09 Şubat 2016 Salı 12:44
Yüksel Aksu’ya: Komünist olma gazoz ol

Anlamlı bir tesadüf olarak 29 Ocak günü gösterime giren “İftarlık Gazoz” filmi “komünistlik yapmak”la eleştiriliyor ve aynı nedenle sempati toplayabiliyorsa “komünistlik yapmak” gerekiyor.

Film olmamış. Ama zaten filmin yönetmeni Yüksel Aksu'yu bu konuda hep mazur görüyormuşuz, çünkü Egeli hemşerilerinin setlere gösterdiği katılım bu kargaşaya neden oluyormuş. Herkes geliyormuş, her kafadan bir ses çıkıyormuş, film böyle oluşuyormuş. Ne hoşmuş! Ne orijinalmiş! Tamam. Zaten çağımız böyle yerel katılım motiflerini yüceltme çağı olduğu için, en temel devam sorunları, tarihsel gerçekliğe uygun olmama vs. gibi şeylerin hatta filmin kaotik bir kurguya sahip oluşunun, belki de hiç olmayışının çok önemi kalmadı. Çünkü “çogzel” bir nedeni var!

Zaten yönetmenin önceki filmlerinden Dondurmam Gaymak'ta da post-prodüksiyonda film bitirilemez hale gelmişmiş. Elif Dağdeviren gelip durumu kurtarmışmış. Yani bu defa önümüze gelen Yüksel Aksu eseri, bu sorunları ilk yaşayan ürün değilmiş. Çok sempatik! Tamam.

Filmi zorlanarak izledikten sonra ekşi-sözlük'teki yorumlara ve diğer değerlendirmelere baktım. Dağdeviren, Cem Yılmaz ve Yüksel Aksu ile yapılan söyleşileri okudum. Bir yerde yönetmenin “özgüvenine” övgüler düzülüyordu. Bu kadarına ne diyeceğimi bilemedim. O yüzden bu bahsi geçiyorum.

Bu “teknik” sorunların ve yazının konusunu oluşturan “ideolojik” tercihlerin dayandığı bir bulanıklığı gidermeye çalışalım: Taşrayı anlatmak ve taşralı olmak arasında ince bir çizgi var. Yönetmenin işi, taşralı olmak değil, anlatmak olmalı. Taşralılığını satmak değil; aşmakla mükellef olmalı.

Şimdi, biraz bizim yaklaşımımızı paylaşalım.

‘YERELLİK ŞİRİNLİKTİR' PARAVANI VE DİN BEZİRGANLIĞI

Komünistler neyi önemser: Neden böyle bir zamanda böyle bir film ve film ne anlatıyor?

Tabii sinema dünyasının kendi belirleyenleri, raconu, öncelikleri vs. vardır. Dolayısıyla, tamam; filmler komünistlerin önem kriterlerine göre yapılmaz. Ama bu sorular çok temel sorulardır ve bu film bu ülkede gösterime girdiyse, sorulması kaçınılmazdır.

Öncelikle film Kültür Bakanlığından 2013 yılında 624 bin liralık bir destek almış. Filmlerin bakanlık desteği çok tartışmalı bir konudur; ama Yüksel Aksu’nun bu desteğin hakkını vermek için ek çaba gösterdiği filmdeki sahnelerin yanısıra yürüttüğü PR çalışmasında da sırıtıyor: Katıldığı bir TV programında “Allah ile kul arasındaki ilişkiden” dem vurmayı ihmal etmemiş; bir söyleşide “teravihlerin karnaval havasında geçmesi”nden bahsetmiş; Muğla'da İlim Yayma Cemiyeti'nin toplantısına katılmış… Bunları geçiyoruz.

Yönetmenimiz gericiliğe yaranma faaliyetini elbette kendi dilinde yapıyor. Yukarıda bahsettiğimiz “yerel şirinliklerin yönetmeni” misyonu ve filmin “ikinci hikayesi” olan ölüm orucu dramı ilk yarıdaki din bezirgânlığını perdelemeye adanmış. Yani filmde hem “şirin yerel gericilik” var, hem de “aşırı” solculuk var. Nasılsa sinema yönetmenleri “hikaye anlatma” konusunda özgürler… Senaryo? Kurgu? Tempo? “Ni vaamış, olmayıveesin.”

Hem nasılsa kurtarıcı “bir sahne” var ki, o "gece tütün toplama" sahnesi… Ya da artık şablon haline gelmiş olan toplu kır-köy ritüellerinin güzel kadrajlar içine yerleştirilmesi. Filmi “iyi film” standardına getirenin bunlar olabileceğini düşünmek, günümüzün yaygın bir hastalığı.

Dünya sinemasının tarihsel değer taşıyan güçlü “yerel” anlatılarındaki benzer türdeki unutulmaz sahneler; kendi başına değer taşıdığından değil, sağlam kurguları ve evrensel olanı süzme becerilerinin sonucunda belleklere kazınmaya hak kazanmıştır.

Çok manidar bulduğum bir ekşi-sözlük entry'si vardı, aklımda kaldığı kadarıyla: Filmi, konu-sinema hakkında farklı düşünen yönetmenler çekmiş gibi.

Yorum manidar, ama asıl mesele şu: Çağımızda Yüksek Aksu benzeri kişiler zaten birden fazla pozisyonu sahiplenerek ve bu şizofreniyi şirinleştirerek işine bakıyor. Her telden çalarak, her çiçekten bal, her yerellikten kâm alarak ve gerici iktidarın fonlarından da nemalanarak…

Burada gürültüye gelmemesi gereken, “biz çocukken ramazanlar masumdu ve biz taşralı çocuklar dinsel ritüelleri gelişimimizin doğal bir parçası olarak yaşardık” şeklinde paylaşılan ve hoşlaşılan temanın altındaki gerçek.

Ben Trakyalı'yım. Ege'yi bilmem. Ama Türkiye'yi biliyorum ve taşra “dindarlığı”nı masum göstermeye kalkmanın -hele de bugünün Türkiye'sinde- en hafifinden tecavüzcülüğü “like”lamak; dahası kafa kesen cihatçı teröristleri besleyen ortamlara onay vermek olduğunu düşünüyorum. “Ama biz çocukken… gerçekten...” kısmının bir önemi yok.

'TAM DA BUGÜNÜN FİLMİ OLMAK, TAM DA PİYASA FİLMİ OLMAK'

Elif Dağdeviren, Yekta Kopan'a konuk oldukları bir sohbet videosunda filmin “tam bugünün filmi” olduğunu söylüyor. “70'ler ve 80'leri anlatsa da tam da bugünün filmi” diyor. Elbette geçmişte yaşananlara referansla bugünün filmi olunur, hatta en iyi öyle olunur. Peki “İftarlık Gazoz” neden bugünün filmi? Bugüne dair ne söylüyor?

Ben anlamadım. Gizli bir misyonu varsa onu bilemiyoruz ve içten içe şüpheleniyoruz.

Yönetmen sıklıkla “sıkıcı olmamak, eğlenceli olmak”tan bahsediyor. Belki de bugün milletçe çok eğlence ihtiyacımız olduğu saptamasından hareket ediliyordur. Siyaset yorgunu olduğumuz doğrudur da, gericiliğin dört bir yandan saldırdığı, ülkenin bir dış savaşın eşiğinde olduğu ve hali hazırda kendi sınırları içinde bir savaş yürüttüğü bir dönemde 70'lerin taşra ramazan ve teravilerinden eğlence çıkarmak ya da 80'lerde ölüm orucu dramından “eğlenmek” Pek sağaltıcı olmasa gerek.

Yine bir ekşi-sözlük entry'sine başvurmak durumundayım; kültür bakanlığından fonlanan filmin “tam da bugünün filmi” olması bence de şuna denk düşüyor: 'köylü yalakalığı, din iman şakşakçılığı ve Cem Yılmaz promosyonu'… evet hepsi son dönemin modasıdır. Destek almak isteyen ve bunu 'çok seyirci' ile realize etmeyi hedefleyen özetle 'piyasa filmi' yapmaya yönelmiş bir film yönetmeninin filmini 'tam da bugünün filmi' yapmak için mahkum olduğu trendlerdir.

FİLMİ TARTIŞIRKEN

Film üzerine yapılan tartışmalar Türkiye'nin “dağılmış” tablosunu yansıtıyor.

Ve bu tartışmalardaki en temel sıkıntı filmi bugün Türkiye'de izliyor olduğumuz gerçeğini ihmal ediyor oluşu. Zaman ve mekandan bağımsız bir sinema ve siyaset tartışması yürütülüyor. Ülkemizde “taraftar grupları” halinde yapılan bu tartışmalar da, filmin kurgusu kadar sorunlu. Ama zaten Yüksel Aksu gibi yönetmenlerin istediği ve varlığını garantiye alacağı tartışmalar da bunlar.

“Tam da buna ihtiyacımız vardı”nın gerekçelendirilmesi “ağlatıyor ya” oluyorsa, ya da yukarıda da bahsettim, filmin “çalakalem” bir eser olma kusuru yönetmenin doğal tarzı (dikkat ama; tercihi değil) ile açıklanarak sempatik bulunuyorsa biraz zorluk içindeyiz demektir.

Yahut bugünün filmi olduğu iddia edilen filmin güncellikle bağı taşradaki dindarlığın pek de sempatik olduğu ve solcuların faaliyetlerinin de acınası ya da çıkışsız olduğu kabulleri üzerinden kuruluyor ve bunun üzerinden bir taraflaşma yaşanıyorsa da zorluklar var demektir. Bir de bu temalar bağlamından bağımsız olarak sürekli tekrarlanabiliyor ve alıcı bulmaya devam ediyorsa… Yine zorluk karşısındayız.

Bu zorlukları içinde mücadele ettiğimiz ülkemizin göğüslemek zorunda olduğumuz “zorlukları” olarak görmeye bakalım. Ama mutlaka hesaplaşılması gereken zorluklar.

BİTMEYEN PROMOSYON

Bir diğer mesele, 70'lerin köylü solculuğunu, onun zaaf ve eksikliklerini “meşrulaştırma” arayışının sürekli prim yapmaya devam etmesi… Bu faaliyeti genelde “eski solcu” ya da “solcu bilinen”ler icra ediyor ve üstelik bu durum herhangi bir “avukatlık” da içermiyor. Köylü solculuğun yüceltilmesi, bu arızalı konumun “itibarının iade edilmesi” konusunda liberallerle eski solcuların birlikte sahiplendiği görevin tek bir anlamı var: Toplumsal olarak daha gelişkin ve mücadeleci; daha gerçek ve gülünç olmayan bir sol potansiyele alan kapatmak. Şöyle ki, arızalı solculuğu “öyle kabul ediyoruz” ve beraberinde genel olarak solculuğun da çıkışsız olduğunu düşünüyoruz…

2013'ü yaşamış Türkiye’de biraz daha farklı bir tablo var oysa. Sola dönük mühendislik yapılan alanda biraz daha farklı kavrayışların, daha doğru algılayışların önü açık artık. Çaresiz solculuğa koltuk değnekliği yapan ve ona toplumsal onay olanakları elverdiğince eşlik eden odaklar, eski “marjinal” alanlarda bile kabul görecek bir şeyler olduğunu keşfediyor. Ece Temelkuran'ın mağdur durumdaki solcu ailelerin acılarını göstermemelerini, onurlarını acısına merhem etmelerini anlayarak (!) bir maneviyat sıçraması yaşamasına neden olan ülke gerçekliği böyle.

Bu noktadaysa, gerçek zemini yok olmaya giden böylesi bir faaliyetin bizi kışkırttığı tartışma tuzağına düşmemekte yarar var. Biz bu eksikli ve çaresiz solculuğu “sevimli” ya da “komik” değil, “naïf” olarak niteleriz ve değerlendirmelerimizi sadece ne hissettiğimizle yapmayız.

Solculuk her şeye rağmen modaysa, en kötü hali bile “kabul görüyorsa” doğru ve iyi örnekleri öne çıkarmanın zamanı demektir. Çaresiz olanın çıkmazlarını gündemde tutmak değil.


Kaynak: Haber.sol.org.tr
Son Güncelleme: 09.02.2016 12:44
Yorumlar

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol

banner177