19 Temmuz 2011 Salı 00:59
BİR EMPATİ DENEMESİ: “BEN OLSAYDIM...“
Baştan belirtmeliyim ki; Trabzonlu olmama karşın kendimi bildim bileli Beşiktaş taraftarıyım. Radyodan dinlediğim ilk maç 1965 yılına ait bir Fenerbahçe-Beşiktaş maçıydı ve maçtan Faruk Karadoğan’ın Beşiktaş adına attığı golü anımsıyorum. 1968 yılında Rize’nin Pazarköy adlı köyünden bir arkadaşımla birlikte, evden habersiz gittiğimiz ve stadın bitişiğinde arkadaşımın akrabalarına ait fırının damından izlediğimiz Rizespor’un bir maçı, canlı izlediğim ilk profesyonel futbol maçıydı. Sanırım eski Beşiktaş ve Fenerbahçe’li Şenol Birol da Rizespor’da futbol oynuyordu.
İnönü’de izlediğim ilk maç ise Haydarpaşa Lisesinde öğrenci olduğum 1974 yılında, Beşiktaş ile Fenerbahçe arasında oynanan ve Beşiktaş’ın 5-4 kazandığı bir TSYD kupası maçıydı.
Siyah beyaz televizyondan izlediğim ilk maç ise, meşhur 3 dakikada 3 gol yediğimiz S.Roşu UEFA kupası maçıydı. Yılmaz Erdoğan’ın Vizontele filmini izleyenler anımsar. Televizyon’un kasaba halkınca izlenebildiği ilk yayında gelen haberin yarattığı şokun bir benzerini yaşadığımı anımsıyorum.
Çok güzel zamanlardı o günler. Yıllarca şampiyon olamamış “arabacı” takımının taraftarı olarak, çok ta mutluydum ayrıca. Övünmek için de pek çok öykü dinlemiş ve epey de anı biriktirebilmiştim o yıllardan, devrimci bir genç olarak üstelik.
Saatler önce maça gelip stada girebilmek ve para yeterse bir de çeyrek ekmek arası tükrük köfte ve ayran ziyafeti çekebilmek, maçın sonucundan bağımsız olarak yeterli bir mutluluk kaynağıydı.
Sonuç mu?
Motordan Üsküdar iskelesine adım atınca biten hüzünlü bir yolculuk, ya da bir akşam sefası yalnızca. Bir sonraki umuda yolculuk başlamıştı bile çoktan, yorgun argın eve vardığınızda.
***
İki puanlı dönemde, son üç maça 2 puan ve büyük averaj farkıyla önde girip, ligi 16 yıldır şampiyon olamamış Galatasaray’ın ardından 1 puan farkla ikinci bitirmiş olmak şerefli bir anıydı Beşiktaşlı için…
Son haftaya yalnızca 2 gol averaj eksiğiyle ve rakibiyle puan puana giren Beşiktaş’ın kendi sahasında “şike” yaparak Gençlerbirliği’ni farklı yeneceğine dair, hafta boyunca her türlü yolla propaganda yapıp, sonra Ankaragücü’nü 8-0 yenerek şampiyon olan Galatasaray’lı dostların, hafif bir utangaçlıkla “Siz de 6-0 yenmiştiniz.” diyerek kendi vicdanlarını tatmin ve bizi ikna çabaları karşısında ne kadar da başımız dikti o günlerde. Çünkü biz maçımızı 3-1 zor kazanmış ve ikinci olabilmiştik.
Her iki sezonda da şampiyon olan takımın, son maçında rakip takımın kalecisi kimdi dersiniz?
Benim gibi Trabzonlu olan Ergün ağabeye (Gürsoy) sağlıklı ve uzun ömürler diliyorum.
***
Bizim büyülü küremizde ilk çatlak sanırım 100. yıl şampiyonluğuydu. Biz Beşiktaşlılar tam da o zaman, “100. Yıl”ın değil 100 yıllık birikimin değerli olduğunu unuttuk ne yazık ki. Biz de kazanmayı seçtik o yıldan sonra, biz de hazırdan yemeyi…
Biz de 2000’li yılların “endüstriyel futbol” rüzgarına kaptırdık paçalarımızı. Biz de sermayenin tarafını seçtik. Biz de kazanmak zorundaydık artık.
Kısaca, biz de artık herkes gibiydik.
Taşlı topraklı bahçesinde yetişen, Şenolları, Birolları elinde tutamayan, Rızaları, Metinleri elinde tutmakta hep zorlanan takım yerine, başkalarının yetiştirdiklerini kapma yarışına girerek, parayı verip düdüğü çalan takım olmayı seçtik biz de. Beyazın masum olduğunu unuttuk hırslarımıza engel olamayıp…
Her biri farklı özellikleriyle bu toprakların gördüğü üç muhteşem Süleyman’dan biri olan efsane başkanımızın, son bildirisiyle bizi gururlandıran Çarşı tarafından “Ahmet Dursun, Seba gitsin” tezahüratlarıyla küstürülmesiyle başlayan süreç için başta Çarşı olmak üzere hepimiz özeleştirimizi yapıp tarihimizden ve Beşiktaşlı yaptığımız çocuklarımızdan özür dilemeliyiz galiba…
Efsane başkanın ahı tuttu diyeceğim. Ancak o da büyük acılar içinde sanırım. Yeğeni hapiste ve “beyaz masumiyetimiz”  kirletildi hızla…
Şimdi bizim de paralı başkanımız vardı ve tuttuğunu koparan yöneticilerimiz… Hakemlere numaralı gözlük önermek ve cinsel tercihlerine topluca eleştiri getirmek maç seyreden taraftarlar olarak bize ait bir hak iken, artık bizim takımın patronları da hakemlere düdük yutturma yarışındaydı.
İtiraf edelim. Bu bizim de hoşumuza gidiyordu. Çünkü, biz de “büyük” olmuştuk artık.
Biz de artık herkes gibiydik.
***
Aziz Yıldırım’ın gözaltına alınışıyla başlayan süreç, bir şeylerin değiştiğini göstermekteydi muhakkak ki. Yasanın yürürlük tarihi dolayısıyla, ligin son birkaç haftasının araştırıldığı ve Trabzonspor’un yakınmalarının sonucunda, nihayet bu kirli düzene dokunulabileceği umuduna kapıldım da. Ancak, operasyondan 3 gün önce bir otelin mutfağında, TFF Başkanı, FB Başkanı ve Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığı sıfatının yanında,  Ankaragücü ve Ankaraspor’un sahibi de olan “ilginç” zat arasında geçen milyon dolarlık kirli pazarlığın hiç gündeme gelmemesi, umudumun giderek azalmasına neden oldu.
Bir tür yeniden yapılanma kokusu seziliyor. Dikkat!
***
Genel anlamda, ne yapılmalı konusuna değinmeyeceğim. Çokça konuşuluyor zaten. Beşiktaş taraftarı olarak, Çarşı’nın Rıdvan Akar tarafından kaleme alınan bildirisinde ortaya konan düşünce ve önerilere katılıyorum.
Ancak, bu yazıda da yer bulan bir anlayışa dikkat çekmek istiyorum.
“Masumiyet karinesi”nin yerle bir olmasından söz ediyorum. Aynen şöyle deniyor bildiride:
“Masumiyetinizi sadece yargıya değil bize de kanıtlayın.”
Ne kadar korkunç bir ön yargı değil mi?
Ve ne kadar acımasız..?
Masumiyet evrensel hukukun en güçlü karinesi değil mi?
Aksinin ispatlanması gerekmez mi?
İşte, içinde bulunduğumuz sürecin en ürkütücü yanı bu.
“Masumiyetini yargıya kanıtlaman yetmez, bize de kanıtla.”
Özel görevli mahkemeler ve savcılıkların, her nasılsa çok gizli belgeleri medyaya servis ederek, insanları önce kamu vicdanında mahkum etme yönteminin vahim bir sonucu. Önce, gazete ve televizyonlarda bangır bangır seslenilerek, yalan yanlış haberlerle infaz tamamlanıyor. Ötesi kimsenin umurunda değil.
Yıllar sonra sona erecek yargılama sonunda ne olursa olsun artık. Tek satırlık haber değeri kalmayacaktır çünkü, beraat veya mahkumiyetin. Sanıklar yıllar önce gazete sayfaları ve televizyon ekranlarında suçlu ilan edilerek infazları da tamamlanmıştır. Sonrası gazete sattırmaz, reyting yapmaz. Sonrasını yargı ve yargılanan düşünsün. Kim hatırlayacak ki, “o” sanıkları ve “o” kanıtları…
***
Şu günlerde, dalgaların kendi paçalarını ıslatmamasına haklı olarak sevinen tüm takım taraftarlarının ve özellikle Galatasaray’lı dostların yerinde ben olsam;
Kayseri’deki kupa finaline gittiği iddia edilen İngiliz atının yerine, Malatya’ya gittiği iddia edilen Şahin otomobillerin radara yakalandığını ve o gün konuşulanların “tape”lerinin de emniyet ve özel yetkili savcının elinde olduğunu düşünürdüm.
Ben olsam, Sivas kalecisinin yediği 4 golle birlikte, Zalad’ın yediği 8 golü de gözümün önüne getirirdim.
***
Son söz.
Dostlarım.
Galatasaray başkanı gibi, “Bizi bu kirli düzene bulaştırmayan tüm eski başkanlarımızı saygıyla anıyorum.” tarzındaki kibirli, küçümseyici ve diğerlerini suçlayıcı tavırlar yerine, ben olsam;
Kire bulaştığı düşünülen ve kendi takımımıza denk olabilecek bir takımın 18 kez, bir diğer takımın 12 kez şampiyon olabildiği bir yerde temiz kalarak nasıl 17 kez şampiyon olabildiğimizi,
İddia edildiği gibi, kirli ilişkilerine karşın birinin 8 kez kazanabildiği, diğerinin 27 yıldır kazanamadığı bir kupayı, tertemiz kalarak, nasıl 14 kez kazanabildiğimizi bir daha düşünürdüm.
Sizi suçlamıyorum. En az herkes kadar masumsunuz. Aksini iddia edenler kanıtlamalıdır. Kanıt ve tanık var da demiyorum.
Ama lütfen, kendinizi diğerlerinin yerine koyun.
Biraz empati lütfen...

 Av. Abdurrahman BAYRAMOĞLU
yeniyaklasimlar.net
Yorumlar

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol