09 Mart 2016 Çarşamba 10:04
Özdemir İnce'yle 'imam hatip saltanatı' ve 'imamokrasi' üzerine...

Üç günlük "Tarikatlar ve Dinselleşme" konulu yazı dizimizin son gününde, aydınlanma savaşımcısı Şair Özdemir İnce'yle yaptığımız uzun söyleşiye yer veriyoruz. Özdemir İnce, son yıllarda laiklik ve aydınlanma konularındaki yazılarıyla etkin bir mücadele sürdüren bir aydın. Özellikle "Egemenlik Cehaletindir", "Cehaletin Rönesansı" ve "İmam Hatip Saltanatı ve İmamokrasi" adlı kitaplarını, "Türkiye'nin yaşadığı AKP karanlığını tarihe not düşüren kitaplar" olarak yanımlamak mümkün.

Son yayınlanan "İmam Hatip Saltanatı ve İmamokrasi" kitabından yola çıkarak, Türkiye'deki dinselleşmeyi, dinselleşmenin kökenlerini, imam hatiplerin ve tarikatların bu gericileşmedeki yerlerini ve önemlerini konuştuk Sayın Özdemir İnce'yle... 

- Sayın İnce, “Postmodernizm, modernizmin ortaçağın din eksenli dünya görüşüyle mücadele ederek yarattığı tüm olumlu değerlerin inkârı” şeklinde bir tanımınız var. Bugün de bu topraklardaki tüm ilerici, aydınlanmacı değerlerin hemen hemen tamamı inkâr ediliyor. Dahası yok ediliyor/edildi. Sizin yakın geçmişte “İmam Hatip Saltanatı ve İmamokrasi” adlı kitabınız yayınlandı. Bugün bu imamokrasi rejiminin kurulmasında, kitabınızda sözünü ettiğiniz imam hatipleşmenin payı, önemi nedir? 

- Günümüzde Türkiye'de olanlar dolaylı olarak postmodernizmle ilgilidir: Ulusal devlet nefreti, mikro milliyetçilik, çok kültürcülük, etnikçilik, muzır ve kullanışlı İslamcılık... Bunların eleştirisi "İmamokrasi" kadar "Türkiye'nin Sırat Köprüsü: Açılım Masalı" adlı kitabımda da ana eksendir.

İmamokrasi yerel ve evrensel olarak ruhban sınıfına dayanır. Başka ülkelerde "Papazokrasi", "Hahamokrasi" olur. Daha çok önceleri "Şamanokrasi" vardı. Evrensel ruhban sınıfı tek tanrılı (İbrahimî) üç dinden önceki bütün dinlerde de vardı. En ilkel dinden itibaren bütün dinlerde ruhban sınıfı vardır. İşimizi kolaylaştırmak için 5 Kasım 2012 tarihli Aydınlık gazetesinde yayınlanan "Halkın Afyonu" adlı yazımın bir bölümünden aktarma yapacağım:

Karl Marx şu ünlü “Din halkın afyonudur” sonuç cümlesini “Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisine Katkı” (1843-1844) adlı kitabının giriş bölümünde yayınlamıştı. Aradan 169-170 yıl geçmiş. “Din halkın afyonu”dur, Marx’ın en önemli ve en çok anılan cümlelerinden biridir ve Avrupa’da değil, ama Türkiye de aralarında olmak üzere İslam ülkelerinde din düşmanlığının belgesi olarak gösterilir. Marx, dinin olumsuz toplumsal işlevini acımasızca eleştirmiştir, ama bu eleştiriyi “din düşmanı” kefenine sarmak haksızlık olur.

DİNİN ELEŞTİRİSİ

Karl Marx, din eleştirisinin her türlü eleştiri eyleminin ön koşulu olduğu düşüncesindedir. Marx’ın eleştirel temeli (sadeleştirilmiş özetle) şu görüşe dayanır:

Din insanı yaratmamıştır, aksine dini insan icat etmiştir. Din, henüz kendi gerçek varlığını keşfedememiş ya da kendini çoktan yitirmiş insanın kendi varlığını algılama biçimidir. Ama insan dünyanın dışında bir yerde yaşayan soyut bir varlık değildir. İnsan,  bir devlet aygıtında ve bir toplumda yaşar. Bu devlet ve toplum, dünyayı tersine bilinçle yorumlayan dini üretirler. Din, bu dünyanın, bu dünyayla ilgili bilgilerin, dünyanın sıradan mantığının, manevi onurunun, coşkusunun (vecdinin),  evrensel teselli ve kanıtlanışının genel kuramıdır. Din, insan varlığının gerçekdışı gerçekleşmesidir, çünkü dinin tasavvur ettiği insan varlığı hakiki gerçekliğe sahip değildir. Demek ki dine karşı mücadele etmek, dolaylı olarak, manevi aroması din olan bu dünyaya karşı mücadele etmek anlamına gelir.

