21 Aralık 2011 Çarşamba 13:49

"İnsanlık suçu" her niyete yenen muz mudur?

Son günlerde ortalıkta bir "İnsanlık suçu" teranesidir dolaşıyor!..  "Derin devleti" işaret eden siyasi cinayet/katliam davalarında zamanaşımı çengeline takılanlar "İnsanlık suçu"dur diye feryad-ı figan ediyor. Mübarek, her niyete yenen muz, her kapıyı açan anahtar sanki!..  .Bunlara göre; ülkemizde dünden-bugüne ucu "Derin devlet"e uzanan tuturmuş dur tBunlara '   BB B     ülkemizdeki dünden-bugünedişlenmişher cinayet bir "İnsanlık suçu"dur. Tabii, suçun failini doğrudan tarif etmekten ve  onu kuşatmaktan çok uzak olan bu büyülü sözcük, ancak suçun mağdurunu ve toplumu psikolojik açıdan rahatlatan bir söylem olarak anlamlıdır;  ve ancak böyle kaldığı sürece zararsızdır. Bu söylemi ima ettiği sosyopsikolojik anlamın dışına, örneğin hukuk ve yargı alanına taşıdığınızda (ki, büyük bir uzman/aydın/mağdur gayretkeşliğiyle böyle de yapılıyor), yeni TCK'daki "İnsanlığa karşı suç" kavramıyla (daha doğrusu yeni bir bir suç tipiyle) karşılaşırsınız. Bu tip suçlarda zamanaşımının işlemediğini duyduğunuzda ise iştahınız iyice kabarıp; ("uzman"larınızdan aldığınız feyzle) Gladyo cinayetlerini "İnsanlığa karşı suç" kapsamına sokmaya kalktığınızda da baltayı iyice taşa vurursunuz. Böylece; ne kadar halisane niyetlerle yola çıkmış olursanız olun, sistemin avukatı olursunuz.

Aşağıda böyle bir 'baltayı taşa vurma' hikayesi okuyacaksınız... 

Öncelikle; Özdemir İnce'den bir "İnsanlık suçu" analizi (!) : yazısını okuyalım.

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/19490740.asp 

Ardından; Av.Cem Alpteki'nin Sn.İnce'ye verdiği yanıt: 

Sayın Özdemir İnce,

“Sivas’ta işlenen insanlık suçu” yazınızı, bu konudaki duyarlılığınıza ve samimiyetinize saygı duyarak, ancak içim cız ederek okudum.

1988’de kamuoyu önünde başlayıp, 2008’de ‘zamanaşımı’ engeline takılan 16 Mart (1978) katliamı davasının mağdurları ve müdahil vekilleri olan bizler; 20 yıllık hukuk mücadelemiz süresince, ortada in-cin top oynarken, sabır, cesaret ve hukuk direnciyle sıradan bir katliam yargılamasını, Kontrgerilla yargılamasına dönüştürmeyi başardık. Ancak ortaya koyduğumuz onca ilk’le; başta hukuk kurumları olmak üzere, demokratik kitle örgütleri ile faili meçhul yakınlarını örgütleyerek toplumsal direnç yaratmayı, tüm çabamıza rağmen, maalesef başaramadık.

Nihayet, tarihi bir tesadüfle, Ergenekon Davası’nın başladığı gün, ‘zamanaşımı’ nedeniyle sona eren davamızın, kamuoyunda yarattığı birkaç günlük yankı, (devlet düzeyinde ilgi ve medyada yer alan) birkaç yüzeysel tepkiden sonra, tamamen unutulmaya bırakıldığı gün, biz, bu ülkede, ‘derin devlet’le hesaplaşma işinin/niyetinin, sistemin yargısından çok daha önce, toplumsal belleğimizde zamanaşımına uğradığını da bir güzel idrak etmiş olduk.

Ve bizler o gün, bu gündür (çakma) Gladyo ile “hesaplaşma” işine soyunmuş,  bunca “kahraman” ve “bellek avcısı”, börtü-böcek arasında bir işimiz olmadığına kanaat getirerek, kendi farkındalığımız, iç huzurumuz ve acı-tatlı anılarımızla birlikte kendi köşemize çekildik. Artık bir anlamı ve/veya yararı kaldığına inancımız da olmadığından, çok gerekmedikçe bu konuya ilişkin konuşma gereği de duymadık.

Ancak, medyada sayısı hızla azalan kalifiye kalemler arasında gördüğümüz sizin de ‘derin devlet’ cinayetlerinin üstünü örten ‘zamanaşımı’ zırhını delmek için içtenlikle çözüm ararken, bir ‘uzman hukukçu’ manipülasyonuna kurban gitmenize gönlümüz razı olmadı.

Sayın İnce, işte bu nedenle, ve en çok da şahsınıza duyduğumuz muhabbet ile; 20 yıllık ‘fikri takip’le elde etmiş olduğumuz bazı ‘fikri sabit’lerimizi sizinle paylaşmak istedik.

Öncelikle ifade edelim ki; bu ülkede ‘derin devlet’le yargı önünde hesaplaşma işi ‘uzman hukukçulara’ bırakılmayacak kadar ciddi bir iştir.  (İsterseniz bu sabitimize “Bir” diyelim). İki; sistemin yargı’sı ise ‘derin devletle’ gerçek anlamda hiçbir zaman hesaplaşamaz. Buna sistemin yapısı ve yargı’nın sistemle olan organik bağı izin vermez. (Çünkü, malûm olduğu üzere; Burjuva Demokrasileri’nde ‘yargı bağımsızlığı’ gerektiğinde kağıt üzerinde kalırken, bizim gibi ‘görgüsüz demokrasilerde’ her daim kağıt üzerinde kalmaya mahkûmdur.) Üç; hâl böyle olsa da ‘derin devlet’e karşı en sıkı mücadele alanlarından birisi, belki de ilki (tüm zafiyetine karşın) yargı’dır.  Ancak yargı önünde verilen hukuk mücadelesi ile ‘derin devlet’ ve onun ‘hukuku’ deşifre edilebilir. Ardından, yine ancak siyasi ve toplumsal mücadele ile birleşen bu tür hukuk mücadelesi "Burjuva devletini" sistem olarak, ezilenlerin “Hukuk devleti”ne dönüştürülebilir.  Dört; ‘derin devlet’ten en büyük zararı gören toplumsal ve siyasal kesimler; her daim medya örgütlenmesi/gösterisi/muhalefeti/yle yetinerek, ‘derin devlet’e karşı sözde “Hukuk devletini” savunur görünseler de;  gerçekte hiçbir zaman ‘derin devlete’ karşı cepheden hukuk savaşı açamazlar. Bu gerçek maalesef çoğu ‘sol’ örgüt ve faali meçhul yakını için de böyledir. (Bunun nedenleri ise bir başka yazının konusudur). Beş; ceza yargısı sistemimizde/pratiğimizde, on yıllardır ‘sol’ terör örgütleri için uygulana gelen ve ‘zamanaşımı’ zırhını delen ilaç (hukuki duruma, maddi olaydan bakılarak yapılan yorum), yani “suç örgütünün devamlılığı” karinesi (ki, bu halde örgüt faaliyeti sürdüğü sürece, bu suçun zamanaşımı da söz konusu olmayacaktır.) ‘sistemin yargısı’ için ihtiyaç duyulduğunda başvurulan bir can simididir. Bu can simidi, örneğin, 12 Eylül yargılamalarında, ortada bir örgüt olmasa bile ‘solcu’ sanıklar için (münferit suçlarda dahi) fütursuzca kullanılarak, zamanaşımı engeli sistem tarafından ortadan kaldırılabilmiştir. Oysa; tüm karineler ve belgeler apaçık göstermektedir ki; emperyalizmin koç başı olan Gladyo’nun varlığı ve faaliyeti dünya ve ülkemizde on yıllardır devam ede gelmektedir. Yani yargılanacak eylem bir Gladyo eylemi olduğunda “suç örgütünün devamlılığı” karinesi, burada tereddütsüz devreye girecek ve devam ede gelen bu tür örgülü suçlarda zamanaşımı da  (üstelik mevcut mevzuata göre de) kesinlikle işlemeyecektir. Altı; geniş kamuoyunda ‘derin devlet’ olarak adlandırılan bu suç örgütünü ve bu örgütün geriye doğru olan tüm eylemlerini, bu eylemler arasındaki illiyet bağını (diğer bir deyişle fiil ve fail irtibatı) kurma ve ‘zamanaşımı’ kavramını usulünce işletme işini, sistemin yargısından beklemek abesle iştigaldir. Yedi; tabii ki, herkesten önce bu işi yapacak olanlar mağdur/maktul yakınlarını yargı önünde temsil eden avukatlar, savcılar, yargıçlar; kısacası yürekli   hukukçular olacaktır. Ancak, Türkiye’de bugüne kadar bir Gladyo iddianamesi yazılamadığı gibi, 16 Mart davası dışında hiç bir siyasi cinayet ve katliam davası, hukuk tekniği ve mevzuat imkanları da kullanılarak, Gladyo davasına dönüştürülmemiştir. (Burada yeri gelmişken, 12 Eylül öncesinde, iddianame olmasa da, bir Gladyo raporu hazırlayıp dönemin siyasi iktidarına ulaştıracak cesareti gösterdiği için katledilen savcı Doğan Öz’ü de saygıyla anıyoruz.) Sekiz; Bugün halen adi cinayet davası gibi açılarak öylece devam eden siyasi cinayet ve katliam davalarında, ‘derin devlet’le yüzleşmek istemeyenler (veya yüzleşecek cesareti olmayanlar) sistemin ‘zamanaşımı zırhı’nı, aşabilecek tek yol olarak, TCK sistemine yeni eklenen “İnsanlığa karşı suç” kavramını önümüze sürüyorlar. Tabii kavram çok cazip ve amaç çok halisane: Sistemin zamanaşımı zırhını egale etmek!.. Dokuz; bir kere, sisteme yeni eklenmiş bir “suç tipini” failler aleyhine geriye dönük işletemeyecek olmamızdan kaynaklanan teknik handikap bir yana; bu “suç tipi” her türlü siyasal veya gayrı siyasal suç faaliyetini tarif etse de; her daim esas amacı siyasi-askeri darbelerle veya toplumu silahlı çatışmaya sevk ederek, anayasal düzeni ortadan kaldırma, seçilmiş meşru hükümetleri ve meclisleri devirme amaçlı olarak devlet içinde kendi gizli-gerçek hukukuna göre örgütlenen Gladyo’yu asla tarif etmiyor; ve bu suç örgütü için de her hangi bir yaptırım da öngörmüyor. On; bu tezin savunucuları aslında bize şunu vazediyorlar; “Boş verin siz Gladyo’yu; gelin, biz elimizdeki tetikçilerle oynayalım. Yargı önünde adalet arıyor‘muş’ gibi yapalım. Suçlu koyunları kendi bacaklarından asalım, rahatlayalım!..  Gladyo ise,  'buradayım' diyene kadar, toplumsal belleğimizin karanlık odalarında mahsur kalsın!”

Kısacası, Sayın İnce; zamanaşımı bahane!.. Esasen, sistemin sırf Gladyo’nun üstünü örtmek için uygulamaya koyduğu yeni suç tipi şahane!..  Bu “İnsanlığa karşı suç” değilse, bizleri "Köprüden önce son çıkış" diye, uçuruma sevk etmek değil midir? 

Bu kılavuz kargaların hukuk tuzağına düşmememiz dileğiyle…

Size en derin saygılarımı sunarım.

Av. Cem Alptekin

----------------------------------------------------

Sn.İnce'nin yanıtı :

Sayın Alptekin,

Yazınızı okudum! Kaygı ve tesbitlerinizi elbette paylasıyorum. Hukuk yolu tıkalı ise bu tıkanıklığı gene hukuk acar; yasal yol tıkalı ise bu tıkanmayı yasama acar. Sivas davasının geldiği nokta budur. Benim yazımın anafikri de budur. Ancak herhangi bir davanın avukatı gibi yazı yazamam. Oysa bu turden yazıları kolayca yazabilirim ve sempati kazanabilirim. Ama yapamam. Cunku bir ise yaramaz. Artık haftada sadece bir gun yazı yazabiliyorum ve o gunlerden birini icim kan aglayarak Sivas kıyımına ayırdım. Siz bu konuda daha once yazdıklarımı da okuyun! Sairler bildirisi gibi bir yazı yazmamı mı tercih ederdiniz?

Selamlar,

Ozdemir Ince 

------------------------------------------------------

Av.Cem Alptekin'in yanıtı :

Sayın İnce, 

Oysa, ben sizi eleştirmemiştim. "İnsanlığa karşı suç" kavramı ve tanımlamasıyla tamamen hukuk tekniğine giren (sonuçları itibariyle ise halkın 'savunma' mevziinde büyük gedik açan) bir konuda 'uzman hukukçu' manipülasyonuna karşı yalnızca, bilgilendirmek ve uyarmak istemiştim. Çünkü, Gladyo eylemlerini "İnsanlığa karşı suç" kategorisine oturtmaya kalkmak,  her hangi bir davanın avukatlığına soyunmanın ötesinde, (bilerek veya bilmeyerek) doğrudan sistemin avukatlığına soyunmak demektir. Aynen 'şairler bilidirisi'nde olduğu gibi!.. Yazınız tarafımca öyle algılanmamış olmakla birlikte; tabii ki siz de, bu 'göreve' bilerek ve isteyerek soyunmuş olabilirsiniz. Bu da sizin en doğal hakkınızdır. Eh, o zaman sizi eleştirmek de bizim en doğal hakkımız olmalıdır!..  Ancak, size "Şöyle yazmalısınız" veya "Böyle yazmalısınız" diye akıl vermek veya bir talepte bulunmak bizim haddimize düşmez. Yazımın hiç bir satırında böyle bir densizlik örneği/iması bulunmamaktadır.

 

Bu kez anlaşılmış olmak umuduyla...

 

Cem Alptekin

--------------------------------------------------------------------

Sn.İnce'nin yanıtı  :

Sayın Alptekin,

Keşke bana hiç yazmasaydınız!

Özdemir İnce 

------------------------------------------------------------------------

Av.Cem Alptekin'in yanıtı : 

Siz lütfen öyle kabul edin! 

 

Yorumlar

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol

Avatar
reyyan taşdemir 5 yıl önce

Sn Özdemir İnce'nin yazısına, Sn Cem Alptekin'in yazdığı yoruma sonuna kadar katılıyor, kendisine tüm yazıları için teşekkür ederken, Sn İnce'nin tepkisini çok manidar bulduğumu söylemek istiyorum. SAYGILARIMLA... REYYAN

Avatar
Dilara 5 yıl önce

Hem Sn Özdemir İnce’nin yazısını, hem de Sn Cem Alptekin’in kendisine yazmış olduğu yazıyı dikkatlice okudum.Sonra acaba bu yazışmayı yanlış ya da eksik mi okudum diye tekrar başa döndüm ve bir kez daha okudum.Ancak yanlışlık bende değilmiş.Sn Alptekin tarafından; baştan sona her detayı nezaket ve asalet çerçevesinde, duyarlılığı elden bir saniye bile olsun bırakılmadan ve sadece farkındalık yaratmak ve bazı gerçeklere ışık tutmak amacıyla kaleme alınmış olduğu her halinden belli olan bir yazıyı; senelerin deneyimli gazetecisi Sn İnce’nin:“Keşke bana hiç yazmasaydınız!” diye noktalaması tüm beyin hücrelerimi şoka uğrattı.Bir eleştirmenin; kendisine gönderilen bir yazıyı “eleştiri” olarak algıladığı için böyle bir reaksiyon göstermesi son derece üzücü, hatta trajikomik bir durumdur.O yazıdan Sn İnce gerçekten yalnızca bunu mu anlamıştır?Bu kadar mı yani?Neden her zaman onay ve takdir beklenir ve bunun dışındaki her şey en hızlı ve sert bir manevrayla püskürtülür?

Avatar
Dilara 5 yıl önce

Neden yeni bir şey duymak ya da öğrenmekten bu kadar korkulur?Ayrıca Sn Alptekin’in yazısında da fazlasıyla takdir ve saygı barınmaktadır ve bu bile Sayın İnce için yeterli olmamıştır.Ne kadar acıdır ki; bu ülkenin aydınları, okur–yazarları, çizerleri, vb farklı olan düşüncelerini sevgi, saygı ve nezaket çerçevesinde tartışmayı bile becerememektedir ve bu insanların misyonunun da çoğunluğu bilgilendirmek, aydınlatmak, gerektiğinde yönlendirmek olduğu düşünülecek olursa; durumun vahimliği çok net bir şekilde ortadadır.Bizler hangi tarafta olursak olalım, hangi dünya görüşüne, kültürüne ya da inancına sahip olursak olalım; tüm nezaket ve duyarlılığımızla, saygı çerçevesinde konuşabilmeyi–anlaşabilmeyi başarabilmeliyiz.Sonuçta kimse kendi kararını değiştirmek zorunda da değil üstelik!Ben kendi adıma, sıradan fani bir okur olarak Sn Alptekin’e çok teşekkür etmek istiyorum.Biz Matrix içinde mutlu mesut yaşarken;arada bir başını gerçek dünyadan bizimkine uzatıp gerçekleri hatırlatıyor.

Avatar
Dilara 5 yıl önce

Aslında Sayın Alptekin için hem bugüne kadar yaptıkları hem de yazdıkları konusunda söylenecek çok şey var ama bu sözlerden hiçbiri: “Keşke hiç yazmasaydınız!” olmamalıdır. Sayın Alptekin belki bir daha Sayın İnce’ye hiç yazmayacak ama ben de bir okur olarak bir daha Sayın İnce’nin hiçbir yazısını okumayacağım. Çünkü senelerin deneyimli ve de değerli bir gazeteci ve köşe yazarının üslubu ve yaklaşım tarzı bu olmamalıydı. Yazımı Mevlana’dan bir alıntı ile noktalamak istiyorum: “Herkes aynı fikirdeyse, hiç kimse yeterince düşünmüyor demektir.” Saygılar..

banner177