Rahmi
Rahmi
18 Eylül 2015 Cuma 21:40
Seçimden sonra darbe mi olacak

 2 sene önceydi, Gezi’nin hemen ertesinde Eric Edelman ve Morton Abramowitz, “From Rhetoric to Reality: Reframing U.S.-Turkey Policy” başlıklı raporunu Obama’ya sunuyordu. Erdoğan’a karşı yer yer oldukça ağır bir dilin kullanıldığı raporda Türkiye’de rejimin oturması için iç ve dış politikada kapsamlı bir restorasyon hattı çıkarılmıştı. AKP’nin dış politikadaki iflası ve Müslüman Kardeşler projesinin çökmesi, içerde ise Gezi direnişi, sarsıntılı geçmiş on yıllık karşı devrim sürecinin restore edilmesi yolundaki arayışları ABD açısından öncelikli bir konuma getirmişti bile. Ekim 2013'te söz konusu raporla ilgili yazımda raporda öne çıkan şu ifadelere yer vermiştim;

“Son on yılda yaşanan tüm gelişmeleri öven; ancak, bunların heba olmamasının önemine değinilen raporda, yapılan en çarpıcı tespit, Türkiye siyasetinde bir dönüşüm yaşanması gerektiği, fakat esas zorluğun da bu noktada olduğudur. Rejimin restorasyonunu, Erdoğan’sız AKP ya da AKP’siz AKP rejimi olarak tarif eden Edelman ve Abramowitz, değişimin, ancak buna imkân sunan dinamiklerin yaratılması ile gerçekleşebileceğini söylüyordu.”

ABD'NİN TERCİHİ NEYDİ

Bu dönemde, ABD basınında ordu ile ABD arasındaki ilişkilerin de restore edilmesi gerektiğine ilişkin yazıları ise James Jeffrey’den okuyabiliyorduk. Jeffrey, Washington Institute’de, “Turkey’s Ergenekon Convictions: Impacts on U.S. Relations” başlıklı yazısında, Ergenekon vb. davaların tersine işletilmeye başlanması ve davalardaki hukuksal açıkların eleştirilerek bunlara yönelik çözüm üretilmesinin yanında, ordunun, ülkenin güvenlik politikalarında merkezi bir rol oynaması gerektiğini de belirtiyordu.

ABD’nin Suriye’de yaşadığı yenilginin ardından Ortadoğu stratejisini yeniden şekillendirme çalışmalarına başladığı süreçte, Türkiye siyasetine yönelik düzenlemelerinin ana hattının karşı devrimin başarılarını kurumsallaştıracak, sola kapalı ve Erdoğan’ın tekleştiği bir siyasal yapıdan alternatiflerin üretilebileceği koşulları yaratmak olduğu anlaşılıyordu. ABD’nin tercihi, bu stratejinin tamamının, tek vuruşluk hamleler zinciriyle uygulanabilmesiydi.

ERDOĞAN'SIZ TÜRKİYE

Ergenekon ve Balyoz davalarındaki beraatler, 17-25 Aralık operasyonları ile Erdoğan’ın hal’li, Erdoğan’sızTürkiye ve AKP’nin yaratacağı boşlukta alternatif yaratacak siyasal aranışlar, Kılıçdaroğlu’nun Y-CHP’sinin artık açık bir biçimde bu hatta rotaya oturtulması bu çerçevede gelişen olaylardı.  17 Aralık 2013 operasyonunun ertesi gününde yazdığım yazıda ise, operasyonların siyaseten Edelman ve Abramowitz raporuna uyumlu şekilde geliştiğini belirterek restorasyon ile ilişkisine şöyle değinmiştim;

“Yeni rejimin kendisini oturtması, toplumsal muhalefeti diri tutan Tayyip Erdoğan’ın gerekirse siyaset dışı kalması ve rejimin önünde biriken büyük sorunların toplumun sağcılığı temelinde restore edilmesi ile mümkün görünüyor.”

Bu işleyişi bozan tek unsur, Erdoğan’ın 17-25 Aralık’tan devrilmeden çıkmış olması oldu. Meselenin Kürt siyasetindeki izlerini ise yine cumhurbaşkanlığı seçimlerinde izleyebilmiştik. 7 Haziran seçimlerinde HDP yükselişinin provası, cumhurbaşkanlığı seçimlerinde gerçekleşmişti aslında. Ekmeleddin İhsanoğlu’yla Erdoğan’ın Çankaya’ya çıkartılarak iktidardan uzaklaştırılması çabası kadar Selahattin Demirtaş’ın öne çıkarak yaratacağı etki ve alacağı oyun görülmesi de önemliydi.

2013 sonbaharından 2014 ağustosuna kadar olan süreçte diğer bütün faktörler restorasyona uygun bir hatta ilerlerken, Erdoğan’ın direncinin yüksekliği, kendisini aşılması gereken bir kriz unsuru olarak belirginleştiriyordu. Erdoğan’sız Türkiye’de restorasyonun yol alabilmesinin göreceli kolaylığı, onun varlığının yarattığı krizle karşılaştırıldığında, kendisini aşılması gereken bir engel olarak daha da merkeze yerleştiriyordu. 17-25 Aralık’la iktidardan düşmeyen Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığına geçişi, iktidarının sınırlandırılarak etkisizleştirilmesi açısından bir olasılık olarak değerlendirildi. Erdoğan’ın başkanlık arzusu ile cumhurbaşkanlığına atlama isteği ve aynı zamanda Cumhurbaşkanlığı’na ittirilmesi, bir taraftan iktidarını koruması için yaşayabileceği engellerin büyümesi gibi bir problem üretirken diğer yandan da yeni siyasal krizler üretebilme potansiyelinde devreye girebilecek nihai çözümler açısından da önemliydi.

"KOBANİ DÜŞTÜ DÜŞECEK"

Cumhurbaşkanlığına atladıktan sonra da Erdoğan’ın ne yapacağı esas belirleyen olmaya devam etti. Cumhurbaşkanlığı seçimlerine kadar olan süreçte Erdoğan’ın gösterdiği şey mutlak olarak direneceği, gidecekse de mücadele ederek gideceğiydi.Cumhurbaşkanlığına geçmesi ile birlikte bu stratejisi değişmedi. Ancak değişen şey, Erdoğan’ın başkanlık ve mutlak iktidar isteğinin artık anayasayı çiğneyen bir boyut taşımaya başlaması ve iktidara anayasayı ihlal ederek yaptığı darbeydi!Buna uluslararası savaş suçları kapsamına girecek IŞİD’e silah ve mühimmat sevkiyatlarını da eklemek gerekiyor. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 24 Eylül 2014’te aldığı 2178 no’lu kararla, İslami aşırıcılıkla mücadele etmenin önemine vurgu yapıp, eğitimin ve ılımlı din adamlarının aşırılıkla mücadele edeceği bir toplumsal organizasyonun önemli olduğunu vurgularken, Erdoğan, IŞİD’e silah sevkiyatı yapmaya ve “Kobani düştü düşecek” demeye devam ediyordu.

Erdoğan’ın bu eğilimi, bu süreçte başka aranışların da devrede olabileceğine yönelik olarak “Genelkurmay Erdoğan’a Darbe Yapar mı?” sorusunu sormayı kaçınılmaz kılıyordu. ABD’nin Suriye yenilgisinin ardından IŞİD dolayımıyla Ortadoğu’da yeniden oyun kurmaya başladığı 2014 yazında, ordunun AKP politikaları ile çelişecek biçimde demeç vermeye başlaması, inisiyatif almaya başladığı bir sürece işaret ediyordu. Kasım 2014’te“Genelkurmay Erdoğan’a Darbe Yapar mı?” başlıklı yazımda buna ilişkin işaretlere şöyle değinmiştim;

“2014 yılı 30 Ağustos resepsiyonunda Necdet Özel, çözüm sürecinden Genelkurmay’ın haberinin olmadığını söylerken(!), çözüm sürecinin yürütüldüğü bir momentte PKK için “terör örgütü” ifadesini kullanıyordu. Yine, Salih Müslim, Ankara’da Erdoğan’la görüştükten bir gün sonra, sınırda iki ‘PYD’li terörist yakalandı’ açıklaması geliyordu Genelkurmay’dan. Kobani’ye peşmergenin Türkiye üzerinden geçişini sağlayacak koridor açılmasına yönelik ise, “Bunu Dışişleri’ne sorun” diyecek kadar açık bir karşıtlık söz konusuydu.”

CEMİL BAYIK'IN O SÖZLERİ

Yine bu süreçte gerek yandaş basında gerekse de Kürt hareketinde darbe olasılığına yönelik yazı ve değerlendirmelerde belirgin bir artış dikkati çekiyordu. Ancak en kritik değerlendirmeyi Cemil Bayık’dan okumak mümkündü. Bayık, Yurt’a verdiği röportajda şunları söylüyordu;

“AKP’nin kurmayları hep toplum anlamaz, bilmez, rahatlıkla aldatılabilir sanıyorlar. Onun için toplumun gözünün içine baka baka yalan söylüyorlar. Artık o dönem geçti. Bugün toplumun büyük kesimi, bunların yalan olduğunu görüyor. AKP’nin Kürt sorununu, Türkiye’deki diğer halkların, kültürlerin, dinlerin sorunlarını çözmek istemediğini, Türkiye’yi demokratikleştirmek istemediğini görüyor. En son güvenlik yasalarını genişletmek istiyorlar. Yine orduyla birlikte davranmak istiyorlar. En çok asker vesayetinden şikayet eden bu hükümet, şimdi ordu vesayetine sığınıyor. İktidarını bununla sürdürmek istiyor.Türkiye’nin uluslararası düzeyde bir itibarı kalmadı. Geçmişte Türkiye’ye hizmet eden, destek veren ülkeler ve kuruluşlar bu desteği çekmiştir. Yine içerde giderek yalnızlaşıyor ve iç savaş koşulları da gelişmektedir. Eğer Erdoğan bu politikalarında ısrar ederse, bu ya Mısır gibi bir darbeye ya da iç savaşa yol açacaktır. Irak ve Suriye’nin yaşadığı duruma düşecektir Türkiye. Eğer Türkiye toplumu bunu istemiyorsa, hükümete karşı demokrasi mücadelesini yükseltmelidir. Erdoğan toplumun üzerinde kaya gibi.”

Son bir yıldaki gelişmeler ve Erdoğan’ın direncinin devam etmesi için söylenebilecek şey aslında oldukça açık: Darbe ve iç savaş olasılığı Türkiye için günceldir!

Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığı sürecinde bir diğer dikkate değer gelişme, %10 barajının kaldırılması yönünde Anayasa Mahkemesi’ne yapılan bireysel başvuruydu. Aralık 2014’te gündeme aniden Habertürk yazarı Muharrem Sarıkaya’nın Haşim Kılıç’a seçim barajının kaldırılmasına ilişkin sorduğu soru ve Kılıç’ın buna verdiği bireysel başvurunun bir iki hafta içinde görüşülüp karara bağlanacağı yönündeki cevabı düşüyordu.AYM’nin bu yöndeki başvuruyu bu kadar gürültülü bir biçimde tartışmaya açması oldukça dikkat çekiciydi. Aralık 2014’te yazdığım yazıda buna şöyle değinmiştim;

AKP'SİZ AKP REJİMİNE ÇIKACAK YOLLAR DENENİYORDU

“Öyle ya, otuz beş yıldır tartışılan ancak kaldırılması için parmak bile kıpırdatılmayan bu meselede, Anayasa Mahkemesi, yapılan başvuruları gürültüsüz bir biçimde çalışıyor, ancak; tam da 2015 seçimlerine doğru bunu kamuoyunda orta yere bırakıveriyordu. Üstelik de başvuruların bireysel başvuru bağlamında değerlendirilebileceğine yönelik çok ciddi usul tartışması yapılabilecekken. Bu soruyu, Habertürk yazarının nereden esip de sorduğu; Kılıç’ın, bu kadar hassas bir meselede açıklama yapmaktan neden imtina etmediği; AYM’nin, ertesi gün konuya ilişkin bir ‘düzeltme’ yaparken, bu konuyu neden gündemde tutmaya devam ettiği ise üzerinde düşünülmesi gereken sorular.”

Burada bir denemeye girişildiğini düşünmemek için pek bir sebep bulunmuyor aslında. Zira, %10 barajının kalkması ya da indirilmesi halinde bunun Türkiye siyasetindeki etkisinin ne olcağı belliydi. “AKP’siz AKP rejimine” çıkacak yollar da deneniyordu. Yine aynı yazıda bu durumun olası etkileri konusunda şunları belirtmiştim;

“AKP seçim barajının iptali yönünde çıkacak bir karara uymayı tercih ederse ilk seçimde parlamento çoğunluğunu bile yitirip iktidar dışına itilebilir. Ancak, uymaması veya AYM’yi lağvetmekle aynı anlama gelecek eylemlere girişmesi durumunda ise, meşruiyeti Mısır’daki devrik Müslüman Kardeşler’den daha öteye geçemeyecektir.

Anayasa Mahkemesi’nin neden %10 barajını kaldırmadığı ya da indirmediği sorusu önemli. Meseleyi hukuki bir boyut üzerinden gerekçelendirmenin ise çok bir anlamı olmayabilir. Nihayetinde, AYM’nin 2008’de AKP’nin kapatılmaması yönünde verdiği kararın hukuki hiçbir gerekçesi yoktu. Laiklik karşıtı eylemlerin odağı olarak kabul edilen bir partinin kapatılmaması bizzat hukuki olmayan bir sonuçtu. Yine Ergenekon ya da Balyoz davalarındaki kararlarının da hukuken tartışılacak bir yönü bulunmuyor. Siyasi olan bu davaların yine siyasi gerekçelerle beraatle sonuçlandığını söyleyebilmek mümkün.

"SARAY'DAKİ TOPAL ÖRDEK"

Sonuçta, Anayasa Mahkemesinin bireysel başvuruyu reddetmesi ile Erdoğan her ne kadar rahat bir nefes almış olsa da %10 barajın kaldırılmasının yaratacağı siyasi etkiyi, HDP’nin barajı geçmesi sonucu yaşamış oluyorduk. AKP, parlamento çoğunluğunu yitirerek iktidar dışına düşüyordu. Ancak, Erdoğan, seçim sonuçlarını kabul etmeyerek ülkeyi yangın yerine çevirecek bir siyaseti üretmeye devam ediyor. Erdoğan’ın meşruiyetinin “Mısır’daki devrik müslüman kardeşlerden” daha öteye geçemeyeceğini de önümüzdeki günlerde görebilme olasılığı yüksek bulunuyor.

Bu süreçte, AKP içinde ve hükümet üzerinde yaşanan Erdoğan-Davutoğlu karşıtlığını da dikkate almak gerekiyor. Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığının ardından, restorasyon programının “Erdoğan’sız AKP” stratejsine uygun olarak Davutoğlu üzerinden yürütülmeye çalışıldığını Mümtaz’er Türköne’nin yazdıklarından çıkarabilmek mümkündü. Türköne’nin yazılarındaki satır araları önemli ipuçlarını yakalamak açısından önemliydi. Kasım 2014’ten itibaren yazdığı yazılarda,hükümet ile Erdoğan arasında alttan alta yürüyen iktidar mücadelesini yansıtan Türkköne’nin; Davutoğlu, Mehmet Şimşek, Babacan ve Arınç gibi isimlerin, restorasyon programını uygulamaya koymaya çalıştığına çıkacak ifadeleri önemliydi.

14 Kasım 2014 tarihli “Saraydaki Topal Ördek” başlıklı yazısında, şu ifadeleri kullanıyordu Türköne;

“Ekonominin hassas dengelerini sarsmadan sürdürebilmesi, inşaat sektörünün de Erdoğan ile birlikte saraya hapsedildiğine piyasanın inanmasına bağlı. Nitekim hükümet bu inancı pekiştirmek için rant sektörüne karşı örtülü bir savaşın mevzilerini kazmakla meşgul. Bölgesel inisiyatif ise, zaten Davutoğlu’nun elinde.”

DAVUTOĞLU ÖNÜNDEKİ ALANI TEMİZLEYEMEDİ

Yine Türköne’nin yazılarında,Davutoğlu’nun, başbakanlığının ilk üç ayı içinde görünür olmasa da Erdoğan’ın rant kaynaklarına yönelik bir örtülü savaş başlattığı ifadelerini de okuyabiliyorduk. Türköne’nin aşağıdaki ifadeleri ise Davutoğlu üzerinden yürütülen restorasyon hamlesinin sonucunun başarıya ulaşacağı rahatlığını taşıyordu.

“Bülent Arınç ve Cemil Çiçek gibi ağır isimlerin bir tarafta, Binali Yıldırım'ın diğer tarafta temsil ettiği Davutoğlu-Erdoğan çekişmesine, kişisel bir çekişme olarak yaklaşmak doğru değil. Çatışmanın odaklandığı 5 Ocak Bakanlar Kurulu toplantısının kendisi, devlet cihazının kilitlenmesini ifade ediyor. Yerlerinde başka kim olursa olsun Başbakan'ın emireri gibi itaat edeceği cumhurbaşkanı eliyle devlet düzenini işletmek mümkün değil. Davutoğlu, yönetemediği devletin başında, Erdoğan'ın uzantısı olarak gireceği seçimde hezimete uğrayacağını biliyor. Aslında partisinin kendisi yüzünden zayıf düştüğünü Erdoğan da görüyor. Bu yüzden parti genel başkanlığı ve başbakanlık yetkilerine sahip çıkan ve kullanan Davutoğlu önündeki alanı kolayca temizleyecektir”

Fakat, tablo AKP’nin hezimeti dışında bu şekilde gerçekleşmedi. Davutoğlu, önündeki alanı temizleyemedi, gücü yetmedi!12 Eylül’deki AKP Kongresi ise, bu sürece Erdoğan lehine nihai olarak son noktayı koymuş oldu. Haliyle; Türköne’nin “Türkiye’nin yetişmiş kadroları, derin birikimi bu sürecin kazasız-belasız atlatılması için yeterli” diye tanımladığı sürecin,bundan sonrası için kazasız belasız atlatılamayacağı görülmüş oldu da denilebilir!

Mart 2015’ten itibaren yaşanan gelişmeler ise, Erdoğan’ın anayasayı açık ihlaliyle seçim kampanyalarına katılması ve bir gerilim hattı örmesiyle geçildi. Fenerbahçe ve CHP’ye yapılan saldırılar, HDP Genel Merkezi’ne silahlı saldırı düzenlenmesi Erdoğan’ın ilettiği bir mesaj ve iktidar dışı kalmasının sonuçlarının ne olacağını gösterdiği bir prova olarak düşünülebilirdi. Nisan 2015’te yazdığım yazıda bununla ilgili olarak şu ifadeleri belirtmiştim;

TSK'NIN AĞRI AÇIKLAMASI

“Erdoğan, bugün fiili olarak iktidarını devam ettirememe tehlikesi yaşarken onu kurtarabilecek tek şey, başkanlık tartışması eksenli geçecek seçimlerden AKP’nin ezici bir çoğunlukla üstün çıkması olabilirdi. Bu, Erdoğan’ın kendi iktidarının devamı için siyaset alanı içinde kalan bir stratejisiydi. Buradaki sorun ise, bunun artık gitgide daha zor hale gelmesi. AKP ne bir bütün olarak Erdoğan’ın dikte ettiği “başkanlık modeline” yakın, ne de seçimlerde Erdoğan’ı kurtarabilecek bir oy skalasında. Arınç’ın bu hususta konuşmaya devam etmiş olması ve başkanlık sistemi ile ilgili olarak “montaj başkanlık sistemi olmaz” ifadesi Erdoğan’ın mutlaka dışarıda bırakılacağının bir iradesi olarak görülebilir. (...) Erdoğan, iktidarının bu kanaldan yürüyemeyeceğini görüyor. Kendisi de yolun sonuna geldiğini görüyor olmalı! Bu yüzden başka bir hazırlığın içinde olduğu akla yakın gelen bir olasılık.”

Bu tabloya, Ağrı’daki çatışmaları ve elbette ki; Erdoğan’ın her gün anayasayı çiğnediği bir dönemde TSK’nın Ağrı çatışmaları üzerine yaptığı açıklamaları da eklemek yerinde olur; ilgili yazıda TSK’nın şu açıklamalarına dikkat çekmiştim;

“Sokakların hareketlenmesi ve bu tip saldırı ve eylemlerin artarak devam edeceği öngörülebilir.Tüm bu gelişmeler ise insana, Soner Yalçın ve Doğan Yurdakul’un 12 Eylül öncesini anlattığı Reis kitabını hatırlatıyor. Ve tabii,TSK’nın, Abdullah Öcalan’ın “Newroz” mektubunun okunmasının ardından yaptığı “anayasaya bağlılık” vurgusu ve anayasanın başlangıç ilkeleri ile kendisini çerçeveleyen şu sözlerini;

‘Açıklamalarımızda defaatle vurguladığımız üzere, Türk Silahlı Kuvvetleri, iç siyasi çekişmelerin bir aktörü olmayacak, Demokratik, Laik, Sosyal, Hukuk Devleti’nin gereklerini yerine getirmeye devam edecektir.’