Karl Marx,  bu düşüncesini şöyle bağlar: Dinsel sıkıntı bir bakıma gerçek sıkıntının ifade tarzıdır; bir bakıma da gerçek sıkıntıya karşı bir itirazdır. Din ezilmiş (zulme uğramış, mazlum, susturulmuş) insanın iç çekmesi (yanık türküsü, içli ezgisi), ruhun dışlandığı toplumsal koşulların ruhu olduğu gibi kalpsiz bir dünyanın da ruhudur. Din, halkın afyonudur.

AFYON OLMAK

Aslına bakarsanız son paragraf dinin eleştirisinden çok onun övgüsü gibi bir şey. Dinin, mazlum insanın yanık türküsü, kalpsiz ve ruhsuz dünyanın ruhu olduğunu söylemek övgüden başka nedir? Ama din, ezilmiş insana verdiği teselli ile onu tıpkı afyon gibi uyuşturuyor. Onu tepkisiz bırakıyor, ona boyun eğdiriyor. Ne var ki insanın gereksinimi; tesellinin verdiği uyuşma değil, tam tersine kendini ezene karşı direnme bilinci ve hakkını alma eylemidir.

Din adamlarına sorarsanız, din, teselli verdiği kadar direnme bilinci de vermektedir. Dinler ve mezhepler arası ideolojik çatışmalar vardır, ama dinsel dürtülü toplumsal hak arama hareketleri pek görülmez.

Dört beş yaşımda ya vardım ya yoktum, bir gün sokakta öğrendiğim hurafe ve safsatalardan birinin doğru olup olmadığını halamın kızına, “Abla, öteki dünyada zenginler fakir, fakirler zengin olacakmış, doğru mu?” diye sormuştum. Feriha ablamın verdiği cevabın hiçbir önemi yok. Öteki dünyada zengin (mutlu) olunacaksa, bu dünyada yoksul (mutsuz) olmanın ne önemi vardı, ne anlama geliyordu? Sorun bakalım, insanların kaçta kaçı bu dünyada varsıl, öteki dünyada yoksul olmayı seçer?

Bu teselli müdahalesi, dinin, devletin ve egemen sınıfın ideolojik aracı olduğu gerçeğini ortaya çıkarmıyor mu? Afyon, hükümetin ve egemen sınıfın elinde, onu dilediği zaman ve yerde dilediği gibi uyuşturucu olarak kullanır.

Din, teselli ve miskinlik aracı olarak kullanılmaz ise afyon etkisi göstermez. Zuladaki afyon gibi yerinde durur. Dini, toplumsal eşitsizlik ve zulüm karşıtı olarak da kullanmak mümkündür ama kim kullanacak, iktidardan yoksun ezilenler mi? Dinin tarafsız olduğunu kabul etsek bile, dinin örgütü (tapınak) ve örgütün görevlileri (din adamları) iktidar adına afyon dükkânını işletirler.

Karl Marx, örneklerini hep Hıristiyanlıktan vermiştir ama çok tanrılı ve tek tanrılı dinlerde, tapınaklarda ve ruhban sınıfında durum değişmez, afyon dükkânı işler.

Örgütlü tapınak olarak Güney Amerika'nın bazı kiliseleri ve rahipleri, şimdiye kadar sadece onlar adalet, özgürlük ve yoksuldan yana olmuştur. Böyle bir anlayış Kuzey Amerika'da, Avrupa'da ve İslam âleminde görülmez. (Bu konuda ek olarak iki yazım var).

"Allah ‘amputé’leri (kolu, bacağı kesik; koldan bacaktan yoksun) neden sevmiyor?" diye bir fıkra var. "İncil'de Tanrı körlerin gözünü açıyor, kötürümleri yürütüyor, ama kolunu bacağını yitirmiş savaş gazileri için hiçbir şey yapmıyor. Neden?"

Fıkra, dolaylı olarak kutsal kitap mucizelerinin palavra olduğunu söylemek istiyor. Ki palavradır. Ama insanlar inanıyor. Buna engel olmam mümkün değil: İnsanların %90'ı o soruyu soramaz.

Tanrı, tanrılar, dinler, peygamberler ve din adamları; yeryüzüne adaleti, eşitliği, mutluluğu getirebildiler mi? Getiremediler! Din adamlarının irade-i külliye, irade-i cüziye türünden asparagasını boşverin. Yeryüzü adaleti, yeryüzü eşitliği, yeryüzü mutluluğu insanların bireysel iradesine  bırakılmışsa, yeryüzünün işleri insanın sorumluluğundaysa, sen de türlü oyun ve desise ile  insanın yeryüzü hayatını yönetmeye davranma. Gökyüzünde kal.

Ama bu kadar kaba olmanın gereği yok. Laiklik bu ayrımı kibarca çözümler: İncil'deki "Tanrı'nın hakkı Tanrı'ya, Sezar'ın hakkı da Sezar'a" cümlesi laikliğe dinsel açıdan destek olabilir.

Eski çağlarda Tanrılar Olympos'tan ovaya inip insanların işine karıştığı zaman kaos çıkardı. İbrahimî dinler (Musevilik, Hırıstiyanlık, İslam) için de durum böyle. Tanrı'yı peygamberler ve din adamları; Tanrı'yı ve peygamberleri de din adamları ve kurumları istismar ediyor. Cenneti İbrahimî Tanrı ya da Allah satmıyor, din adamları satıyor.

Aydınlanma, rasyonalizm, pozitivizm ve Cumhuriyet bu dalavereye Türkiye'de de çeyrek yüzyıl kadar ara vermişti. Türkiye'deki mutlu çağın tekerine sadece postmodernizm taş koymadı. Postmodernizmle sadece "alacakaranlık bilmişleri" efsunlandı. Sıradan insan zaten "aydınlanmacı değerler"den habersizdir. O, Cumhuriyet'i tanıyordu. Ama onu yalanlarla efsunladılar. Sıradan insanların yüzde 99'u inandıkları dinin kitaplarını, dinin içeriğini bilmez. Sıradan insanların dini "hurafeler"den ibarettir. Bu nedenle, kolay kolay yoldan çıkıp gerçek dini bulamazlar. Gerçek dini ve Tanrı'yı bulsalar, ruhban sınıfının tapınağına gitmezler. Ama binlerce yıldır gidiyorlar.

İmamokrasi, İslam'ın yaşındadır. Cumhuriyet onu bir süreliğine dondurucuya koymuştu. Demokrat Parti'deki AKP geni onu 1950’de dondurucudan çıkardı.

- Sayın İnce, Tarikatların sosyal/kültürel/ekonomik yaşantımızda giderek belirleyici bir hal alması, vakıf üniversiteleri, kolejleri aracılığıyla akademiyi ele geçirmeleri, yine tarikat belirlenimli şirketlerin neoliberal piyasacı sistem sayesinde güçlenip tekelleşmeleri, tarikatların medyayı, televizyonları ele geçirmeleri… Tüm bunları göz önüne aldığımızda, gericiliğin bizleri ortaçağdan beter bir akıl tutulmasına ve toplumsal bir çıldırıya mahkûm ettiğini söylemek mümkün müdür? Tarikat ile akademi aynı yerde olabilir mi? Bu yapısal olarak olanaklı mıdır?

- Bir zamanlar "Fethullah Cemaati" ve öteki tarikatları (postmodern kafayla) sivil toplum örgütü olarak yutturmuşlardı. Yönetimi demokratik yöntemle seçilmediği için "Sefil Toplum Örgütü" idiler. Bütün tarikatlar, müstebittiler, mafyadırlar. Bu nedenle, tarikatların denetimi altındaki bütün okullar -kreşlerden üniversiteye- devletleştirilmeli ve laikleştirilmelidir.

Tarikat işine girmeden önce, beni çıldırtan ve bir matah sanılan Ortak Akıl'ın neyin nesi olduğuna bir bakalım: Ortak Akıl'ı Başyüce R.T.Erdoğan ve AKP tarikatı pek severler. Partilerini ortak akıl ile kurmuşlar ve ortak akılla yönetirlermiş.

Bu konuda nerde yayınlandığını şimdi hatırlayamadığım “Başyüce, ortak akıl ve başkanlık” başlıklı yazım okunabilir. Link: http://ozdemirince.com/ortak-akil-ve-devlet-akli/

Aynı şekilde 16 Eylül 2001 tarihli Hürriyet Pazar’da yayınlanan yazımı okuyun da, daha sonra işimize bakarız:  link http://webarsiv.hurriyet.com.tr/2001/09/16/29324.asp

ORTAK AKIL AKILSIZLIKTIR!

