24 Mart 2011 Perşembe 11:11
HEPSİ KATİLLER“: NATO

Tutunamayan Hegemonyanın Şiddeti

Adına Birleşmiş Milletler denilen “birleşmiş mafya örgütlenmesi”, yani dünyanın en büyük hırsız mutfağı, Libya’ya karşı emperyalist saldırının uluslararası hukuka uygunluğunun onay merkezi olarak işlevini yerine getirdi. Bu meşruiyet, aslında, emperyalizmin içine sürüklendiği büyük krizin yansımalarından başlıcasını oluşturuyor. Artık Amerikan hegemonyası çökmüştür. Amerika’nın, Arap halkları karşısındaki ürkek tutumu, yanına soykırımcı Fransa’yı, ahlaksız paryası haydut Britanya’yı almadan herhangi bir iş yapamaz hale gelmesi son derece önemlidir.

Arap halklarının 21. yüzyılın başlangıç dönemecindeki verdikleri tepkiler, kapitalist sistemin koruyucu sınıfları ile görünür bir cepheleşmeyi gündeme getirmiştir. Bu cepheleşmenin tarafı olan halkların, kendi geçmişlerinden getirdikleri büyük birikime de oturan mücadelelerinin ilk aşamasını kazandıklarını ve önemli bir mesafe kaydettiklerini de söyleyebiliriz. Emperyalizm en zayıf anlarında, hegemonyanın gerek kollektif biçimiyle, gerek ise ulusal emperyalizmler düzeyinde iç ve dış anlamda sorgulandığı dönemeçlerde saldırıya geçer. Askerî güç gösterisi zayıflığın belirtisidir. Rızanın, mutabakatın olduğu yerde, tıpkı “Roma Barışı” veya “Britanya Barışı” dönemecinde olduğu gibi askerî güç gösterilerine ihtiyaç kalmaz. Eğer bir ülkeye bu kadar büyük askerî güçle saldırı gerçekleştiriliyorsa, orada emperyalizmin krizinden söz etmek mümkündür. 

Projeler Çöplüğü: Emperyalizm

Böyle değerlendirildiğinde, daha çıkış noktasında ölü doğmuş olan “Büyük Ortadoğu Projesi”nin bir kez daha tarihin çöplüğünde yerini aldığını söylemek hiç de abartılı olmayacaktır. Çünkü, bu bir “organik egemenlik projesi” olarak halkların rızasına dayalı bir biçimde hedefleniyordu. Amerika’nın bu ülkelerin bir “dış unsuru” değil, bir “yerli unsuru” gibi kabul edilmesine dayanıyordu. Ortadoğu’da, Amerikan işgalleri ve siyonist sömürgecilik anlamında varolan bu yapıların şiddetiyle tanışmış olan Arap halklarının onurlu karşı koyuşu, emperyalizmi “yerli unsur” olmaktan çıkarmıştır. Türkiye gibi “yerli Amerikalılar”ın organik bir bütünlükle kurumsallaştıkları ülkelerde bile, artık inandırıcılığını yitirmiştir Amerika.

Dolayısıyla, “bu organik egemenlik projesi” daha başlamadan bitmiştir. Fakat, geriye bunun propagandasını yapan küçük burjuva radikalleri kalmıştır. Onlar açısından; saplanıp kaldıkları pozitivist dünya görüşünün temel ölçütleri Batı’nın kâdir-i mutlaklığı ve o Batı’nın uç noktasında yer alan teknolojisiyle, askerî gücüyle Amerikan emperyalizminin kâdir-i mutlaklığıdır. Onlara gore Amerika düzenler ve dizayn eder. Hep Amerika’nın planları vardır. Amerika şu anda sefil bir durumda, düşük bir profil sergilemektedir. Arap halklarının isyanı karşısında ön plana çıkamamıştır. Çünkü öyle açmazlara düşmüş, bünyesindeki çelişkiler öyle bir noktaya getirmiştir ki, soykırımcı Fransa ve paryası olan haydut Britanya ile elele vererek, onları ön plana sürerek bir savaşa kalkışmıştır. Gölgelerin arkasında, şu anda türünün ne olduğu belirsiz bir savaşı üstlenmek, yürütmek mecburiyetinde kalmıştır. Emperyalizmin ideolojik, politik, askerî, hukukî krizine denk düşen bir olgudur bu durum. Bunu sağlayan en önemli unsur da, son dönemdeki isyanlar değil, neredeyse yarım yüzyıldan beridir bu bölgelerde Arap halklarının müthiş mücadelesi ve bu mücadelenin hep kitlesel hürriyet çerçevesinde yürümesidir.

“Anti-Amerikancı” Amerikancılık

İnsanlar şaşırıyorlar. Ama şaşıracak bir durum yok. 1958’de ABD, Lübnan’ı işgale kalkıştığında neydi durum? Kısa bir süre önce işbirlikçi Kamil Sem’un* yönetimine karşı müthiş bir kitlesel isyan vardı. Ki bu isyan Cemal Abdül Nasır’ın önderliğinde yürütülen o güçlü, uzun soluklu anti-emperyalist mücadelenin Lübnan’daki yansımalarıydı. Sadece Lübnan değil, aynı durum Irak açısından da söz konusuydu. 1950’lerin ilk yarısında Arap dünyası ayaktaydı. Arap sokağı isyan ediyordu. O zaman hangi yönlendirme vardı? O zamanlar da “komünistler buralarda isyan çıkartıyorlar” deniliyordu. Şimdi de utanmazca Türkiye’deki küçük burjuva radikalleri, “piyasa milliyetçileri” aynı söylemi kullanarak, orada bu kez de emperyalistlerin yönlendiriciliğini arıyorlar. Bu da halkların suçlanması, onların eylemlerinin yargılanması konusunda, ideolojik savaşta emperyalist cepheye bir katkı sunmaktan öteye değer taşımıyor.

“Piyasa milliyetçiği”nin asla “toplumsal kurtuluş”çu bir nitelik taşıyamaz. Her türlü küçük burjuva radikalizmi, “ulusal kurtuluş”çuluğu başarsa bile, bunu “toplumsal kurtuluş”a dönüştüremediği ölçekte dünya kapitalist sisteminin organik bir parçası haline gelecektir. Bugün Kaddafi’nin de içinde bulunduğu bataklık budur. Kaddafi, bu anlamda üzerinde durulması gereken bir örnektir. Kendisi büyük bir devrim hareketinin öncülüğünü yapmıştır. Ülkesini “ulusal kurtuluş”çu bir çerçeve içerisine, o programla, anti-emperyalist bir hatta oturtmuştur. Ama küçük burjuva radikalizmi, bir “toplumsal kurtuluş” programına dönüşmediği için, neticede kapitalizmle uzlaşma ortaya çıkmıştır. Kapitalizmin mülkiyet rejimiyle, kapitalizmin meta anlayışıyla bir kez uzlaştığınız zaman, o zehirli bir olgu gibi her yanınızı sarar.

Kapitalizm bir dünya sistemi olduğu için, organik bir biçimde, ister “bürokratik kapitalizm” deyin, ister “devlet burjuvazisi” deyin, mutlaka eklemlenirsiniz. Dolayısıyla küçük burjuva radikalizminin varabileceği son nokta; “sermaye milliyetçiliği”dir. “Sermaye milliyetçiliği” sizi en aşağılık uzlaşmaların, komprador bir kapitalizmin kuruluşunun eşiğine getirip bırakır. Siz bütün hammadde kaynaklarınızı emperyalizme peşkeş çekersiniz, onların silahlarını alırsınız, onların yaşam biçimini alırsınız ve netice itibariyle bir “rantiye devlet” kurarsınız. O “rantiye devlet” birikimiyle halkın öz gücünü harekete geçirmezseniz, bu temelde bir endüstrileşme gerçekleştirmezseniz, halka bir takım kırıntılar sunarsınız ama, dünya sermayesinin organik parçası olarak sürekli silah endüstrisini beslersiniz.

Kaddafi’nin temsil ettiği türden programlar, anlayışlar, ideolojiler netice itibariyle emperyalist gericiliğin çarkının dişlilerini yağlayan bir düzeneğe dönüşmüştür. Çünkü oradan silah aldıkça, oralarda yatırım yaptıkça, bu anlamda büyük bir gericiliği beslersiniz. Daha sonra o gericilik, ister adına “neo-con”luk deyin, ister “neo-liberalizm” deyin, hangi ideolojik etiketle yaklaşırsanız yaklaşın, kafanıza bomba olarak düşecektir. Tıpkı Saddam Hüseyin’in yaşadığı gibi. Çünkü bu liderlikler, küçük burjuva radikalizminin hakikaten önemli sayılabilecek bir takım adımlarını atmışlardır. Ama kısır bir biçimde, anti-komünist bir hezeyan içerisinde, açık bir sosyalizm düşmanlığıyla kendi ülkelerinde emekçilere dayalı bir düzenin üzerinden yükselecek toplumsal kurtuluşun önünü kesmişlerdir.

Sermaye Milliyetçiliği

Ufuksuzluk, gelecek yoksunluğu, perspektifsizlik işbirlikçi bir iktidar tembelliği ortaya çıkarmıştır. İçine düştükleri o abartılmış polis devleti rejimiyle varoluşlarını sağlamışlardır. Siyonist sömürgeciliği ve saldırıyı bahane ederek “milli güvenlik” aygıtını sürekli beslemişlerdir. İstikrar adına içeride büyük bir baskı aygıtı kurmuşlardır. Bu baskı aygıtını Batı’dan aldıkları doktrin, teknoloji, istihbarat yardımıyla güçlendirmişlerdir. Bunu da halka “milli”cilik olarak yutturmaya çalışmışlardır. Bu süreç içerisinde, aslında Batı’nın ve oradaki siyonist sömürgeciliğin bir parçası haline gelmişlerdir. Bunu yaparken, bir müddet sonra da bu güvenlik aygıtına bir “milli” etiketi yapıştırarak emekçi halkın çıkarlarına karşı kullanmışlardır. Dışarıya hammadde, kaynak akışını garanti altına alan bir garabet devlet modelini bilinçli araçlaştırma haline getirmişlerdir. Bu anlamda da yeni bir burjuvazi yaratmaya kalkışmışlardır. Son derece karikatürize bir “devlet burjuvazisi”dir bu.

Mısır gibi ülkelerde, Nasır’dan itibaren bunu bir “tekelci devlet kapitalizmi” olarak temellendirip, Sedat ve Hüsnü Mübarek ile birlikte komprador kapitalizme açılan bir kanala akıtmışlardır. Libya gibi ülkeler söz konusu olduğunda da, bunun yozlaşmış bir hırsızlar çetesinin, gangasterler şebekesinin ve giderek kompradorlaşan “devlet kapitalizmi”ne dönüşmesi kaçınılmaz olmuştur. Bu anlamda, tıpkı Libya’da olduğu gibi 35 ülkede borsalarda ve başka alanlarda yatırımlar yapmışlar ve Libya halkının kaynaklarını çalıp oralara transfer etmişlerdir. Sadece A.B.D.’inde 35 milyar dolarlık bir yatırımdan söz edilmektedir. Libya halkının yağmalanan kaynakları dışarıya aktarılırken, bir “rantiye devlet” mantığı içerisinde halka bir takım kırıntılar verip ve hiç bir gelecek kurmayıp, hiç bir büyük endüstriyel faaliyet içerisinde olmamışlardır. Çünkü büyük bir endüstriyel faaliyetin ortaya çıkaracağı işçi gerçekliğinin yarın kendi rejim temellerini sarsacağı bilincine sahiptirler. Bu ilkel küçük burjuva kapital bilincidir. Bu kof bilinci de “devrimcilik” adı altında halka yutturmaya çalışmışlardır.

Yağmacı Burjuvazinin Barbar Akınları

Türkiye gibi komprador kapitalizm modeliyle alt emperyal işlevlere soyunmuş bir güce, kendi ülkesinde yer yer kendi emekçilerini sömürme, kendi kaynaklarından elde edilenleri dışarıya hortumlamada araç olarak kullanma olanakları da sunmuşlardır. Türkiye burada aracı rolünü oynamıştır. Türkiye, ulus ötesi şirketlerin işbirlikçisi olan yerli sermaye gruplarının Tunus’a, Mısır’a, Libya’ya taarruzlar düzenlediği bir üs bölgesi niteliğindedir.  Binlerce Türk işçisi oraya götürülüp adeta esir koşullarında çalıştırılmaktadır. Bu gurbet esirlerine sözde “yüksek ücret” vaatlerinde bulunulmaktadır. Gangasterleşmiş Libya “devlet burjuvazisi” kriminal unsurlardan oluşmaktadır. Bu burjuvazi ve Türkiye’nin aracı rolündeki burjuvazisi içiçe geçmiştir. Aracılık rolünü onların karanlık malî işlerini ve hatta bizim bilmediğimiz kriminal işlerini de yerine getirerek sürdürmektedirler. Ve hatta abarttığı aracılık rolünü zevk turizmine, Türkiye’de kibar deyimiyle hizmet haline dönüştürmesi de, aynı zamanda Libya’daki bu yağmadan kimlerin pay aldığını göstermektedir. Buradan yola çıktığımızda Türkiye’nin ikili oynadığı da netleşecektir.

Bugün, orada ayağa kalkmış Arap halklarına gözdağı vermek için, onlara başlarına neyin geleceğini  öğretmek, göstermek için, onları nasıl büyük bir çıplak zorbalığın, askerî şiddetin beklediğini göstermek için saldırıyorlar. Bu “birleşmiş mafyalar örgütü”nün gangasterliği de, Türkiye’deki bu kriminalleşmiş kapitalizmin Libya üzerinden ürettiği ikiyüzlülükle örtüşmektedir.

“Türkiye-İsrail Birleşik Devletleri”

Çok kısa bir süre önce “Mavi Marmara”da 9 insanımız Siyonist sömürgeciliğin askerleri tarafından şehit edildiler. O gün bugündür sadece sessizlik üzerinden yürüyen bir diplomasi var ama, diğer taraftan tirübün çığırtkanlığı da her zaman gündemde. Arap dünyasının bu bölünmüşlüğünü, ufuksuzluğunu, geleceksizliğini tutmaya çalışan güçlerle ortak hareket etmek, İsrail’in stratejik pozisyonunu güçlendiren bir unsurdur. İsrail’e hizmet eder. Bu İsrail’in NATO’laşmasının başlangıcıdır. Bu, İsrail’in bölgede kendine yeni bir manevra alanı açmasının başlangıcıdır. Türkiye’nin bu sürece onay vermesi, “Türkiye-İsrail Birleşik Devletleri” denilen sarsılmaz olgunun temel göstergelerinden biridir. Bu olgu, söylemlerden ve bir takım çığırtkanca parolalardan bağımsızdır. Bunu net olarak görmek gerekiyor.

Türkiye’nin, İsrail ile bir birleşik devlet oluşturmasının gerekçesi, iyi ya da kötü ilişkiler bağlamında değil, Türkiye’nin buradaki ekonomik, stratejik, ideolojik mevzilenmesiyle ilgilidir. Bu dönem, bu çağ itibari ile neo-liberal ideolojinin Türkiye’de sarsılmaz bir yapı taşı oluşuyla ve bunun dış politikaya damgasını vurmasıyla ilgilidir. Ekonomide “Washington mütabakatı”nın Türkiye’de sarsılmaz bir sütun olmasıyla ilgilidir. Türkiye’de ister Müslüman, ister Budist, ister Taocu, ister Ateist bir yönetim olsun, bu mevzilenme ekonomik, politik, ideolojik, askerî yapılanma çerçevesinde İsrail’e ne söylenirse söylensin, temel ideolojik hatta bir değişiklik olmaz. Bir “Türkiye-İsrail Birleşik Devletleri” vardır. Türkiye’nin önce NATO operasyonuna karşı çıkar gibi görünüp daha sonra NATO’dan yana ağırlık koyması ve “birleşmiş mafyalar örgütü”nü meşru kabul etmesi, bu operasyona onay vermesi, açıkçası İsrail’in bu bölgedeki stratejik konumunu bir kez daha onaylamasıyla emperyalist güçlere en önemli desteği vermiştir. Çünkü biz bu ülkenin halen Müslüman olduğu iddiasındayız ve hâlâ Müslüman bir ülke NATO üyesi olarak bu desteği sunmaktadır.

Emperyalizmin El Dorado’su** Körfez

Körfeze baktığımızda ise, NATO üyesi olmayan aşiret menşeili monarşilerle karşılaşırız. Bunlara bir devlet tanımı içerisinde yaklaşmamak gerekir. Çünkü Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri adı verilen gangaster toplulukları, “Bahreyn’in kendilerinden talebi üzerine oraya güç yığdıklarını” söylemektedirler. Bu da gözlerden uzak tutulan bir olgudur. Aslında oraya giren A.B.D.’dir. A.B.D. Bahreyn’i işgal etmiştir. A.B.D.’nin desteğini çekmesi durumunda 24 saat bile yaşaması mümkün olmayan çürümüş, soysuzlaşmış bir yapıdan söz ediyoruz. Bunun adına “monarşi diyorlar” ama, Suudi Arabistan bir gangasterler topluluğudur. Çünkü o alınan rüşvetler, o kirli, o kriminalleşmiş olan unsurlar, bir hanedâna, bir geleneğe, bir köke işaret etmemektedir. Hangi gelenek, hangi kök, hangi monarşi?

Gözlerden saklanan unsurlardan başlıcası da, aslında, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri kılığıyla Bahreyn’e giren Amerika’dır. Bu son derece önemlidir. A.B.D. her ne pahasına olursa olsun Körfez’den vazgeçemez. Bu anlamda Körfez’de en kanlı, en vahşi bir takım askerî operasyonlara bile girişebilir.

Diğer yandan “El Kaide” bahanesiyle Aden Körfezi üzerindeki emperyalist hakimiyet varlığını sürdürmeye çalışmaktadır. En önemlisi de buradaki yoksul halkın “su katılmış İslam”a isyanıdır. Bu halk kendince bir radikalizmi benimsemiştir. Batı’nın o bölgedeki en büyük müttefiki olan Yemen Devlet Başkanı Salih’e desteği de şimdilik devam etmektedir. Daha 2 gün önce onlarca insan kontrgerilla metodlarıyla, keskin nişancılar tarafından öldürüldü. İyice araştırıldığında burada da gene Amerikan istihbarat operasyonlarından birinin parmak izlerini bulmak mümkündür. Amerika bunu hep yapar. Amerika Yemen'e girdikten sonra zaten hiç çıkmamıştır. Orada Amerika’nın yarattığı bir yanılsama olan “El Kaide” üzerinden emperyalizmin kurumlaşması söz konusudur. Bütün bunlar değerlendirildiğinde, Libya meselesi daha yerli yerine oturur.

Kapitalist Spekülasyonun Ruhu: Petro-Para

Bunu basitçe petrolün ele geçirilmesi veya benzeri mantıkla değerlendirmek mümkün değildir. Çünkü petrolü dünya para sistemiyle bağlantılı ele almak gerekiyor. Bu çerçevede Amerikan dolarıyla petrol arasındaki ilişki önemlidir. Euro zaten krizde olan bir para değeridir. Japonya’nın kısa vadede, Asya bloku içerisinde kendi para birimi üzerinden hükümranlık tesis etmesi zor görünüyor. Çin zaten buna aday değildir. Petrolün vadeli işlemler piyasasında önemli bir spekülasyon aracına dönüştüğü aşikardır. Borsalaşmış çerçevelere oturduğu bir vakıadır. Fiyat mekanizmasının, hammaddenin üretimi ve o çerçeve içerisindeki faaliyetler dışında belirlendiği iyice açığa çıkmıştır. bu anlamda ülkelerin vergi sistemleri ve o vergi sistemlerinin sosyal  rant anlamında yeni bir takım mekanizmalar ürettiği bir gerçektir. Bütün bunlarla birlikte ele alındığında, Libya petrolünün fiyat mekanizmasındaki ve dünya para sistemindeki rolü dikkate değer bir etkinlikte değildir.

Kaldı ki, Libya kendi petrolünü dünya kapitalizmine teslim etmiştir zaten. Ulus ötesi petrol şirketleri zaten Libya’dadır. Shell şirketinin oradaki operasyonunu da biliyoruz. Libya silahını da batıdan alıyor, petrolünü de batıya satıyor. “Libya petrolünün ele geçirilmesi” söylemi abesle iştigaldir. O petrol zaten şu anda ulus ötesi petrol şirketlerinin elindedir. Ayrıca Libya’nın kasaları da şu anda zaten Batı’dadır. Libya kasalarını ve yatırımlarını Batı’ya teslim etmiştir. Bütün işlemlerini Amerikan doları veya Euro üzerinden yürütmekte olan bir ülkeden söz ediyoruz. Libya parası dünya piyasasına hapsolmuştur. Libya petrol de dünya piyasasına hapsolmuştur. Emperyalizm bu kadar basit değerlendirilemez. Emperyalizm ideolojik, politik, ekonomik, askerî, hukukî yönleriyle bir bütündür. Bir organik bütünlük içinde değerlendirilmelidir.

Dolayısıyla, orada neyi ele geçirecekler ve hangi rezervlere el koyacaklar? O rezervlerin zaten teknolojik donanımını sağlayan Batı’nın kendisidir. Diğer bir nokta ise, “petrolde kârın asıl kaynağı nedir” sorusunun sorulmasıdır. Kârın asıl kaynağı, petrolün bir yerden fışkırması, rezervin ortaya çıkardığı toprak rantı üzerinden elde edilmesi değildir. Petrolün işlenmesinden elde edilen kârdır. Petrolün işlenme süreci zaten Batı’nın elindedir. Rafineriler, petro-kimya tesisleri, dağıtım ağları ve finansal şebekeler Batı’dadır. Finansal şebekeler üzerinde etkinliğiniz olmadan o petrolü oradan nasıl çıkartacaksınız? Hangi krediyle sondaj yapacaksınız? Hangi krediyle sondajın bekleme sürelerini dağıtıma geçireceksiniz? Hangi malî araçlara dayanarak petrolünüzü işleyeceksiniz ve satacaksınız? En son olarak da, hangi imkânlara dayanarak nakledeceksiniz? Bunlar son derece içiçe geçmiş bir süreçler bileşkesidir. Ulus ötesi şirketlerin burada kesin hakimiyeti vardır. Ulus ötesi şirketler, ülkelerinin askerî, politik, diplomatik gücünü arkalarına alırlar ama, süreç bu kadar basit işlemez tabi. Bunu petrolün “arz güvenliği” açısından değerlendirmek doğru değildir.

Şu anda dünya petrolünde bir arz sıkıntısı yaşanmamaktadır. Yani bu arzla ilgili bir durum değildir. Petrolün üzerindeki esrarlı perdenin halkların gözünden kalkması, ister istemez beraberinde bu tip askerî vuruşları da yanında getiriyor. Böylelikle tekrar gözümüze o esrarlı perdeyi örtüyorlar.

Dünyada bir arz problemi olmamasına rağmen petrol fiyatları çılgınca yükseldi. Çünkü üretim ile fiyatlandırma arasındaki bağ çoktan koptu. Borsalaşmış, vadeli piyasalara teslim edilmiş bir süreçten söz ediyoruz. Petrol fiyatlarını belirleyen güç mekanizmalarının çok iyi incelenmesi lazım. Burada ne Arap yöneticilerinin, ne de Arap halklarının herhangi bir dahli yoktur. OPEC’in bile bu fiyat mekanizmasının oluşumundaki etkinliği ancak belli konjonktürlerde söz konusu olur. Ayrıca sanıldığı kadar da önemli değildir. Sadece mütevazı bir etkisi vardır. Çünkü isteseler de arzı kısamazlar.

Bu ülkeler aynı zamanda sadece petrol geliriyle yaşayan ülkelerdir. Endüstrilerini veya tarımsal imkânlarını çeşitlendirebilmiş değillerdir. Tümüyle dışa bağımlılardır. Ekmeklerini bile dışarıdan alır vaziyettedirler. Dolayısıyla, bir arz kısıntısının ortaya çıkması o kadar kolay değildir. “Libya dünya petrol üretiminin ne kadarlık bir bölümünü gerçekleştiriyor” sorusunun cevabı, bu olguları destekler. Dünyada petrol fiyatları ve petrol arzı üzerinde tek başına etkili olabilecek ülke Suudi Arabistan’dır. Suudi Arabistan’ın ne olduğu da ortadadır zaten.

Meseleyi “petrol kaynaklarının ele geçirilmesi” üzerinden değerlendirmek, doğrusu bizi bir yere götürmez. Ayrıca bu tarz bir değerlendirme, o bölgede Arap halklarının şimdilik “isyan” kavramı içerisinde ele aldığımız başkaldırışlarını ve önemli bir dönemece girmiş olmalarını zedeler. Kendi yazgılarını ele alma konusunda irade belirtmiş bu halkları, bu şekilde değerlendirmelerle gölgelemiş oluruz. Çünkü “emperyalist üsler” ne yaptıklarını gayet iyi biliyorlar. Bu eskilerin tabiriyle bir “bayrak gösterisi”dir. Aynı zamanda bu yönü de vardır. Başka bir açıdan da büyük bir silah sergisidir. Ellerinde neler olduğunu ortaya koyuyorlar. Böylelikle de ne kadar kararlı olduklarını gösteriyorlar.

Batı Despotizminin “Pygmalion”u***

Tunus’ta sopa yiyen Fransız emperyalizmi, rövanşı Libya’dan almak istiyor. Çünkü Libya’yı çok daha zayıf gördü ve bu anlamda bir meşruiyet kazanacağını düşündü. Bu meşruiyet olanağını veren de, “çılgın” denilen Kaddafi oldu. Oysa “çılgın”lık konusunda Kaddafi, Bush’un eline su dökemez. Bush, “Beyaz Saray’da Tanrı’nın sesini duyduğunu” söyleyip gezerdi. Kaddafi, kendini “peygamber” ilan eden rezillikteki üstad Tony Blair’in eline su dökemez. Kaddafi, çılgınlıkta ve seksopatlıkta sınır tanımayan Berlusconi’nin eline su dökemez. Kaddafi, ikiyüzlülüğü meslek haline getirmiş, hilekâr, tüccar, insan kasabı Sarkozy’nin eline su dökemez. Eğer “çılgın” aranıyorsa, Suudi ailesine baksınlar. Eğer “çılgın” arıyorlarsa, Birleşik Arap Emirlikleri’nin ve Bahreyn’in “kirli şeyhleri”nin kumar hesaplarına baksınlar. Kaddafi bunların hiç birinin eline su dökemez.

Ama Kaddafi nedir? Kaddafi, küçük burjuva radikalizminin kısırlığı içerisinde ve mülkiyet rejiminin gerekleriyle yüzünü kapitalizme, Batı’ya dönmüştür. Peşine takıldığı 3. yol arayışlarıyla kendi yolunu tıkamış ve kendini giderek büyüyen bir devlet burjuvazisiyle ortak hareket eder bir halde bulmuştur. Bu anlamda ufuksuzlaşan, daralan, kendine çıkış yolu arayan ve sonunda da halkıyla karşı karşıya kalmış bir liderdir.
 
Bu tip liderlerin halklarını emperyalizmden medet umar hale getirmeleri üzerinde düşünmek lazımdır. Bu halklar öyle bir hale geliyorlar ki, Saddam karşısında emperyalizme sığınmak zorunda kalıyorlar. Bu halklar öyle bir hale geliyor ki, Kaddafi karşısında emperyalizmden medet umar hale geliyorlar. Demokrasi ve özgürlük konusunda ortaya attıkları parlak, cilalı görüşlere kapılıp emperyalizmle uzlaşma yolu arıyorlar. Bu halkları emperyalizme sığınma noktasına getirenler, “organik kapitalist dünya” ile bütünleşen ve bu ilişkiyi örtmek için de küçük burjuva radikalizminin kalıplarına sığınanlardır.

 Ulusal Kurtuluş ve Toplumsal Kurtuluş

“İsyan okuldur” derken kastettiğimiz olgulardan biri de buydu. İsyan elbette okuldur. Kaddafi'nin kişiliğinde küçük burjuva radikalizmiyle başlayıp “sermaye milliyetçiliği”ne, ve oradan da kendi halkını emperyalizmden medet umacak noktalara düşüren çizgi, bu okulun derslerinden biridir. “Organik kapitalizm” ile bütünleşmeye ulaşan bu çizginin yarattığı müthiş çözümsüzlüğün sonuçları iyi görülmelidir. Buradan bir parola ortaya çıkmıştır. Ulusal kurtuluşçuluk bir başlangıçtır ama, toplumsal kurtuluşçulukla tamamlanmadıktan sonra tek başına hiç bir şey ifade etmez. Bu deneyimlerden ders çıkarmayanlar, bir komprador kapitalizm ve onunla bütünleşmiş silahlı bürokrasisiyle dünya kapitalist egemenlik biçimlerinin hepsiyle içiçe geçmiş halksız, haksız bir rejim yapısı ortaya çıkarırlar.

Çok Partili “Yeni Türkiye”de Programatik Birlik

Türkiye'deki kompradorlaşmış rejim, emperyalizmin kuyruğuna takılıyor. Kendini sağ, sol veya Müslüman ilan edenler arasında hiç bir fark görülmüyor. Söz konusu olan emperyalizmin, dünya kapitalizminin çıkarlarıysa ve onların Türkiye'deki işbirlikçilerinin çıkarlarıysa “gerisi teferruattır” deniliyor.

C.H.P.'nin genel başkanı “birleşmiş mafyalar örgütü”nü taçlandırıyor. Kendisini, Libya halkına karşı bu bağışlanamaz emperyalist saldırı suçunu över duruma düşürüyor. Bu noktadan itibaren de, herhangi bir dış politika üzerinden ayrım söz konusu olamıyor. Ayrımlar, sadece halka verilecek kırıntılar üzerinden ortaya konulmaya çalışılıyor. Oysa ki, politikanın en temel kurallarından biri de, dış politika üzerindeki ayrımların ortaya konulmasıdır. Bu da beraberinde çok partili, tek programlı bir Türkiye tablosu ortaya çıkarıyor. O tek programın partisi de, neo-liberalizm partisi oluyor. Partilerde ortaya çıkan sahte ayrımlar, neo-liberalizm programının etrafında sağlanan mutabakatla siliniyor.

 “Sermaye milliyetçileri”nin payına ise, Türkiye için kaygılanmak düşüyor. Türkiye için kaygılananlar bunca eşitsizlik ülkeyi kıskacına almışken, sömürü, kirli baskı, zulüm, ikiyüzlülük varken ve bu temelde bir siyaset örgütlenmişken, neden bir şeyler yapmıyorlar? Üstelik bu kompradorlaşmış aygıt, halen daha küçük burjuva radikalizmi üzerinden yürüyerek, sanki gerçek anlamda bu toplumun temellerine oturan bir yapıymışçasına sunulurken. Bu ciddi sorunlar varken, Türkiye'yi gelecekte ortaya çıkabilecek bir takım problemler açısından değerlendirmek ve kaygılanmak çok da doğru bir tutum olmuyor. Tam bir ikiyüzlülüğe işaret ediyor. Birleşmiş Milletler'in meşruluk verdiği “bu emperyalist saldırının yarın Türkiye'ye bir takım yansımaları olacağını” düşünmek, bu sorunları da ele almadan olmaz. Bizim de bunlara, Türkiye'deki “yerli Amerikalılar”I ve “yerli Amerikan” kurumlarını, hatta kendilerinin üzerine oturduğu zeminin nasıl bir kökenden geldiğini hatırlatmamız gerekir.

Bu noktada kimse Türkiye için kaygılanmasın. Şu anda Türkiye'de, Amerika ve emperyalizm yerlileşmiş bir olgudur. Bu anlamda Türkiye'deki halkın büyük çoğunluğu tarafından da yerli kabul edilmektedir. Yabancı bir unsur olarak kabul edilmemektedir. Yabancı bir unsur olarak kabul edilmediği için de, Türkiye çok büyük çatışmalara da sürüklense, Türkiye'de çok büyük ayrışmalar veya bölünmeler de gerçekleşse, herhangi bir problem olmayacaktır. Kaldı ki, Türkiye zaten kent-devlet modeline doğru büyük bir mutabakatla sürüklenmektedir. Türkiye çıkış noktası olarak birlikçi potansiyellerini yitirmiş vaziyettedir. Böyle değerlendirildiğinde tablo belki çok umutlu görünmüyor ama, yine de Ortadoğu coğrafyası büyük inançların, büyük metafiziklerin, büyük mücadelelerin, büyük insanlık arayışlarının odağıdır.  Halen daha umut vardır. Net olarak bilinmesi gereken ise, özellikle belirli liderlikler açısından sonun başlangıcı olmasıdır.

“Hepsi Katiller”: NATO

Bu süreçte Sarkozy'nin gittiğini hep beraber göreceğiz. Sarkozy için bu kendi politik sonunun hızlanmasını beraberinde getirecektir. Obama bütün bu sahteciliğine ve o ölüm gülüşüne rağmen, açıkçası, ne Ortadoğu halklarını, ne dünya haklarını ve ne de kendi halkını ikna edebilecektir. O bir ölüm meleğidir. Neo-con gücün kendini geriye çekme ihtiyacı neticesinde ortalığı temizlemek üzere ileriye sürülmüş bir Tom amcadır. İşlevini tamamlamak üzeredir. Tüm inandırıcılığını kaybedecektir. Bu Libya süreci, Tom amca açısından da sonun başlangıcı olacaktır.

Emperyalizm beceriksizliğini, yetersizliğini, yeteneksizliğini bir kez daha sergilemektedir. Bu süreçte, görünür veya görünmeyen biçimleriyle, emperyalist merkezler arasında iç çatışmanın daha da şiddetleneceğini izleyeceğiz. Bu halklar açısından sevindirici bir gelişmedir.  Bu olaylara bakarak hiç kimse de çekimser kalan ülkelerden bir takım sahte merkezler üretmesin. Nihayetinde onlar da dünya pazarı ve meta zincirleriyle birbirlerine bağlanmışlardır. Çin, A.B.D.'nin en büyük yatırımıdır. Avrupa ve Japon emperyalizminin de en büyük yatırımlarıdır. Bunu görmek gerekiyor. Dünyada en fazla doğrudan kapitalist yatırım alan ülkesi Çin’dir. Rusya da bunun dışında değildir. Dolayısıyla, onların çekimser kalmalarına büyük anlamlar yüklememek gerekiyor. Devletler üzerinden merkez arayışlarının bir anlamı yoktur. Ancak emekçi halkları merkez alan büyük toplumsal kurtuluş projeleri anlam ifade edebilir. Tek başına “sermaye milliyetçiliği”ne dönüşecek ve tarihte de hep dönüşmüş olan “ulusal kurtuluşçuluk”lar anlamsız bir ifade biçimi olmaktan ibarettirler. Böyle değerlendirildiğinde, onlar da bu “birleşmiş mafyalar örgütü”nün içinde yer almaktadırlar. Rusya ve Çin'i ayrı bir eksen sayıp çekimser kalan Almanya'yı da bu eksenin Avrupa'daki potansiyel müttefiki olarak mı kabul edeceğiz? Elbette böyle bir durum söz konusu değildir. Almanya'nın askerî gücü yeterli olsaydı, şu anda muazzam bir malî krizle boğuşuyor olmasaydı, emin olunuz ki, bu güç gösterisinin içerisinde olacaktı.

NATO çelişkilerinin çözümsüzlüğünde boğuluyor. Çünkü NATO, Ortadoğu'nun ve Kuzey Afrika'nın bütün sorunlarının yoğrulduğu alana oturmuştur. Bugüne kadar İsrail ile fiili bir ortaklık içerisindeydi ve bundan sonraki süreçte, artık İsrail'in de NATO'laştığını hep birlikte göreceğiz. Bu bölge halkları açısından büyük bir açıklık sağlayacaktır. Bölgedeki her tür açıklık son derece önemlidir.

Bölge halkları küçük burjuva radikalizminin hiç bir probleme çözüm getirmeyeceğini bir kez daha görmüş oldular. Bu önemlidir. Emperyalizmin bu bölgeye sadece bomba yağdıracağı, sadece insanları katledeceği, sadece ambargolar tecritler uygulayacağı görülmüştür. Emperyalizmin bu ülkelerden yağmalanan kaynakları dışarıya aktaran kriminal çetelerle ortaklaşa, bu halkların değerlerine el koyacağı bir kez daha anlaşılmıştır. Emperyalizm, demokrasi, özgürlük, insan hakları gibi kavramlar üzerinden bölgeye ideolojik bir saldırıya geçmişti. Yaşadığımız süreçte bu saldırının da bizzat kendileri tarafından başka bir saldırı biçimiyle yer değiştirerek geri çekildiğini görüyoruz.

Ortadoğu'da, Kuzey Afrika'da hiç bir insanın buraya Amerika, İngiltere, Fransa veya Batı emperyalizmi tarafından beşeri değer taşıyan herhangi bir ideolojiyi, kurumu, yapıyı veya bu anlamda bir değeri taşımayacağı iyice netleşmiştir. Onlar sadece orada bir hırsız mutfağı mantığıyla bulunuyorlar. Onlar çalmak, çırpmak ve yok etmek üzere bulunuyorlar. Özgürlükten anladıkları, çalmak çırpmak, yok etmek özgürlüğüdür. Neo-liberal programların bu bölgede yerleşmesi, oturması kolay değildir. Küreselleşmenin ideolojisi olan neo-liberalizmin komprador devlet kapitalistleri dışında, komparador devlet burjuvazileri dışında tutunma ihtimali yoktur. Bu ihtimalin olmadığının doğrudan göstergesi emperyalizmin Libya'ya saldırısıdır. Çünkü tüm bu önemli halk isyanlarının olduğu dönemeçte yapılan bu saldırı, emperyalist siyasetin iflasının göstergesidir. Hegemonya kurabileceklerine bu kadar güvenselerdi, bölgeyi dizayn edebileceklerine inansalardı eğer, açık bir gangasterliğe, katliama müracaat etmeyeceklerdi. Çünkü kendi yarattıkları sözde “uluslararası hukuk” ve kendi yarattıkları neo-liberalizmin dünyaya “ebedi barış” getireceği görüşü açısından bunun tam bir saçmalık olduğu ortaya çıkmıştır.

Emeğin Mutlak Hakikatleri

Bu bölge halklarına bir deli gömleği giydireceklerdi. Bu deli gömleğinin adı; demokrasi, serbest piyasa ve “insan hakları”ydı. “İnsan hakları”, ulus ötesi şirketlerin çekirdeğinde yer aldığı bir temele dayanmaktadır. Bunun iflasını Libya'da izliyoruz. İzlemeye de devam edeceğiz. Bu bir çürümenin ilanıdır. Bu bölgede Amerikan hegemonyasının artık tümüyle çöküşe girdiğinin ilânıdır. Emperyalizm işbirlikçilerini işbaşında tutamıyor artık. Vahşice kontrgerilla yöntemleri veya Suudi Arabistan üzerinden olduğu gibi açık işgal yapmanın dışında yöntemler de geliştiremiyorlar. Açık bombardıman veya gambot diplomasisi dışında herhangi bir diplomasiye sahip olmadıkları da ortadadır. Amerika'nın bu bölgedeki etkinliği açısından belki uzun sürecek ama, çözülüşün, çöküşün önemli dönemeçlerinden biridir bu yaşananlar.

Bundan sonra bu bölgeye çok daha fazla şiddetle yüklenecekler. Çünkü ellerinde çözüm aracı olarak sadece bu açık zorbalık ve şiddet kaldı. Bundan başka bir çareleri de yoktur. Bu bölgede savaşlar, hatta yer yer nükleer ve kimyasal silahların bile kullanılabileceği bir takım büyük vuruşları da görmek önümüzdeki süreçlerde söz konusu olacaktır. Bu gelişmelere ancak halkların uyanıklığıyla cevap verilebilir. Bu bölgede hiç bir halkın tek başına kurtuluş umudu yoktur. Kürtler Türklersiz, Türkler Kürtlersiz, Araplar Türklersiz, Araplar Kürtlersiz asla kurtulamazlar. Kurtuluş bu halkların emekçi kesimlerinin birliğinden geçiyor. Artık bu bölgede meşru olan; emekçi halkların taleplerine, çıkarlarına, isteklerine, onların geleceklerini şekillendirme konusundaki tahayyüllerine dayalı olmayan hiç bir iktidar yapılanmasından, egemenlik sisteminden söz etmek mümkün değildir. Kurtuluş ortaktır. Çözüm ise siyonist varlığı ortadan kaldıran ve tüm Ortadoğu'yu emek temelinde kapsayan pan-Asyacı, müslüman uygarlık birikimine dayanan bir sosyalizmden geçiyor

Notlar

* Suriye buhranının sona ermesinden biraz sonra, 1958 ilkbaharından itibaren Ortadoğu'da yeni bir buhran olarak Lübnan buhranı patlak verdi.

1957 Haziranında Lübnan'da genel seçimler yapıldı. Fakat cumhurbaşkanı Kamil Sem (Camile Chamoun) bu seçimlere hile karıştırarak, hem Eisenhower Doktrinini destekleyecek ve hem de, 1958 Eylülünde süresi bitecek olan cumhurbaşkanlığının, Anayasa gereğince bir dört yıl daha uzatılması mümkün olmadığı halde, bunu sağlayacak bir parlamentonun seçilmesini sağladı. Kaldı ki, bu seçimlerde muhalefetin en mühim şahsiyetleri parlamento dışı bırakılmıştı. Halbuki, yarısı Hıristiyan, yarısı Müslüman olan Lübnan halkının Müslüman-Arap kesimi esas itibariyle Nasır taraftarı idi ve Eisenhower Doktrinine aleyhtardı.

Kamil Sem'un bu seçim oyunları kendisine karşı şiddetli bir hoşnutsuzluğun ortaya çıkmasına sebep olduğu gibi, Lübnan halkını da ikiye böldü. Durum bu şekilde iken, 8 Mayıs 1958 günü muhalefete mensup bir gazetecinin öldürülmesi, ortalığın karışmasına yetti. Nasır'cılar bu cinayeti hükümetin tertip ettiğini ileri sürerek Beyrut ve Trablus'da (Tripoli) grevlere gittiler. Bu grevler biraz sonra gerçek anlamında bir ayaklanmaya dönüştü. Ayaklanma Batı aleyhtarı idi ve gösteriler sırasında Beyrut'taki Amerikan Haberler Merkezi yakıldı.
Cumhurbaşkanı Kamil Sem 13 Mayısta Amerika, İngiltere ve Fransaya başvurarak, bütün bu yapılanların bir yabancı (bilhassa Suriye'nin) müdahalesinin eseri olduğunu bildirdi ve bu sebeple Lübnan'a yardım yapılmasın istedi.

Kamil Sem ayrıca 22 Mayıs 1958 de B.M. Güvenlik Konseyine de başvurarak, Birleşik Arap Cumhuriyeti'nin Lübnan'ın içişlerine yaptığı müdahaleden dolayı şikayette bulundu. Güvenlik Konseyi yaptığı müzakereler sonunda, 11 Haziranda, Lübnan'a bir gözlemciler heyeti gönderilmesine karar verdi. Gözlemciler Heyetinin sonradan verdiği rapora göre, Kamil Sem'un Suriye hakkındaki iddiaları gerçeğe uymuyordu.

Kamil Sem'un bu şekildeki tutumu, Amerikan hükümeti içinde de tereddütlere ve görüş ayrılıklarına sebep oldu. Hatta Amerikan hükümeti münhasıran Kamil Sem'un desteklenmesi için bir müdahaleye taraftar olmadı. Fakat 14 Temmuz 1958 de Irak'da General Kasım liderliğinde bir askeri darbe ile monarşinin yıkılması ve Kral Faysal ile Kral Naibi Abdülilah'ın ve Başbakan Nuri Said Paşa'nın öldürülmesi Amerika'nın kararını değiştirdi. Monarşinin yıkılması Bağdat Paktına ve Batı'nın Ortadoğu'daki nüfuzuna ağır bir darbe idi. Irak'ın arkasından Lübnan da kontroldan çıkabilir ve Nasır'ın kontroluna girebilirdi. Bu sebeple, Amerika 15 Temmuzdan itibaren Lübnan'a asker çıkarmaya başladı. Üç hafta sonra Lübnan'daki Amerikan askerlerinin sayısı 15 bine yaklaşacaktır.
Irak'da monarşinin yıkılması, aynı aileden olan Ürdün Kralı Hüseyin'in de hayatını ve tahtını da tehlikeye soktuğundan, Ürdün'ün isteği üzerine İngiltere de Kıbrıs'tan 2.200 kişilik bir paraşüt birliğini Ürdün'e gönderdi.
Irak gelişmeleri Kamil Sem'u yumuşattı. Bilhassa Amerika'nın da yaptığı baskılar neticesinde Kamil Sem Cumhurbaşkanlığı süresini uzatmaktan vazgeçti. Bunun üzerine Lübnan parlamentosu 31 Temmuzda Genelkurmay Başkanı General Şahab'ı büyük çoğunlukla Cumhurbaşkanlığına seçti. General Şahab, 8 Mayısta hadiselerin patlak vermesinden beri silahlı kuvvetleri tam bir tarafsızlık içinde tutmuş, iç mücadeleye karışmamış, lakin hadiselerin bir iç savaş halini almamasına da dikkat etmişti. Bu suretle, Mayıs başında patlak veren Lübnan buhranı Temmuz sonunda yatışmış bulunmaktaydı. Fakat bu arada Irak'da monarşinin devrilmesi, Ortadoğu'da yeni ve şiddetli bir Doğu-Batı mücadelesine ve daha şiddetli bir Ortadoğu buhranına sebep oldu.

** El Dorado: (Altın kaplı, altından), Güney Amerikalı bir kabile reisinin vücüduna altın tozu dökerek göldeki ritüel yıkanmalarının yarattığı bir efsanedir. 1530’lu yıllarda conquistador (İspanyolca: fatih) Gonzalo Jiménez de Quesada’nın günümüzdeki Kolombiya’nın And Dağları’nda karşılaştığı Muiska yerlilerinden edindiği duyumlarla başlar. İspanyollar yerlilerin köylerini ve hazinelerini çok çabuk ele geçirdiler. Zaman içinde Muiskaların altınları madenlerden çıkarmadıklarını, dağlardan kazandıkları tuz karşılığında başka kabilelerle yaptıkları ticaret sayesinde elde ettiklerinin farkına vardılar. Daha sonra Sebastian de Belalcazar’in adamları, Muiska ritüelleri ile ilgili hikâyeyi diğer söylentilerle de karıştırarak ağızdan ağıza Quito’ya kadar taşıyıp efsaneyi yarattılar. El Dorado’nun bir yer olduğu sanılarak, efsane zamanla gittikçe büyüyerek, içinde altından bir kralın yaşadığı imparoturluğa kadar vardı. Gonzalo Pizarro ve Francisco Orellana 1541 yılında Quito’dan yola çıkarak Amazon Nehri’nin havzasına kadar hiç bulamıyacakları mistik yeri aradılar. Orellano, Rio Napo Nehri’ni Amazon Nehri’ne kadar takip ederek, bu sayede koca nehri çatalağızınına kadar boydan boya aşan ilk Avrupalı oldu.Sonrada El Dorado iyice ünlü oldu. Efsane’nin halk arasındaki ritüeli ise şöyle gerçekleştiriliyordu: Anlatılanlara göre dini şölen yeni liderin ilan edilmesiyle başlıyordu. Muiska kralı ya da başrahibi, göreve başlamadan önce bir süre için kadınsız, tuz yemeden, bir mağarada inzivaya çekilirdi. Sonra ilk yaptığı, Guatavita Gölü’ne gidip ilah diye taptıkları iblise hediyeler ve kurbanlar sunmaktı. Gölün etrafındaki şölen esnasında tahtın yeni varisi çırçıplak soyulup, yapışkan çirişle kutsal yağlama sonrası üstüne boydan boya bütün vücudunu kaplayana dek altın tozu dökülürdü. Bunun ardından kral ve çıplak halde dört önde gelen reis çeşitli altın eşyalarla ve mücevherlerle bir sala yerleştirildi. Gölün ortasına yaklaşıldıktan sonra saldakiler tarafından kıyıdakilere sessiz olunması için işaret verilirdi ve yanında getirdikleri hediye olarak göle atılırdı. Sonra kralın kendisi suya atlardı ve üstündeki altın tozu diğer mücevherlerle birlikte dibe gömülürdü. Kıyıya tekrar dönerken şarkıcıların ve dansözlerin bağrışmaları yeniden başlardı. Bu efsaneye inanan Avrupalılar, El Dorado'nun yerini öğrenmek için, Hitler'in Yahudi kıyımı ile kıyaslanamayacak kadar çok Amerikan yerlisi öldürmüşlerdir.

*** a. Pygmalion: Bu Yunan Mitolojisi'nde Kıbrıs'lı bir heykeltraş olan Pygmalion kendi yonttuğu bir heykele aşık oluyordu. Birgün bir kadının heykelini yapar ve yaptığı heykele aşık olup ona "Galatea" (uyuyan aşk) ismini verir. Giysiler ve mücevherlerle donatır. Bu sırada sık sık Afrodit'in tapınağına gidip tanrıçaya dua etmektedir; evindeki heykele benzeyen bir karısı olsun diye. Afrodit sonunda heykeltraşın dualarını duyar ve heykel biraz da kendine benzediğinden dolayı heykeli canlandırmaya karar verir. bundan sonraki kısım iki şekilde anlatılır: 1. Pygmalion eve döndüğünde heykeli canlanmış bulur ve ayaklarına kapanır. Galatea'da ona bakarak gülümser. 2. Pygmalion heykeli öperken heykel birden canlanır ve onun öpücüğüne karşılık verir. Sonra evlenirler ve Afrodit'e şükranlarını sunmayı unutmazlar. Afrodit’de karşılık olarak onlara mutluluk, sevgi ve sıcak bir yuva bağışlar.

b. Bir karakter yaratmak.

c. Jean Paul Sartre, Pygmalion’a gönderme yaparak sömürgeciliği şöyle anlatır: “Beyaz damgalı medeniyetle Avrupa kültürü bir varoluşsal sapmaya sürüklemiştir Zenciyi. Bir başka yerde göstereceğiz ki, çok zaman zenci ruhu diye adlandırdığımız şey, aslında beyaz adamın marangoz kalemiyle yontulmuş bir tahta-kukladan, bir pinokyodan başka bir şey değildir.” (10. Frantz Fanon, "Siyah Deri Beyaz Maskeler", S. 12-13-17, Çev: Mustafa Haksöz, Sosyalist Yay.)

Deşifrasyon: Hazal Kelleci

http://www.halksahnesi.org/guncel/magrip/libya.htm 

Yorumlar

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol

banner177