TSK, Ağrı’daki son gelişmelerle ilgili olarak emrin Valilik tarafından geldiğini belirten açıklamasında ise, bir taraftan Erdoğan’ı boşa düşürürken, diğer taraftan da askerlerin sahipsiz bırakıldığına yönelik yorumları doğruluyordu. Ancak, satır arasında başka bir mesajı da okumak mümkündü; Çatışmalarda yaralanan askerlerin tahliyesi ile ilgili olarak; ‘(...) dört personelimizin havadan tahliyesi esnasında bölgeye gelen vatandaşlarımızın, yaralı personelimize yardımı takdire şayan bulunmuş, vatandaşlarımızın Türk Askerine olan bağlılığının ve sevgisinin ne denli büyük olduğunu göstermiş, milletimizin birlik ve beraberliğinin güzel bir örneğini teşkil etmiştir’ ifadeleri kullanılıyordu.

TSK’nın kendisini “partiler üstü” bir konuma yerleştirerek anayasa ile bağlı olduğunu vurgulaması ve “ordu” ile “millet” arasındaki bağa vurgu yapması Erdoğan’a oldukça“manidar” gelmiş midir, bilemeyiz. Ancak bunun, TSK’nın istikbaldeki muhtemel rolleri için meşruiyet kaynağı oluşturabileceğini, bu meşruiyetin, Erdoğan’ın her gün çiğnediği anayasadan devşirilebileceğini ve bunun 'Yüce Türk Milleti' adına gerçekleşebileceğini göstermesi bakımından fazlasıyla kayda değer.”

ABD TARAFINDAN YENİ BİR MÜDAHALE YOLDA

Bilebildiğimiz şey, restorasyon programına geçilemedikçe darbe ve iç savaş olasılığının güncel olduğu ve iç savaş koşullarından TSK’nın kendisine müstakbel hamleleri için meşruiyet üretebileceğiydi!

7 Haziran seçimlerinde HDP’nin barajı aşarak meclise girmesinin ve AKP’yi iktidardan düşürmüş olmasının Erdoğan tarafından kabul edilebilir olmadığı ise açıktı. Seçim sonrası ortaya çıkan tabloda, gerek sermayenin gerekse de ABD’nin tercihinin AKP-CHP koalisyonundan yana olmasına karşın Erdoğan’ın buradaki engelleyici rolü, ülkeyi yeniden bir seçime götürüyor. Üstelik bu sefer, toplumun tüm kriz dinamiklerini hareketlendirerek ve iç savaş ateşini sokaklara taşıyarak. Bu çerçevede Hürriyet’e yapılan baskınların ise kesinlikle Tan baskınından daha ötede bir siyasi etkiye sahip olduğu söylenebilir. Edelman ve Kirby tarafından gelen değerlendirmeler, aslına bakılırsa seçim ertesinde ABD tarafından yeni bir müdahalenin yolda olduğu izlenimini güçlendiriyor.

Hürriyet’e yapılan saldırıların ardından ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü John Kirby’nin “Bizim görüşümüze göre kendi anayasalarındaki kendi temel değerleriyle örtüşmeyen, gerçekleştirdikleri eylemler var. Türkiye’yi medya özgürlüklerine saygı göstermeye ve Türk Anayasası’nca sağlanan güvenceleri yerine getirmeye davet ediyoruz" sözleriyle açık ve sert bir biçimde uyararak anayasaya aykırılığa işaret etmesi, görmek isteyenler için yeterli.

Amberin Zaman’ın gerçekleştirdiği röportajda ise Edelman’ın söyledikleri, ABD’nin mevcut durumun devamını daha fazla tolere edemeyeceği şeklinde düşünülebilir;

“Bugüne dönecek olursak 7 Haziran seçimlerden beri Erdoğan’ın stratejisi koalisyon olasılığını ortadan kaldırarak ülkeyi yeniden seçime götürmek ve hedeflediği parlamenter çoğunluğa ulaşmak ki siyasi dinamikleri değiştirebilsin. Ancak son kamuoyu araştırmalarına baktığımızda Kasım’da sonucun Hazirandan pek farklı olmayacağı tahmin ediliyor. Erdoğan bu durumda ne yapar? Esas kaygımız bu.Türkiye artık öngörülemez bir ülke haline büründü. Eğer gelişmeler aynı yönde devam ederse Irak ve Suriye’deki kaos bir iki yıl içerisinde Türkiye’yi yutacak. En büyük kaygımız bu.”

Edelman tarafından, ABD’nin en büyük kaygısının, Türkiye’nin Irak ve Suriye gibi olması ve Erdoğan’ın seçim sonuçları karşısında ne yapacağı şeklinde belirtilmesi, esasında ABD’nin Erdoğan’ın hamlelerine de Türkiye’nin Irak ve Suriye gibi olma sürecine de izin vermeyeceği anlamına geliyor. Zira Türkiye, ABD’nin bu ölçüde kenara koyabileceği bir ülke olmadığı gibi, yaşanan son 10 yıllık karşı devrimin kurumsallaştırılması açısından da kesinlikle tercih edilebilir bir durum değil. Nihayetinde bu, Obama yönetimince uygulanan Edelman ve Abramowitz raporunun mantıksal sonuçları ile de bütünüyle çelişkili bir hal oluşturuyor. O halde, seçim sonrasında ne bekleyebiliriz?

Bunun için, 10 Eylül 2015’te yayımlan Economist Intelligence’ın “Turkey Politics: Political Vacuum Spurs Surge in Violent Unrest” başlıklı raporuna göz atmak faydalı olacak. Türkiye’de bugün yaşananların devam edeceği değerlendirmelerinin ardından seçim sonrasına ilişkin şu öngörüde bulunuluyor; 

“If the situation continues on its current trajectory, and if neither side steps back from the brink, continued economic deterioration and the mounting death toll will probably encourage Mr Erdogan to resort to increasingly authoritarian means to retain control.The possibility of some kind of suspension of the constitutional order in an effort to enforce stability cannot be ruled out.

Economist’in bu cümlelerinde;anayasanın, bizzat Erdoğan tarafından mı, yoksa Erdoğan’ın artan otoriterliği ve derinleşen kriz karşısında başka özneler tarafından mı askıya alınması olasılığının göz ardı edilemeyeceğine ilişkin bir netlik getirilmemiş olsa da, seçimler sonrasında anayasanın askıya alınması beklentisinin taşındığı görülmekte.Economist’in, bunun öznesinin kim olacağına yönelik anlamları okuyucuya bıraktığı açık. Peki yukarıdaki bilgiler çerçevesinde, ister ilk anlamda isterse ikinci anlamda olsun, her ikisinde de mutlak bir biçimde TSK’nın darbe yapma olasılığından bahsedilebilir mi?Erdoğan’ın 1 Kasım sonrası anayasayı askıya alması olasılığını, yukarıda da belirttiğim gibi, TSK’nın kendisini anayasa ile bağlı olduğunu belirten değerlendirmeleri ya da Kirby’nin Hürriyet baskınları sonrasında kendi anayasalarına bağlı kalmaları gerektiği ve bu durumun ABD’nin değerleriyle de örtüşmediği yorumları ile birlikte düşünürsek, Erdoğan tarafından anayasayı askıya alacak bir girişimin ABD ve haliyle TSK tarafından nasıl karşılanacağına ilişkin yeterli veriye sahip olduğumuz görülebilir. Dolayısıyla, Economist’in yukarıda alıntıladığım cümlesini Erdoğan’ın anayasayı askıya alma öngörüsü olarak algılarsak, ABD ve TSK’nın buna cevap üretebileceğini ve bunun meşruiyetinin de Erdoğan’ın her gün daha fazla ayaklar altına aldığı anayasaya olan bağlılıktan sağlanabileceği söylenebilir. Erdoğan’ın meşruiyeti böyle bir durumda, “Mısır’daki devrik Müslüman kardeşler” meşruiyetinin ötesine geçemeyecektir. Economist’in değerlendirmelerini ikinci anlamı ile yorumlayacaksak da, zaten fazla söze hacet kalmadığı ortadadır. TSK’nın yapacağı restorasyon darbesi ile anayasayı askıya almasının, bizzat Erdoğan’ın öznesi olduğu krizin devamı ve derinleşmesi koşullarıyla ilişkilendirildiği görülebilir. Öyle anlaşılıyor ki; Economist’in öznesiz bıraktığı bu cümleaslında tek bir yöne çıkıyor; ve Erdoğan, Shakespeare tragedyasında son bölümü oynuyor...

Taylan Karslı

Odatv.com

Son Güncelleme: 18.09.2015 21:45
Yorumlar

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol

banner177