Ortak akıl akılsızlıktır! Bireysel akılsızlıktır! Koyunlaşmadır! Ortak Akıl liderin, şeyhin, Führer'in, Başyüce'nin aklıdır. Akıllarını, ortak akıl kazanına katanlar, bir koyun sürüsü, bir tarikat oluştururlar ve şeyhin aklı onların ortak aklı olur. Bu nedenle ben AKP Tarikatı diyorum.

Tarikatların "ne" olduğuna dair bir karara varmak için bunlarla ilgili bir el kitabına bakmak gerekir. Şu anda masamda Enver Behnan Şapolyo'nun Mezhepler ve Tarikatlar Tarihi (Elif Kitabevi) var. 501.sayfadan itibaren bakıyorum: Padişahların neredeyse tamamı bir tarikatın mensubu.

Türkiye'de 30 tane tarikat silsilesi ve bu 30 silsilede toplam 362 tarikat kolu var(dı). Sadece İstanbul'da bulunan tekkeleri dağılımı şöyle (idi): Kadiri tekkeleri (65) Nakşibendi tekkeleri (95), Rufai tekkeleri (40), Halveti tekkeleri (69), Celvediye tekkeleri (31) Şazeli tekkeleri (3), Sünbüliye tekkeleri (26), Sadiye tekkeleri (34), Şabaniye tekkeleri (24), Cerrahiye tekkeleri (12), Bedeviye tekkeleri (8), Bayramiye tekkeleri (9), Uşaki tekkeleri (6), Gülşeni tekkeleri (6) Sinani tekkeleri (3), Mevlevi tekkeleri (5), Bektaşi tekkeleri (9)... Yanlış toplamadıysam 445 adet tekke var.

Bunların (tarikatların tekkeleri) tamamı özerk derebeyliklerdir. İslam’da hiyerarşi disiplini falan yoktur. Ortak babaları olmayan mafya toplulukları gibiler.

Cumhuriyet bu rezillikler bataklığını gördüğü için medreseleri, tekke ve zaviyeleri kapattı. Diyanet İşleri Başkanlığını, imam-hatip okullarını, İslam enstitülerini, ilahiyat fakültelerini bu dinsel anarşiye son vermek ve müslüman bireyleri özgürleştirmek ve onları ortak aklın vesayat ve sultasından kurtarmak için kurdu.

Her tarikatın holdingler, vakıf üniversiteler, kolejler kurduğunu; tarikat şirketlerinin  neoliberal piyasacı sistem sayesinde güçlenip tekelleştiklerini; medyayı, televizyonları ele geçirdiklerini düşünelim… Türkiye sivilce bolluğunda tarikat devletçiklerine bölünür. "Tüm bunları göz önüne aldığımızda, gericiliğin bizleri ortaçağdan beter bir akıl tutulmasına ve toplumsal bir çıldırıya mahkûm ettiğini söylemek mümkün müdür? Tarikat ile akademi aynı yerde olabilir mi? Bu yapısal olarak olanaklı mıdır?" diye soruyorsunuz. Evet,  mümkün değildir ama mümkündür; evet, olamaz ama olmaktadır. Buna "dinsel anarşi düzeni" denir.

"BU DÜZEN YIKILMALIDIR"

- Kitabınızdaki yazılarda da vurguladığınız üzere imam-vali, imam-savcı, imam-hekim, imam-öğretmen, imam-mühendis, imam-polis sorunu yaşanıyor ülkede. Bu imam-vali konusunda ne gibi uyarılarınız olabilir?

- Bu bir düzendir ve bu düzene "ulema sınıfı yönetiminde dinsel vesayet ve sulta düzeni" denir. Toplumu çeyrek yüzyıldır uyarıyorum, ama bana bu konuda ne gibi uyarılarım olduğu ilk kez soruluyor. Cevap: Bu düzen yıkılmalıdır ve bu düzeni ancak Cumhuriyet ve Cumhuriyetçiler yıkar. Cumhuriyetçi olmadan solcu olunamaz. O halde cumhuriyetçi olmak solcu olmaktan çok daha önemlidir. "Sol", cumhuriyet konusundaki önyargılarından, hurafelerinden kurtulmalıdır.

MESLEKLERİN DİNSELLEŞMESİ, ASKERİLEŞMESİNDEN MİLYON KERE TEHLİKELİDİR

Mesleklerin dinselleşmesi, askerileşmesinden milyon kere daha tehlikelidir. Çünkü sinsidir, teselli eder, mucizeye inandırır; afyon, morfin, eroin etkisi yaratır. Hele askerin iğdiş edildiği toplumda insanları uzaktan kumandalı robota çevirir. İslamcılar 1950'den bu yana, Said Nursî ve Fethullah, tarikat şeyhleri öncülüğünde, böylesine bir robot toplumu yaratmaya alışmışlar ve ne yazık ki başarılı olmuşlardır. İdeolojik türban çökertilmeden, imam hatipler kapatılmadan ve "din adamı" sınırları içinde Tevhid-i Tedrisat'ın amacına uygun şekilde reorganize edilmeden Türkiye komadan çıkamaz.

- Günümüzde dindar bir yaşantıya sahip olmayan ama bilinçaltları “mistisize edilmiş /mistifikasyona tabi tutulmuş” orta sınıf insanlarına dikkatle baktığımızda, bu kitlenin “emperyalizmin /tekeller düzeninin” belirlenimindeki en önemli insan kaynakları olduğunu görüyoruz. Bugün gazeteler, televizyonlar, internet, sosyal medya, kitaplar, dergiler; fal, muska, büyü, cinler, dualar, parapsikoloji, ruhçuluk, medyumluk, telekinezi gibi safsataların mecrası haline getirilmiş durumda… Dinselleşme dediğimiz ille de, toplumsal yaşamın namaz ve iftar saatlerine göre ayarlanması, hac ve umre ziyaretlerinin devlet protokolüne girmesi, her ağzını açanın dinsel referanslarla lafa başlaması değil. Toplumsal bir çıldırı halinde tasavvufi kitaplara sarılmak, herkesin her fırsatta dinsel referanslarla yaşamaya başlaması, “solcu” gazetelerde bile ilahiyatçıların her konuda ahkâm kesmesi, edebiyat yapıtlarına dinsel öğelerin serpiştirilmeye başlanması… Bu genel mistifikasyonu da toplumun imam hatipleştirilmesine bağlayabilir miyiz?

- Büyü, mucize, fal, muska, cinler, dualar, ruhlar, batıl inançlar insanlık tarihi kadar eski olup insanın genlerine, evrime karşın, kalıtım olarak yerleşmiştir. Bağışıklık sisteminin zayıflamasıyla ortaya çıkan hastalıklara benzerler. Kapitalizm ve emperyalizm bunları medyada kullanır. Toplumun bağışıklık sistemi güçlendikçe bunların etkileri azalır. İmamokrasiye kurmay kadrosu yetiştiren imam hatip ve benzeri okullar bağışıklık sistemini bozarlar. Cumhuriyet bunu gördüğü için bilimsel bilgi ile çatışmayan bir "din adamı yetiştiren okul" kurmak istedi. Bu okul ancak köy enstitülerinin yaşaması ve ürün vermesi, toprak reformunun gerçekleşmesi durumunda başarılı olabilirdi.

Dindarlık camiye, sinagoga, kiliseye gitmekle, mümin ve pratikan olmakla sınırlı değildir. Sadece gerçek (din düşmanı olmayan) ateistler dindar değildir. Geriye kalanların neredeyse tamamı dindardır ve hurafelere inanırlar.

Çöküş dönemlerinde hep böyle olur. Roma yıkılırken, Osmanlı yıkılırken de böyleydi. İnsanlar falcıların kapısında kuyruk oluyordu. Bireysel akıl olmadan, akıl bireyselleşmeden insanların dünyaya ve evrenin düzenine dayanmaları, karşı koymaları mümkün değil. Bu nedenle ortak akıla teslim olurlar, afyona alışırlar, safsata ve  üfürüklere teslim olurlar. İnsan yeryüzünün en zavallı, en savunmasız yaratığıdır. Aklı ile ne yapacağını bilememektedir.

Biliyor musunuz bilmem: Ben Türkiye Televizyonları'nın kurucularından biriyim, ilk planlamacısıyım. Bunun böyle olacağını, televizyonun insanı bulamaca çevireceğini, bilgisayarın ise insanları hayvanlaştıracağını 1980'leri ortalarından itibaren yazdım.

Genel mistifikasyonu toplumun imam hatipleştirilmesine bağlayamayız: O bir sonuç ve onun bir davası var. Ama şikâyet ettiğiniz zıpırlıkları yapanların bir davası yok. Bu zıpırlar, bağımsız ve bireysel aklı olanlardan nefret ederler ve kendilerine çöplükte rol model ve şeyh ararlar.

