Rahmi
Rahmi
01 Eylül 2017 Cuma 16:58
Bugün ne yazdılar?

İsmet Özçelikİsmet Özçelik

YANDAŞ İŞ ADAMLARI KAÇIYOR MU?

Şu aralar AKP’ye yakın hangi işadamının bürosuna gitsem benzer bir öykü duyuyorum. Nedense herkes birbirini yakından takip ediyor. AKP döneminde köşeyi dönenlerde bir gariplik var.

“AKP dönemi zenginleri”nin çoğu ABD’de ve Avrupa’da mülk edinmiş. Kimisi ev almış, kimi şirket kurmuş, kimi büro açmış.

NEDEN?

“Neden?” diye soruyorum. Kimse konuşmak istemiyor. Birini sıkıştırınca diğerinin yurt dışında mülk aldığını söyleyiveriyor. Diğerine gidince onun da aynı durumda olduğunu öğreniyorsunuz.

“Beklenti” içinde olanlar sessiz. Son bir vole vurup final yapmayı düşündükleri ifade ediliyor.

KENDİLERİNİ KURTARMA DERDİNDELER

Malda mülkte gözü olmayan AKP’liler ise dobra dobra konuşuyor:

“Bunlar her türlü pis işin içindeler. Denizin bittiğini hissediyorlar. Bu nedenle şimdiden hazırlık yapıyorlar. Kendilerini kurtarma derdine düştüler. Yakında çocuğu yurtdışında okumaya, hanımı da onun yanına gönderirler. Kendileri de valizi alıp uçağa bindiler mi iş tamam.

Reis bunlarla iş yaparken büyük hata etti. Yakında hepsi konuşmaya başlarlar. İşler tersine giderse bunlardan ‘gizli tanıklar’ bile çıkar.”

DEVAMI

Mehmet FaraçMehmet Faraç

Kötülerin Kurbanı

Yaz ayına rastlamışsa eğer Kurban Bayramı, adeta terk edilmiş o mahallede yaşam iyice berbatlaşırdı...

Kanalizasyon kokusunun kurban atıklarına karıştığı sokaklarda biz çocuklar yalnızca çok az evde kesilebilen koyunlara değil, sınır boylarında korkuya kurban edilen hayvanlara da ağlardık!..

Oysa yaşamın çelişkiler zincirine dönüştüğü bir mahallede nice tuhaflıklar vardı!.. Gelin, sizi çocukluğumun bir Kurban Bayramı’na götüreyim ki, orada hem insanlığı hem umudu hem de ihaneti görün;

Bizler sanki terk edilmiş bir dünyanın sonsuzluğunda gibiydik... Kayaların ve çamurun geçit vermediği sokaklarda, eski çağdan kalmış zamanlara mahkum gibiydik...

Suyun eşek sırtında taşındığı, elektriğin şansa kaldığı, yoksulluğun ise kadrolu olduğu bir dünyaydı bizimkisi...

“Şark Çıbanı” yaralarının veba gibi yakamıza yapışması yetmezmiş gibi, adı “Kötüler” olan bir mahallede yaşamak da kara tenlilerin dünyasında “zenci”lere dönüştürmüştü bizi!..

Babalarımızın “kaçakçı” olması ise cabasıydı!.. Düşünebiliyor musunuz; kent merkezinden en az 6 kilometre uzaklıktaydık ve evlerimizin çoğunun avlusunda antik mağaralar vardı...

“Tatarcık” sineğinin bulaştırdığı Şark Çıbanı denilen illet ortalığı kasıp kavuruyordu ve biz ekmeklerini mayınlı arazilerde arayan korkuya köle babaların yoksul çocuklarıydık...

İSYANIN MİSKETLERİ!..

Biz bu kadar handikapın çevrelediği bir mahallede yine de çocuktuk işte... Özlemlerimiz vardı güzellikten ve iyilikten yana... Arayışlarımız vardı, başarıya ulaşmaktan yana...

Küçük mutluluklar, körpe zihinlerimizde kocaman lunaparklar gibiydi!..

Dut ağaçlarında sallanan salıncaklarda gökyüzünü keşfetmeye çıkmış yıldızlar gibiydik!..

Çevirdiğimiz topaçlarda umutlarımıza dünyayı dolaştırırdık!..

Çelik-çomak oynarken öfkelerimizi pulsuz mektuplar gibi uzaklara atardık!..

Bazalt taşından yaptığımız “gülle”lerimiz vardı ve bizler modern dünyanın cam misketlerine isyan ederdik!..

Ağaca hasret bir mahallede, bozkırın tam ortasında minik ellerimizle kavrayabildiğimiz her nesneyi oyuncak yapardık; taşları, ağaç dallarını, cam parçalarını ve çamuru...

DEVAMI

Güray Öz

30 Ağustos’tan 1 Eylül’e

İki gün arasında yıllar var. İstanbul İngiliz emperyalistlerinin işgalindeydi. Fransızlar, İtalyanlar paramparça edilmiş Osmanlı topraklarının dişlerine uygun gördükleri bölgelerinde geziniyorlardı. İngiliz desteğiyle, kışkırtmasıyla heveslenmiş Yunan orduları İç Anadolu’ya kadar sokuldular. Top seslerinin Ankara’dan duyulduğu söylenir. Savaş uzun sürdü. Sonunda işgalciler, emperyalistlerin kibirli orduları çoktan bitmiş saydıkları savaşı yitirdiler. 30 Ağustos 1922 işte o gündür.

***

Kurtuluş da Kuruluş da zor oldu. Dünyanın karmakarışık olduğu bir zaman diliminden söz ediyoruz. Devrimlerin, devrimci isyanların, ama aynı zamanda faşistlerin, Nazilerin tırmanışının hız kazandığı yıllar. İspanya iç savaşında umutla umutsuzluğun iç içe geçtiği günler. İtalya’da kara gömleklilerin terör estirdiği, Almanya’da meydanlarda kitapların yakıldığı, Gestaponun Yahudilerle başlayan soykırımının komünistlere, sosyal demokratlara ve nihayet papaz Niemöller’lere uzandığı zamanlar. Kuzeyde ise devrim yaralarını sarmaya, toparlanmaya sosyalizmin tarihini yazmaya çabalıyordu.

***

Kararan ufku simsiyah bir gecenin izlemesini uzun süre korkuyla, kuşkuyla bekledi insanlık. İnsan olmayanların “büyük insanlığı” büyük insanlığa karşı savaşa sürdüğü, farklı uluslardan milyonlarca asker ve sivilin ölüme gönderildiği 2. Paylaşım Savaşı için bir an bile tereddüt etmedi Hitler ve yardakçıları. Şimdi Dünya Barış Günü olarak kutladığımız 1 Eylül’de, 1 Eylül 1939’da Polonya’yı işgal ederek savaşı başlattılar. Atatürk’ü 1938’de yitirmiş Türkiye de kendini neredeyse ateşin içinde bulacaktı; Hitler’in orduları Bulgaristan sınırına kadar geldiler.

***

Savaşın yarattığı ekonomik sıkıntılara göğüs geren Türkiye, 30 Ağustos’ta yendiği komşusunun da işgal edildiğini gördü. Hitler’in orduları tüm Avrupa’yı ve devrimin kuruluş yıllarını daha tamamlayamamış Sovyet ülkesinin büyük bir bölümünü işgal etmeyi başardı. Moskova yakınlarından Afrika içlerine kadar Nazilerin, faşistlerin kara bayrağı dalgalandı.

DEVAMI

Son Güncelleme: 01.09.2017 17:11
Yorumlar

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol