27 Ocak 2013 Pazar 15:14
Ercan Kesal

Babamın hastalığı ilerlemişti. Üstüne yorgan örtmemi istedi. Elyaf yorganı örttüm üstüne. Babam uyudu, bir daha uyanmadı...

“Yani, tam olarak ne zaman doğdum ana?”
“Bilmem ki guzum... Eben, Kuşadası’ndaki bağdan bi çubuk üzüm getirdi. Kurumuş. Demek ki eylülün sonu. Istarda halı vardı, bikaç günlük de işi kalmıştı. Akşamüzeri sancım tuttu.
‘Sen yat, ben bi Anacın Pembe’yi çağırayım’ diyerek çıktı gitti eben. Karaoğlan kapının önünde oynuyor. Pembe Ebe geldi sonra. Hemencecik doğurdum. Eben alkış yaptı oğlan diye. Rençberiz tabii ki tarlada çalışacak adam lazım. Abin koşmuş gitmiş, babana müjde verecek. Ortamahalle’de, Hafi’nin kahvede prafa oynuyor...
- Baba, annem doğurdu.
- Öyle mi, ne doğurdu?
- Oğlan.
- Başka ne bilir ki zaten.
E, üç oğlandan sonra kız bekliyor adamcağız, ne yapsın! Abin, ‘Bi 25 kuruş bile vermedi’ diye dertlenmiş epeyce.”
“Sonra ana?”
“Sonrası.. Pek zayıftın. El kadar bi şey. Tandırın kapağındaki yorgana sardım seni. Kış çıkana kadar da ‘tatlık’ta yatırdım. Yorganda büyüdün yani...”

Kısa yorgan

Evleri ayırırken yanlarında getirdikleri ‘bi kocamış at, bi yaşlı avrat, bi eski kilim, iki de yorganmış’. Annem böyle söylüyor. Yeni evimizde, annemi ıstarın başında gece gündüz kirkit sallarken, ebemi de yorgan kaplarken hatırlarım. Bozkırın ortasında nasıl bir çaba, nasıl bir inanç. Sabahları anamın kirkit sesiyle uyanır, yorganın içinden çıkmadan o günkü derslere çalışırdım. Aklımdan hiç çıkmayan o ezberler: “...iklimi kara iklimidir. Yazları sıcak ve kurak, kışları sert ve soğuktur. Çöl iklimi olarak da adlandırılır. Bitki örtüsü, çalı ve kısa ağaçlar şeklindedir...”
“Yazdın mı guzum?”
“Neyi ana?”
“Akşam dediğimi.”
“Yazdım ana.”
Çizgisiz sarı yapraklı matematik defterine yazmışım. “Bu yıl buğdayımız çok olsun. Bu yıl buğdayımız çok olsun...” Yüz kere. Arkamda anamın duaları, içimde tuhaf bir heyecan. Taş köprüden aşağıya eğilmiş, yırtıp yırtıp atıyorum elimdeki kâğıtları, ırmağa doğru.
Mayısın altısı. Bugün Hıdrellez. Anam erkenden kalkmış, ırmak kenarına gitmiş. Kızılırmak’ın kıyısındaki kumlara şekiller çizecek. Küçük çakıltaşlarından evler, kamıştan figürler yapacak, derme çatma. Yeğenlere çocuk, torunlara ev, bana da üniversite dileyecek. O gün pazar galiba, okula gitmemişim. Kaç gündür elimden düşürmediğim kitaba dalmışım: ‘Darağacında Üç Fidan’. Hüseyin İnan, memleketi Sarız’a gelmiş, kaçak. Alıcı kuşlar peşinde. Anası sarılmış yavrusuna, bilmiyor başında neler var. Oğlu yorgun, uyuyacak. Yorgan kısa geliyor. Anası kaygılanıyor Hüseyin üşür diye. “Bi dahaki gelişine” diyor, “yorganı uzatayım”. “Boşuna zahmet etme” diyor Hüseyin, “belki gelemem”. Niye böyle konuştuğunu anlamıyor anası. Tam burada hep ağlıyorum, yorganın içine saklanarak.
Nevşehir Lisesi’nden ülkücü olarak ayrılırken Siyasal’a sosyalist olarak girmiştim. Sebebi basit: Hüseyin’in annesinin kısa gelen yorganı.

Yorgancı Hamdi

Pek yapmadığım bir işgüzarlıkla, abisinin her zamanki ilacını yazdırmak isteyen sağlık memuru Kemal’i azarladım: “Kendisi nerede? Görmeden olmaz.” Kemal sıkılarak konuştu: “Biraz rahatsız efendim, bir haftadır evden çıkmıyor. Dükkâna da gitmiyor.” Uzatmadım, yazdım akinetonu. Deftere de kaydettim: “Paranoid şizofren. Reçete verildi. Poliklinik No: 654.” Hastayı tanıyorum, Hamdi. Yorgancı Hamdi. Cadde üzerindeki küçük dükkânında, kafası önünde, yorganlarla uğraşırken görürdüm hep. Renkli, nakışlı yorganların arasında kaybolmuş, kendi halinde bir adam. Kemal odadan çıkarken, biraz da kendimi affettirmek ister gibi: “Abine söyle, biraz toparlanınca muayenehaneye uğrasın, bi konuşayım” dedim.
Karlı bir gün. Kasabanın tek caddesinde, bata çıka yürüyorum. Serkan, gaz sobasını yakmış, beni bekliyor. İçerde bir hasta var galiba. Girer girmez hemen tanıtıyor Serkan, yükü üzerinden atmak istediği belli: “Hamdi Abi geldi, hocam. Kemal Abi’nin kardeşi.” Yorgancı Hamdi, gelmeye karar vermiş demek ki.
“Hoş geldin” diyorum. “Hoş bulduk” diyor, fısıldar gibi.
Birkaç telefon. PTT müdürü uğruyor, çay içip gidiyor. İki hasta, civar köylerden. Hamdi oturuyor hâlâ. Sonra açılıyor yavaş yavaş. Dinliyorum.
“Aslında, teşekkür etmek için uğramıştım. Size zahmet veriyorum bazen... Sağ olun.. İlaç konusunda.”
Sonraki günler, daha sık uğruyor. Bazen Serkan yoksa çay yapıyor. Benimle konuşmaktan hoşlandığı belli. En çok da tek oğlunu alıp evden ayrılan eşine üzülüyor. Onlardan söz ediyor sık sık. Bir gün elinde büyük bir paketle geliyor, bırakıp gidiyor. Kendisinin oyulgadığı çok güzel bir yorgan. Bazen de kayboluyor ortadan. Özellikle ‘bozulduğu’ zamanlar.
Bir ara epeyce kapalı kaldı dükkânı. Son gördüğümde iyi değildi. Halüsinasyonları, hezeyanları artmıştı.
O günlerde, bir süreliğine İzmir’e gitmiştim. Beni aramış durmuş epeyce. Serkan’a sormuş. “Pek iyi değildi hocam” diyor Serkan. Ertesi gün öğleyin dalgın dalgın otururken yeni gelen savcı haber göndermiş. Ası var. Merkeze epey uzakta bir köye gideceğiz. Hamdi asmış kendini, köylerindeki bir bağ evinin serenine. Gittim, otopsisini yaptım. Gece, lojmanda uyuyamadım bir türlü, Hamdi’nin yorganı diken oldu. Katladım, koydum dolaba.

Hafif yorgan

İstanbul. Sıkıntılı yıllar. Artık yalnızım. Emlak Bankası’ndan 5 yıl eşit taksitle aldığım 67 metrekarelik evi teslim aldığımda, beni zorla borçlandıran doktor arkadaşım, yabani bir atın boynuna kement geçirmiş kovboy gururuyla konuşmuştu: “Hah işte şimdi yola geldin. Seni ancak taksit uslandırır.”
Annemi aradım, söyledim ev aldığımı. Ertesi gün oruç tuttu. Adağı varmış. Avanos’tan, otobüsün bagajında gönderdiği yorgan, çok uzun süre evin tek eşyası oldu. Annemin çeyizlik yün yorganının yarısını altıma alıyor, yarısını da üstüme örtüyordum. Başımdaki yastık, sandalye minderi. Birkaç yıl sonra parkinson tedavisi için İstanbul’a yanıma gelecekleri zaman panik içinde iki çekyat, bir de televizyon almıştım ama...
Babamın hastalığı ilerlemiş. Bir deri bir kemik. Parkinsonun dördüncü evresi. Yatağa bağımlı artık.
“Yorgan pek ağır geliyor oğlum, başka bir şey ört.”
“Tabii ki baba.” Anamın yün yorganını alıyorum sırtından, yerine elyaf bir yorgan örtüyorum. Çok mutlu oluyor.
Ölmeden önceki son gün çok sık öksürüyordu. Yanına vardım, bir bardak su içirdim. “Sırtım üşüyor” dedi. “Yorganı iyice bastır oğlum.”
“Kalk istersen baba, bir şeyler ye.” “Yok oğlum, sen yorganı bastır. Ben uyuyayım. Bahara uyanırım.”
“Ne baharı baba?”
“Bahar mı dedim oğlum. Sabaha uyanırım diyecektim.”
Babam bir daha uyanmadı...

İdamdan kalan

84 Ekim, İzmir... Cuntanın astığı son iki delikanlıdan biri İlyas. İlyas Has... Cezaevinde birlikte kaldığı arkadaşı anlatıyor:
“...Avluda yürüyorduk.
‘Sıra sende’ dedim.
‘Ne sırası?’
‘Bu gece asacaklar seni.’
‘Ha.. Doğru söylüyorsun. Tahmin etmiştim. Ben hazırım’ dedi.
Saçlarına dokundum, vedalaştık...”
İlyas, gitmiş yatmış o gece yatağına. Sarınmış yorganına. Asılacak olan o değilmiş gibi, rahat ve sakin. Gece yarısı gelmiş götürmüşler. Tam çıkacakken ayağını kapıya dayayıp “Bunların hesabı sorulacak” demiş. İlyas’ın ölmeden önce yazdığı son mektupta, şahsi eşyalarıyla ilgili bir de not var. Saatini, pantolonunu, gömleklerini ve yorganını ailesine bırakmış.
İçerden oğlumun sesi geliyor. Birkaç gündür ateşliydi. Bugün daha iyi. Oğlan çocuğu işte, yorganını sürekli tekmeliyor. Gidip üstünü örteceğim. Sonra kendi yorganımın içine girip yaşadıklarımı düşüneceğim sessizce...

Son Güncelleme: 27.01.2013 15:15
Yorumlar

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol

banner177