25 Eylül 2013 Çarşamba 21:47
MÜŞÜR KAYA CANPOLAT -SÖYLEŞİSİ; BEN DAHA NELER SÖYLEYECEKTİM
Dava dilekçelerinde ve yaptığı sözlü savunmalarda, hep söylemek istediği bazı sözleri söyleyemediğini, kimi ifadelerin hep eksik kaldığını düşünürmüş Avukat Müşür Kaya Canpolat. Bir savunma sonrası müvekkili Yaşar Kemal onu teselli etmiş, demiş ki; “Ben bunca roman yazdım. Duyduklarımın, düşündüklerimin onda birini yazabilmiş miyim? Ne diyorsun sen! Avukat olarak sen de ancak düşündüklerinin onda birini söyleyebilirsin…” Hak vermiş Müşür Bey O’na, fakat yine de aynı hissi taşımaya ve heyecanla yaptığı savunmaları sonradan düşündüğünde; “şunu da söyleseydim..” demeye devam etmiş. Bu devamlı his, kendini tekrarlayan o duygu, belki de Müşür Bey’i daha çok şiir yazmaya yönlendirmiş ve sonunda şiiri, “avukatlığın elinden kurtarmış”.
Kurtardıkları, savundukları, yazdıkları ve yıllardır tutkuyla yaptığı avukatlık mesleği üzerine Müşür Kaya Canpolat ile söyleştik…

Sizin hikâyenizin nerede, nasıl başladığı ile başlayalım mı söze?
Ben Malatya’nın Hekimhan kazasında doğdum ama babam çok çocuklu bir ailenin reisi olarak, bizi Adana’nın Kadirli kazasına hicret ettirdi. Orada ilkokulu bitirdim, orta ve liseyi ise Adana Lisesi’nde okudum. İstanbul’da İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden 1957 yılında mezun oldum, 1958 yılından itibaren de İstanbul Barosu’nda avukatlığa başladım.
Nasıl karar verdiniz hukukçu olmaya, Hukuk Fakültesi’nde okumaya?
Adana’da yeni bir adliye binası yapılmıştı. Bizi -ortaokul öğrencisi olarak- oraya götürdüler. Tesadüfen bir duruşma izledik. Adana’da, Çakıt Deresi’nde işlenmiş bir cinayetin duruşması idi. Davanın Kayserili ama Adana’da yaşayan bir avukatı vardı ve onun yaptığı savunma beni çok etkiledi. Savunmasını çok beğendim. Çocuk gözlerimle hayran oldum. O andan itibaren, hukuk fakültesine gitmeyi planıma aldım. Fakat o sırada şiir yazmaya da başlamıştım. Kadirli’de Yaşar Kemal siyasi mücadele veriyordu, onun verdiği kahramanca mücadele beni etkiliyordu. Dolayısıyla bir taraftan avukat olarak ceza davalarında savunma yapmak için, bir taraftan da “şiir yazmama engel olmaz” diye bu serbest mesleği seçiyordum fakat aynı zamanda bu meslek benim siyasal mücadelemde bana yardımcı olur diye de düşünerek bu mesleği seçtim.
Gerçekten öyle oldu mu? Avukatlık, hukuk sizin siyasal mücadeleniz içinde nasıl yerini buldu?
Gerçekten öyle oldu. Dönüp sadece Adana’da yerel mahkemelerde avukatlık yapabilirdim. “Kasaba avukatlığı”, şehir burjuvası tarafından eleştirildiği için onu kendime yediremedim ve şehrin merkezinde, edebiyatın, sanatın, medyanın merkezinde görev yapmayı tercih ettim. Burada kaldım, burada evlendim. Sonra askere gittim. Dönüşte Türkiye İşçi Partisi’ne kayıt oldum. Beni partiye götüren Yaşar Kemal oldu, imzayı atan ise Mehmet Ali Aybar ile Behice Boran idi. 1965 yılında Adana’dan, Türkiye İşçi Partisi’nden milletvekili adayı oldum. Ön seçim yapılıyordu, arkadaşlar beni liste başı yaptılar, bir milletvekili çıkardık ama o ben olmadım.
Tek başına avukatlık yapmaya başlayan biri, genelde önce tanıdıklarının, eşinin-dostunun davalarını alıyor. Bu anlamda, eşten dosttan uzakta çalışmak, İstanbul’da bu mesleğe başlamak sizin için zor olmadı mı?
Yok, çünkü ben ceza hukukunu seçtim. Yanında staj yaptığım avukat; Mehmet Yılmaz Dereli de cezacıydı. Ceza davalarında çok fazla çalışkanlığa gerek yok, biraz da tembel işi. Pratikte zekâyla, bilgiyle yapabileceğin çıkışları yapıyorsan, fazla kırtasiye ile uğraşmazsın. O yüzden aynı zamanda işin kolayını seçmiş durumdayız. Fakat ben hayatımın tam 25 yılını sıkıyönetim mahkemelerinde geçirdim. Bir taraftan sosyalist bir partinin içinde onu da savunarak, her bir eyleme sahip çıkarak savunurken; bir taraftan 68 kuşağının hem avukatı hem ağabeyi olarak 68 kuşağını tanıdım. O kuşak bir daha yerine konulmayacak bir kuşak.
Şimdiki kuşağa, avukatlık yaparken müvekkili ile kendini özdeşleştirmemesi öğütleniyor. Bunun hakkında ne düşünüyorsunuz? İnsan kendini müvekkilinin yerine koymadan, haksızlığı içinde hissetmeden onu savunabilir mi?
Ben solcu olarak solcu arkadaşları savunuyorum. Bir tane örnek veriyim: Can Yücel’i savunuyordum, Sultanahmet’te 2 numaralı Basın Mahkemesi’nde. Can Yücel ile dışarıda savunma taktiklerini görüştük, duruşmada o söz aldı ve şöyle dedi: “Ben “işçi sınıfı” ve “kapitalist sınıfı” tanımlıyorum ve işçi sınıfının emeğini sattığını ve bunun karşılığında geçindiğini; sermayeci sınıfın ise sermaye karşısında çok kazandığını söylüyorum. Fakat bir sınıfı diğer bir sınıf aleyhine tahrik etmiş değilim. Bu neye benzer? Tıpkı bir hanımı görüyoruz, o hanımı tanımlıyoruz; kaşı şöyle, gözü böyle, vücudu şöyle, göz rengi böyle diye vasf ediyorum. Ama gidin de bu kadına saldırın demiyorum.” Dedi ve beraat etti ama bu savunmayı ancak çok ince bir hukuk bilgisinin sağlayacağını düşünüyorum ben. Bu suçun bundan daha güzel bir savunması hala yapılmadı. Bir başka örnek de Yaşar Kemal’in İstanbul 6. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki davasıydı. Yaşar Kemal’in karısı Tilda, bir kitap tercüme etti. Yunanistanlı yazar Nikos Kazancakis'ın, “Ya Hürriyet Ya Ölüm” isimli Girit adasını anlattığı ve içine bir aşk hikâyesi koyduğu romanını Türkçeye çevirmişti. Girit’te Osmanlı Beylerinden birinin güzel Çerkez karısına, bir Yunan genci âşık oluyor, bu aşkı anlattığı çok esaslı bir roman. Ancak, “Türkiye’yi karalamak için yazılmış” derler diye, çevirmen olarak Yaşar Kemal gösterilmişti. 6. Ağır Ceza Mahkemesi’nde bilirkişiler bu romanın aslında Türkleri karalamak için yazıldığı, böyle bir aşk hikâyesi uydurulduğu, bununla milletin vurulduğu, imzayı atanın da Yaşar Kemal olduğunu söylediler. Mahkeme çok düşündü ama sonunda bilirkişi raporlarını göz önüne alarak 142. maddeden mahkûmiyet kararı verdi. Biz temyiz ettik ve duruşma istedik. Duruşmaya Yaşar Kemal ile ben gittik. Yaşar Kemal, 1 sayfalık bir savunma hazırladı, ben 10 sayfalık hazırladım çünkü biliyordum kritik bir dava ve Yargıtay 1. Ceza Dairesi’nde savunduk. Yaşar Kemal heyecanlıydı, eli titreyerek 1 sayfalık savunmasını okudu, ben 10 sayfalık savunmamı özetledim ve baktım hiç usulde olmadığı halde bize “biraz bekleyin” dediler ve bizi dışarı çıkardılar. “Kazandık” dedim çünkü bu, o sırada baki değil, usulde yok. Sonra bizi içeri çağırdılar ve dediler ki, “kararın bozulmasına karar verdik.” Dışarı çıktık Yaşar Kemal beni övdü, sonra dedi gidip kafayı çekelim. Önce gittik babamın elini öptük, sonra gittik kutladık. O kutlama sırasında konuştuk, Yaşar Kemal dedi ki ,”Müşür, profesörler yapamazdı senin yaptığını, çok iyi savundun.” Halbuki avukatlıkta ne kadar hazırlanırsan hazırlan, sonunda, işi bitirdikten sonra muhakkak bir tarafının eksik kaldığını düşünürsün. Dedim ki; “ Aslında ben söyleyeceklerimin çok azını söyleyebilmişim. Ben daha neler söyleyecektim.” “Ulan” dedi; “ne diyorsun! Bu kadarını söylemek bile yetti. Daha fazlasını söyleyerek insanları delirmek mi istiyorsun?” Sonra tarihi bir söz söyledi: “Ben yılların sanatçısıyım, bunca roman yazdım. Duyduklarımın, düşündüklerimin onda birini yazabilmiş miyim? Ne diyorsun sen! Avukat olarak sen de ancak düşündüklerinin onda birini söyleyebilirsin. Ben daha fazlasını yazsam, sen daha fazlasını söylesen delirtiriz adamları!” Böyle bir şey bu. Ama işte, ben savunurken hala heyecanlanırım ve hep bir tarafının eksik kaldığını düşünürüm.
Eksikler bazen başka meslektaşlarla çalışılarak gideriliyor, toplu savunmalar yapılıyor. Sıkıyönetim mahkemelerinde yapıldı, Pınar Selek’in, Hrant Dink’in davaları onlarca avukat tarafından izleniyor, 50-60 avukat beraber duruşmaya giriyor… Avukatların böyle birlikte çalışması hakkında ne düşünüyorsunuz?
Biz öyle çalışmaları uzun yıllar sürdürdük. Ben DİSK’te hukuk dairesi müdürlüğü yaptım. DİSK’e bağlı sendikaların avukatları ile cumartesi günleri müzakere ederdik. O sırada politik müzakereler yaptığımız da oluyordu. İstişare ediyorduk. Sonra, Türkiye İşçi Partisi’nin kapatılması davasında, ne kadar parti avukatı varsa –Anadolu’dan da geldiler- hep beraber çalıştık. O çalışmaların çok verimli olduğunu kabul etmek lazım çünkü el elden üstün, akıl akıldan üstün. O sırada birimizin aklına tesadüfen gelen bir şey, ortada gerçekten dallanıp budaklanıyor ve savunmaya temel oluyor. Biz kolektif savunmalarda bunu yaptık. Tipik örneklerden biri de Pınar’ın (Pınar Selek) davasıdır. Babası Av. Alp Selek olduğu için, onun arkadaşlarının da davaya toplu halde katılması sebebiyle de… Dava hala devam ediyor, ben de o davada savunma yapıyorum.
Sanki eskiden, yargılananlar bir gruptu, parti üyeleriydi mesela. Şimdi daha çok “kişi”ler var, mağdur bireyler var.
Doğru. DİSK eğitim dairesindeki derslere katılıp TCK’nın 141. ve 142. maddelerini anlatıyordum. Onlara diyordum ki; “Arkadaşlar, bu propaganda meselesini 1 kişi yaparsa yakayı kurtaramaz. 100 kişi yaparsa da kurtaramaz ama 10.000 kişi yaparsa kimse bunun üstesinden gelemez.” Suç işlenecekse birlikte işlenecek.
Gezi Direnişi’nde olduğu gibi mi?
Evet, ben Gezi Direnişi ile ilgili yazı yazdım, orada da bunu belirttim. Ben 68 kuşağının avukatlığını, ağabeyliğini yaptığım için o kuşağı iyi biliyorum. Gerçekten idealist bir kuşak, gözünü kırpmayan bir kuşak. O gençler bir devrime inandı ve o devrimden sonuç alınacak kadar da ilerlendi. Epey yol kat edildi, işçi sınıfı örgütlendi, bu büyük kalabalık yarattı ve karşı taraf yani sermayeci sınıf çare aramak zorunda kaldı. Kapitalist sınıf bu gençleri, DİSK’i nasıl yok edebiliriz diye düşünmeye başladı ve bunun tedbirlerini aldılar ve 12 Eylül’de, sonunda bunu gerçekleştirdiler. O yüzden şimdikiler dinci bir iktidar olarak laiklik konusunu öne alan Ordu’dan kurtulmak için ellerinden geleni yaptılar. Soldaki bazı arkadaşlar, İkinci Cumhuriyetçiler filan da onlara destek verdi. Sonucu almalarında, iktidar olmalarında, askerlerin tavsiye edilmesinde ve bu davalarda onların da payı var. Sonunda Ordu’nun bu yönünü tavsiye ettiler. 1000 yıllık, 2000 yıllık ordunun hâkimiyetini bitirdiler, Ordu’nun vesayeti bitti. O vesayet bitince, bizim gençler de özellikle 68 kuşağından daha özgür yetişen genç kuşaklar ortaklaşa özgürlüğün değerini anladılar. Vesayetten kurtulduklarının farkına vardılar; anne baba vesayeti de dâhil buna, onlardan da kurtuldular. Benim geç kız torunum mesela, Gezi’de görev alanlardan birisi. Ben torunuma söyledim; “Benim sebebimle sen politik meseleleri biliyorsun ama senin arkadaşlarından kaç kişinin politik mesajlardan haberi var?”, “Hiçbirinin yok dede” dedi. Politik bilinçte değiller ama özgürlük bilincindeler. Dolayısıyla bunlar artık yeniden vesayete girmezler. Halbuki bu iktidar zannetti ki ordunun vesayeti kırılınca biz bunları kendi vesayetimiz altına alır ve camide eğitiriz. İmam hatiplerde yetiştiririz. Halbuki müthiş bir sürpriz oldu. Vesayetten kurtulan adamın bir daha vesayet altına girme ihtimali yok. Ölüm kalım mücadelesi olacak önümüzdeki dönemde ve göreceksiniz bu çocuklar gene ısrarla, inatla bu direnişleri sürdürecekler ve çözüm buradan gelecek. Ben ideolojik bir temeli olmayan şeye yüz vermezdim ama burada bunu yaşayınca, bunun mümkün olduğunu gördüm. İşe buradan başlanması gerektiğini de gördüm.
Bu kafa yoğunluğunda, memleket meseleleri üzerine düşünürken-sıkılırken; avukatlık yaparken edebiyata nasıl vakit ayırdınız? En çok hangi zamanlarda yazdınız?
Avukatlık, benim edebiyatçılığıma fayda yerine zarar getirdi çünkü avukatlık düz yazı mantığı, Aristo mantığı. Halbuki şiirin mantığı ayrı. O yüzden ben, o dilekçeleri yaza yaza yaza tam bir “dilekçeci” oldum. Şiire zaman ayırmak kolay olmadı. Şiiri, avukatlığın elinden zor kurtardım. Ama kurtardım. İki kitabım var. “Düşünceden İçeri” isimli kitabımda olduğu gibi düşüncenin şiirini yakalamaya çalıştık, çalışıyoruz. Fakat yakalamak istemeyen, hatta şiire düşman olan çoktur. Müvekkil mesela şiir yazan avukatı sevmez. “Ben şiir yazıyorum” dersen, adam huylanır çünkü şiir yazan adamın gaddar olmayacağını bilir. Devrimciler de sevmez. Herkes bir Nazım Hikmet olamaz ki… Şiir yazdığını söylesen, “Ooo Müşür Bey işi şiire dökmüş” denir. Hanımın da, çocukların da sevmez. “Benim adam da çok iyi şiir yazıyor” demez ki hanım. E, çocuklar da hoşlanmaz, şiir yazıp onları maddi getiriden yoksun bırakma ihtimalinden dolayı. Hele hele, uğruna âşık olup şiir yazdığın o kadın var ya, o da hiç hoşlanmaz. Hep daha iyisini başkasına yazacağından şüphelenir! Bir tek sen hoşlanırsın şiir yazıyor olmaktan…

Spot: Yaşar Kemal dedi ki ,”Müşür, profesörler yapamazdı senin yaptığını, çok iyi savundun.” Halbuki avukatlıkta ne kadar hazırlanırsan hazırlan, sonunda, işi bitirdikten sonra muhakkak bir tarafının eksik kaldığını düşünürsün. Dedim ki; “Aslında ben söyleyeceklerimin çok azını söyleyebilmişim. Ben daha neler söyleyecektim.”
Spot: Türkiye İşçi Partisi’nin kapatılması davasında, ne kadar parti avukatı varsa –Anadolu’dan da geldiler- hep beraber çalıştık. O çalışmaların çok verimli olduğunu kabul etmek lazım çünkü el elden üstün, akıl akıldan üstün.
Spot: Ben, o dilekçeleri yaza yaza yaza tam bir “dilekçeci” oldum. Şiire zaman ayırmak kolay olmadı. Şiiri, avukatlığın elinden zor kurtardım. Ama kurtardım.

Hazırlayan Rita ENDER
Son Güncelleme: 26.09.2013 10:12
Yorumlar

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol