-İşsizsin… kendi iş bulma şansının ne olduğunu bir düşün bakalım.
-Hadi çalışıyorsun diyelim; bir düşün ay sonunu nasıl getirdiğini,
-Emeklisin; bir düşün eline üç kuruş verip sonra da “daha kaç sene besleyeceğiz, devlete yük bunlar” diye “gidişini” gözettiklerini,
-Esnafsın, akşam kepengi kaparken kaç para topladığını düşünsene,
-Sanayicisin, bakıver bu gün sattığını yarın yeniden üretmeye kalksan edeceğin zararı,
-Memursun, bak bakalım hükümetin yaptığı hesaptan yola çıkınca bu yıl enflasyona kaptırdığın o kifayetsiz aylığının gelecek yıl ancak ne kadarını kurtarabileceğini,
-Bak vergilere, sırtına binen borçlar, çoluk çocuğun istikbali mesela…
Eller kişi başı 40 bin dolarlarda aşık atarken sen 4 bin dolarda debeleniyorsun neticede....
Şimdi düşün bakalım; ne durumdasın, neredesin?
Söyleyeyim:
“Kuyunun dibinde”
*
Evet, “suyun başındakiler” dışında hepimiz; bir sömürü, bir istismar düzeninin bizi içine attığı çook çok derin bir kuyunun dibindeyiz..
Kimler eliyle mi düştük buralara?
Kim itti bizi?
Nasıl çıkılacak?
Bunun cevabı bir tek kelime ile de verilebilir ama daha anlaşılır olsun diye haydi biraz etrafında dolaşalım:

-Sizce işsizi kim işsiz bırakır? Fabrikasına kilit vurup işçisini kapının önüne koyan, “buraya kadarmış” diyen sanayici mi? Yoksa onu üretimden kesen büyük siyasetin sahipleri mi?
Mesela sizce o sanayicinin bir gün yeniden üretime geçmesi için sadece şahsi “fikrini değiştirmesi” yeterli olabilir mi?

-Hayatı kim pahalılandırır? Pahalı satan esnaf mı? Yoksa bunu ona satan üretici mi, malı içeride ürettirmek yerine dışarıdan ithaline yol açan, yerli ürüne şans tanımayıp piyasayı ithal mallarla dolduran ve bu üretimsizlik gafletiyle kendi parasının değerini düşürdüğü için “ne yapalım dövizi yükselttiler böyle oldu” diye suçu başkalarına atan büyük siyaset mi?

-Esnafın siftahsızlığı, içine düştüğü borç batağı; onun iş bilmezliği, savurganlığı mıdır? Yoksa piyasanın tekelci sermayeye, AVM’ciliğe teslim edilip kendisine fırsat verilmemesi mi?

-Memurun maaşı, işçinin yevmiyesi neden düşüktür? Neden verdikleri para karın doyurmaz, neden her geçen gün köprüden geçerken, dolmuşa binerken, tencereyi kaynatırken, ilacını alırken daha fazla ödenir?
Kimdir bütün bu sıkıntıların arkasındaki el?

En geniş tanımıyla “Emperyalizm”
Hadi canım, ortada koca bir iktidar varken memleketi emperyalizm mi idare ediyor, “adam gider bu işler biter” diyeceksiniz belki de…
Yine de değil, “ emperyalizm”.
Ama doğrudan koltukta oturup idare ederek değil, “ettirerek”

Ve bu sebeple, ondan kurtulmanın yolu da “o gitsin yerine bu gelsin” demek değil, daha köktenci bir tavırla “Anti-emperyalizm”dir.
Yani emperyalizm karşıtlığı.
*
Düştük ya bir kere emperyalizmin kazdığı kuyuya…
Düşünelim bakalım nasıl çıkacağız:

Bir ülkeyi kalkındıracak olan kimdir?
Teknolojiyi kim uygular?
“Eğitimli nesiller” değil mi?
Var mı böyle bir eğitim politikası, buna kararlı bir siyasetimiz?

Bir ülkenin milli sanayiini kim kurmak ister?
Kendine yeterli olmasını, üretimin artmasını, işçinin doymasını?
El parasına muhtaç olunmamasını?
“Milli ekonomiden yana olanlar” değil mi?
Peki var mı böyle birileri ortada?

Yok tabii…
Hani şimdi birileri “olmaz olur mu, biz varız ya” diyecektir ama; hiç öyle olsaydı yıllardır durumumuz böyle mi olurdu?
“Amerikalardan getirtiriz adamı, teslim ederiz ekonomiyi emrine, bizi kurtarır” umudu satılmadı mı bu ülkede?
Türkiye ne yazık ki bu gün “küresellik” aldatmacasıyla kapılarını ardına kadar emperyalizme açmış, o emperyalizm de bir biçimde kendine uygun ekonomi-politik düzenini yapılandırmıştır.

-Büyük sanayiinize o hakimdir,
-Bankacılığınıza, sigortacılığınıza, borsanıza o hakimdir,
-Tarım ve hayvancılığınızı köreltmiş, iş bulmak, insanca gelire sahip olmak ne kelime; karın doyurmak için bile kendine bağlatmıştır sizi.
Borç morç yok dese neyle alacaksınız eti ekmeği?

Ama ne yazık ki, “o gitsin biz gelelim”cilikte bile; açık açık ulusal bağımsızlıkçı, kendimize yetelim, anti emperyalist olalım demeyen, küresel kurumlardan birileri gelsinler bizi düzeltsinler havasındayız hala…

Ne yapacaksınız bu durumda?
O emperyalizmle kucak kucağa yaşamış mevcut siyasi yapıdan medet umulabilir mi?
Ilımlısına rıza göstermeye odaklılarla bir şey olur mu?
Olmayacağına göre, karşı çıkış için tek yol yine cumhuriyetin ilk yıllarında olduğu gibi işçisiyle, köylüsüyle, tüccarı-sanayicisiyle bir milli ekonomi hamlesi ve milli kadroculuk değil mi?

Ve bu hamle iktidar kanadından gelmeyeceğine göre umudun ışığı öncelikle muhalefet partisinde “antiemperyalist” anlayışı yerleştirerek, kadrolaştırarak ardından iktidarı alarak olmak zorunda değil mi?
Olursa ancak öyle olacak elbet…
Ve tabii ki o derde deva olmayacak perşembenin gelişini çarşambadan görenlerle, şimdiki hallerden memnun olmayanlarla.

Öyleyse ilk iş “ortak aklı” çalıştırmak ve çıkışın yolunu bulmak için örgütlenmek, kenetlenmek ve siyasete ağırlık koymak.
Siyasetçi siyaseten, düşünenler düşünceleriyle,
Ve tabii ki maddi gücü olan maddi desteğiyle…