Bu cehenneme karşı koymak için toplumun solculaşması, solcuların bireyleşmesi, bireysel akıllarını kullanmayı öğrenmeleri gerekir. Bu bireyselleşme, aslında bir tür yok oluş olan "sosyal medya" bireyselleşmesine benzemez.

AKP tarikatı iktidardan gittiği gün şikâyet ettiğiniz film biter ve perde iner. Ama o zaman ne olacak? O zamana kadar gayri memnun kitle cumhuriyeti keşfedip öğrenecek mi? O zamana kadar, Mahmut Esat Bozkurt'u, Şükrü Saraçoğlu'nu, Dr. Reşit Galip'i, Şükrü Kaya'yı, Mustafa Necati'yi, Hasan Ali Yücel'i ve arkadaşlarını, cumhuriyetçi Nâzım Hikmet'i keşfedebilecekler mi? Toprak Kanunu'nu hazırladığı, toprak ağalığına son vermeye kalkıştığı için Şükrü Kaya adının faşiste çıktığını anlayabilecekler mi?

- Peki nasıl bir çıkış? İmam hatiplerin/tarikatların sarıp sarmaladığı bir Türkiye’de aydınlanmacı, akılcı, rasyonel bir çıkışa kavuşmak için, yeni bir laiklik mücadelesine mi gerek var? Türkiye’de gericiliğin püskürtülebileceği bir zemin var mı? Ya da bu zemin nasıl yaratılabilir? Çıkışa dair neler söylenebilir?

- Bu soruyu yanıtlamadan önce kısa bir anımsamaya başvuralım: İmam hatip düzeninin geçmişi Osmanlı devletinin yapısal kuruluşuna kadar gider. En eski parti AKP'dir, en genç parti CHP'dir, MHP ile HDP yaşıttırlar. Şaşırdınız değil mi?

Sarıp sarmalayan imam hatipler ve tarikatların vesayet ve sultasının egemenliği 1924 ile 1950 arasında sadece 25 yıl yalapşap sekteye uğradı. Ama imam hatiplerin ve tarikatların vesayet ve sultasının evrensel hayat öyküsü cumhuriyetler, demokrasi ve ulusal (ulus) devletler öncesi dönemde, kısaca şöyledir:

-Tepede saltanat iktidarı.

-Kafa: Bürokratik yapı.

-Kol olarak tapınak (kutsal mekânlar, sinagog, kilise, cami) ve ruhban sınıfı.

-Ayak olarak, askeriye

Halk sürüsünü, en küçük kabileden en büyük imparatorluğa kadar bu yapı yönetmiştir. Osmanlı Devleti'nde de durum böyledir. Medrese, bürokrasinin, ilmiye ve ulema sınıfının kaynağıdır. Celali isyanlarının kaynağında topraksız köylüler (çift bozanlar, levendat) ile medrese öğrencileri (suhte) vardır. Saltanat karşıtı isyan ve ayaklanmalarda asker (yeniçeri) ile ilmiye sınıfı çoğu zaman birlikte hareket etmiştir. Bu işbirliği, yeniçerinin kaldırılması, 1728 yılında başlayan askeri ıslahatın, 1784 yılında, cebir, trigonometri, mekanik, astronomi, hendese, coğrafya gibi bilimsel derslerin okutulduğu Mühendishane-i Bahri-i Humayun (Deniz Harp  Okulu) ve Mühendishane-i Berri-i Humayun (Kara Harp Okulu) okullara ulaşması asker ile ulema (din adamı sınıfı) ittifakını sona erdirdi. Daha sonra, Tanzimat'ta (1838-1839) modern iptidai, rüşdiye ve idadilerin kurulmasıyla bu ayrılık güçlenmeye başladı. Ve Cumhuriyet 1924 yılında çıkardığı Tevhid-i Tedrisat Kanunu (Öğrenim Birliği Yasası) ile ilmiye ve ulema sınıfının belini kırdı. Amid Bein Osmanlı Uleması ve Türkiye Cumhuriyeti (Kitap Yayınevi) kitabına şöyle başlar:

Son dönem Osmanlı uleması, modern Türkiye tarih yazımının özellikle ilgilendiği bir konu olmamıştır. Avrupa dillerinde de ulemanın entelektüel üretimi, eylemleri ve kurumlarını konu edinen kitap ve makalelerin sayısı bir elin parmaklarını geçmez. Osmanlı İmparatorluğundan Türkiye Cumhuriyeti’ne geçişte ulemanın hep kaybeden tarafta olmak zorunda kaldığını göz önüne alınca, bu ilgi eksikliğine belki de fazla şaşırmamak lazım. Yeni rejimin 1923’ün sonlarında kurulmasından sonraki birkaç yıllık sürede, ilmiye sınıfı küçültüldü ve merkezden çevreye itildi, kurumlarının çoğu lağvedildi, yetkileri büyük oranda budandı… Hatta ulema unvanı Türkçeden neredeyse tamamen çıkartıldı. Ulema, dönemin tarih yazımının konusu olduğunda ise çoğu zaman, II. Meşrutiyet’ten 20. yüzyılın ortalarına dek imparatorluğa ve Cumhuriyet’e hâkim olan modernleşmiş ve batılılaşmış yeni elitin asıl “ötekisi” olarak tasvir edilmiş, bazen hor görülmüş, hatta alay konusu olmuştur. Ulema sık sık, 20. yüzyılın başlarında vadesi dolmuş ve bu yüzden de tarihin çöplüğüne atılmış epey yeknesak bir toplumsal-dini zümre olarak sunulmuştur, Böyle olduğu için de çok yakın zamanlara kadar akademik çalışmalarm ilgi alanına girmemişti. (s.9)

Şimdi, günümüz başyücesi R.T.Erdoğan'ı yerine yerleştirmek için adı geçen kitaptan bir aktarma daha yapalım:

Diğer birçok yayın ise çoğunlukla, son otuz yıl içinde Türkiye'de sayıları hızla artan ilahiyat fakültelerinin öğretim kadroları veya mezunlarının son dönem Osmanlı ilmiye teşkilatı hakkında yaptıkları yeni çalışmalardır. Bu yayınlar oldukça çeşitlidir: Bazıları son derece akademik bir içeriğe sahipken, diğer birçoğunun amacı daha geniş bir kitleye ulaşmaktır. İslami dergilerin ve İslami yönelimli günlük gazetelerin büyüyen pazarı da sık sık yayımlanan makaleler, başyazılar ve kitap eleştirileriyle bu eğilime katkıda bulunmak­tadır. Bu yayınlara ulemayı ve onların kurumlarını takdir eden bir genel bakış açısı hâkimdir. Bu yayınlar açıkça, Cumhuriyet’in ilk yıllarından itibaren Türkiye’deki tarih yazımına ve hegemonik söyleme egemen olan olumsuz değerlendirmelere bir karşı-anlatı oluşturmayı amaçlamaktadır. Türkiye'deki İslami hareketlerin özellikle 1990’lardan itibaren artan görü­nürlüğü ve etkisi temelinde bakıldığında, Osmanlı ulemasının ve onların kurumlarmm imajlarını yeniden değerlendirmeye ve düzeltmeye dönük bu çabalar, kendilerini laik Cumhuriyet’in muhafızı olarak tanımlayanlar için sinir bozucudur, hatta birtakım kötü şeylerin habercisidir.

Kısa bir süre önce kamuoyu önünde cereyan eden bir tartışma, Cumhuriyet’in kurulmasının üzerinden seksen yıldan fazla bir süre geç­mesine rağmen, hâlâ bu konuya atfedilen hassasiyeti bütün yönleriyle ortaya koymuştur. Ulema meselesi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM), Türk üniversitelerinde uygulanan başörtüsü yasağının hukuka uygunluğunu onaylayan kararından sonra, Kasım 2005’te manşetlere çıktı. Bu karara tepki gösteren Başbakan Recep Tayyip Erdoğan hâkim­lerin verdiği kararı eleştirerek, “Bu konuda söz hakkı mahkemelerin değil, ulemanındır.” demesi bir tartışma kasırgasının fitilini ateşledi. Partisinin İslami köklerini ve kendisinin başörtüsü meselesi hakkında daha önce açık bir şekilde dile getirdiği fikirleri göz önüne alınınca, Başbakan’ın mahkeme kararını şiddetle eleştireceği belki beklenen bir şeydi. Ancak, muhaliflerini asıl hiddetlendiren, “ulema”nın Başbakan tarafından alternatif ve tercih edilebilir bir otorite olarak görülmesiydi.(s.9-10)

"Nasıl bir çıkış? İmam hatiplerin/tarikatların sarıp sarmaladığı bir Türkiye’de aydınlanmacı, akılcı, rasyonel bir çıkışa kavuşmak için, yeni bir laiklik mücadelesine mi gerek var? Türkiye’de gericiliğin püskürtülebileceği bir zemin var mı? Ya da bu zemin nasıl yaratılabilir? Çıkışa dair neler söylenebilir? " diye soruyorsunuz.

İlk adım "Sol"un üfürüklerinden vazgeçip, Cumhuriyet'i anlayıp ona saygı ve sevgi duyması gerekir. Kurucu Kadro neden komünizmi, sosyalizmi getirmedi diye küsmek budalalıktır. Dinciler de neden laikliği getirdi, neden devrimleri yaptı diye ona düşman oldu.

Cumhuriyet, Fransız Devrimi’nden sonra tarihin en büyük, en başarılı devrimidir. SSCB'nin yıkılışını kimsenin başına yıkmamak gerekir.

Sovyet Devrimi kiliseleri çok uzun süre kapalı tuttu ama Ortodoksluğu yenemedi. Fransız Devrimi kiliseyi ve ruhban sınıfını düşman ilan etmişti. O da Katolikliği ortadan kaldıramadı. Cumhuriyetimiz dini yasaklamadı, camileri kapatmadı, ama sadece din adamını eğitmek istedi ve kısmen başarılı oldu. Ve şu anda nüfusun en azından yüzde 30'u gerçekten laik cumhuriyeti seviyor. Laiklik ile islami düzen arasında seçim yapmak gerekirse, bu oran yüzde 80'e dayanır.

İmam hatip okullarının hurafeden dezenfekte edilmesi, ayrıca hurafe üreticisi olmasına engel olunması geriyor. Bu ancak AKP'nin dönüşü olmayacak şekilde iktidardan uzaklaşmasına; seçmenin sağcı kesiminin laikleşmesine, dindarların Cumhuriyet'i içlerine sindirmesine bağlı.

Bir zamanlar ben de gençtim. 1965 yılında genel seçimlerden önce Aydın'a gelen TİP (Türkiye İşçi Partisi) Genel Başkanı Mehmet Ali Aybar, başbaşa konuşurken bana ve Osman Karaca adlı arkadaşıma, "Çocuklar, ben göremem, siz de göremeyeceksiniz, belki çocuklarınız, belki de torunlarınız görürler!" demişti. Sol'un iktidarından söz ediyordu. İyi ki torunum yok!

1965 seçimlerinde 54 ilde, yüzde 3 oy alarak TBMM'ye 15 milletvekili (Mehmet Ali Aybar, Rıza Kuas, Muzaffer Karan, Tarık Ziya Ekinci, Sadun Aren, Yahya Kanbolat, Cemal Hakkı Selek, Adil Kurtel, Behice Boran, Yunus Koçak, Şaban Erik, Yusuf Ziya Bahadınlı, Ali Karcı, Kemal Nebioğlu) göndermeyi başardı. Aradan yarım asır geçti, 2015 yılında Sol’un toplam oyu yüzde 1 dolaylarında... 1965 yılında yüzde 2 oy alan MHP şimdi nerelerde geziyor?

"Nasıl bir çıkış? İmam hatiplerin / tarikatların sarıp sarmaladığı bir Türkiye’de aydınlanmacı, akılcı, rasyonel bir çıkışa kavuşmak için, yeni bir laiklik mücadelesine mi gerek var? Türkiye’de gericiliğin püskürtülebileceği bir zemin var mı? Ya da bu zemin nasıl yaratılabilir? Çıkışa dair neler söylenebilir?" diye soruyorsunuz. Bunun için önce Sol'un sağlığını kazanması gerekiyor. "Sol" psikiyatri kliniği değildir. Bu cümleyi ilk kez 1970'lerin başında, Ataol Behramoğlu kardeşime yazdığım bir mektupta kullanmıştım. O gün bu gün hâlâ kullanmaktayım. Kim bilir daha ne kadar kullanacağım.

Ek okuma için: 

http://ozdemirince.com/yerlilerin-gozyaslari-2/ : 'Yerlilerin Gözyaşları'

http://ozdemirince.com/dom-helder-camara/ : Dom Helder Camara

Tarikatlar ve dinselleşme - 1: Türkiye'yi saran karanlık ağ

Tarikatlar ve dinselleşme - 2: AKP ile birlikte gelen Nakşibendi iktidarı!

 

 


Kaynak: Haber.sol.org.tr
Son Güncelleme: 09.03.2016 10:04
Yorumlar

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol