anayasa'nın 90/5 fıkrasına eklenen 3. tümceye göre, uluslararası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi halinde çıkabilecek uyuşmazlıklarda; milletlerarası andlaşmaların uygulanacağı yönündeki düzenleme, uygulamada doğan tereddütleri, belirsizlikleri ortadan kaldırmıştır. Bu durum karşısında, "özel kanun, genel kanun; önceki kanun, sonraki kanun" gibi ilkeler artık önemini yitirmiştir. Bu düzenlemelerden sonra, Anayasa'nın 90. maddesinin son fıkrası gereğince usulüne göre onaylanmış AİHS ve Eki protokollerin hükümlerinin kanunla çatışması halinde artık sözleşme ve ek protokollerin esas alınacağı netleşmiştir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarında; Bir kamu görevlisi, A.İ.H. Sözleşmesinin 2. ve 3. maddelerine aykırılıktan ( ihlalden ) suçlandığında, yargılamasında dava zamanaşımının esas alınamayacağı, özel ve genel af uygulanmasına izin verilemeyeceği vurgulanmıştır. ( Bkz. Abdülsamet Yaman'ın Türkiye'ye karşı açtığı dava numara 32446/96, 55. paragraf, 2 Kasım 2004, Okalı'nın Türkiye'ye karşı açtığı dava numara 52067/99, 76. paragraf, cedh, 2006 yılı ) Müşteki A. G.'in vekilinin idam edilen V. G.'in Adana synt. 2 numaralı Askeri Mahkemesi'nin 17.2.1981 tarih ve 1981/71 esas sayılı kararıyla idama ( ölüm cezası ) mahkum edilmesi, kararının onanması sonucu 10.6.1981 tarihinde idam kararı infaz edilmiştir. Bu durum AİHS'nin 2. maddesinin "Herkesin yaşam hakkı yasa tarafından korunacaktır." bu tümceden sonra gelen "Hiçkimse Kanunun ölüm cezasıyla cezalandırdığı bir suçtan dolayı bir mahkeme tarafından hükmedilen cezanın infaz edilmesi dışında yaşamından yoksun bırakılmayacaktır." düzenlemesi karşısında iddianın yasal mesnedi bulunmayacaktır. synt Mahkemesi'nin ölüm cezası kararının adil olup olmadığıyla evrensel hukuk kaidelerine uygun olup olmaması, ileri sürülen itiraz çerçevesinde değerlendirme konusu dışında bulunmaktadır. Netice itibariyle; ölüm cezası bağımsız bir mahkeme kararı sonucu gerçekleşmiştir. Bu itibarla; somut olayda AİHS.nin 2. maddesinin ihlalinden sözetmek mümkün değildir. Kaldı ki, Türkiye Cumhuriyeti ölüm cezasını "2001 yılında kısmen, 2004 yılında yapılan Anayasa değişikliği ile de her koşulda kaldırmıştır." Anayasa'nın 38/8 maddesine göre; "ölüm cezası verilemez." Bu iyileştirmeyle AİHS'nin Ek 6 ve 13. protokollerine uyum sağlanması için gerçekleştirilmiştir. İdam edilen V. G. olayının, C.M.K.nun 309. maddesine konu edilmesi bu sebeple mevzuata uygun görülmemiştir. Bu istemin, gerek dava zamanaşımı olgusu ( 30 yıl sonra ), gerek AİHS.nin 2. maddesi, gerekse iç hukuk hükümleri uyarınca dinlenilmesi olanağı bulunmamaktadır. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi hükümleri ve Eki protokollerde; sözleşmenin 2. ve 3. maddelerine dair ihlallerden, suçun işlenmesinden itibaren dava zamanaşımı uygulanmayacağına dair açık bir hüküm mevcut değildir. Ancak, 1949 tarihli Cenevre Sözleşmesinde belirtilen "savaş suçları" ve "insanlığa karşı suçlar" bakımından dava zamanaşımı uygulanmayacağı öngörülmüştür. İşkencenin yasaklanması ve yaşam hakkının korunması konularında; iç hukuktaki yasal düzenlemeleri, iki aşamada tesbit etmek gerekir. İç hukukumuzda; 7.5.2004 tarihinde Anayasa'nın 90/5 maddesinin 3. tümcesine kadar olan evrede; suç ve cezada kanunilik ilkesi uyarınca dava zamanaşımının uygulanamayacağının pozitif hukuk açısından ileri sürülemeyeceği Anayasa'nın 90/5 fıkrasının 3. tümcesinin yürürlüğü tarihinden itibaren ise AİHS.nin 2. ve 3. maddelerindeki suçlar yönünden dava zamanaşımının uygulanamayacağı açıktır. Anayasa'nın bu değişikliği belirtilen suçlar için bir milattır. Bu tarihten sonra AİHM.nin kararlarının, iç hukukta da hüküm ifade ettiği ortadadır. Türkiye bu ve benzeri fiillerden ötürü çıkan A.İ.H. Sözleşme ve protokolleri zamanında kabul etmemiştir. Ağırdan, alttan alarak sözleşmelerin onaylanmasını çok geciktirmiştir. Vurgulanan tüm sözleşme hükümlerinin onaylanması yalnız başına uygulama için yeterli değildir. Nihayet, 7.5.2004 tarihli Anayasa değişikliği prüzleri, tereddütleri bertaraf etmiştir. Somut olayımıza dönüldüğünde; 765 Sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 102, 103, 104. maddelerinin dava zamanaşımına dair iç hukuk hükümleri, belirtilen 7.5.2004 tarihine kadar anılan işkence ve yaşam hakkının ihlaline ilişkin, kamu görevlilerinin işlediği iddia edilen eylemlerdeki dava zamanaşımının üst sınırı olan 8 ve 20 yıllık süreler dolmuş bulunmaktadır. 2004 tarihine kadar iç hukuk hükümleriyle aynı derecede kabul edilen uluslararası sözleşme hükümleri, 765 Sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 2/2. maddesi karşısında şüphelinin lehine olan önceki kanunun uygulanacağı hükmü itibariyle; suçlamalara konu edilen fiiller, dava zamanaşımına uğramaktadır. Bu bağlamda, suçların işlendiği ifade edilen 1980 tarihinden, 2004 tarihine kadar 20 yıllık dava zamanaşımı süresi dolmuştur. İç hukuk hükümleri, failin lehinedir. Uluslararası sözleşmede hükümlerin zamanaşımının dolduğu tarih itibariyle şüphelinin aleyhinde uygulanmasını zorunlu kılan bir normu ifade etmediğinden, uygulaması mümkün değildir. Ayrıca, 765 Sayılı Türk Ceza Kanunun, 1.6.2005 tarihinde yürürlüğe giren 5237 Sayılı Türk Ceza Kanunu hükümlerine göre AİHS.nin 2. ve 3. maddesinde öngörülen suçlar açısında dava zamanaşımı işlemeyeceği yönünde hE.gi bir hüküm taşımamaktadır. Konuya hangi açıdan yaklaşılırsa yaklaşılsın, faili meçhul şüpheli veya şüpheliler yönünden davalar, zamanaşımına uğramıştır. Bu itibarla; Efrada Suimuamele, canavarca his şevkiyle veya işkenceyle öldürme suçlarının faili meçhul şüpheliler hakkında yapılan soruşturma sonucunda, Gaziantep Cumhuriyet Başsavcılığınca verilen 13.7.2012 tarihli ve 2012/8570 soruşturma, 2012/22160 Sayılı kovuşturmaya yer olmadığına dair karara yapılan itirazın reddine dair mercii Kilis Ağır Ceza Mahkemesi'nin 22.11.2012 tarihli ve 2012/1832 değişik iş sayılı kararı usul ve yasaya uygun olduğu anlaşıldığından, C.M.K.nun 309. maddesi gereğince kanun yararına bozulmasına ilişen istem yerinde görülmediğinden reddine karar vermek gerekmiştir.
Son Güncelleme: 08.08.2014 10:33
Yorumlar

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol