26 Mart 2016 Cumartesi 14:44
DKP lideri: Alman emperyalizmi saldırganlaşacak

Avrupa'nın hegemon gücü Almanya'daki sınıf mücadelesi, dünya komünist hareketi açısından da hayli önemli. Son kongrede bağımsız komünist hat mücadelesinde önemli bir adım atarak Avrupa Sol Partisi (ASP) ile ilişiğini kesme kararı alan Alman Komünist Partisi'nin (DKP) Başkanı Patrik Köbele komünistlerin ortak çalışması vurgusu yapıyor.

Patrik Köbele 1961 yılında, İsviçre sınırına yakın Weil am Rhein kasabasında doğdu. Genç yaşta, 70’li yılların güçlü komünist gençlik hareketi olan “Alman Sosyalist İşçi Gençlik” (SDAJ) saflarına katıldı. 1989-1994 yılları arasında bu örgütün başkanlığını üstlendi. Kendi ifadesine göre, “işçilerin yanında yer almak istediği için”, 1978 yılında Alman Komünist Partisi’ne üye oldu. 2013 yılındaki 20. Kongre’de parti yönetimindeki ASP taraftarı gruba karşı bağımsız komünist bir politika izleme yanlısı delegeler yönetime seçilince Köbele de oy çokluğuyla başkan seçildi. Köbele’nin başkanlığı 21. Kongre’de de delegelerin ezici çoğunluğu tarafından bir kez daha onaylandı.

Boyun Eğme adına Alman Komünist Partisi (DKP) Başkanı Patrik Köbele ile DKP’nin Essen’deki merkez binasında Cemil Fuat Hendek tarafından yapılan röportaj Avrupa'daki sınıf mücadelesinin seyri açısından hayli önemli bilgiler barındırıyor.

'ALMAN EMPERYALİZMİ FRANSA İLE REKABET EDİYOR'

Almanya silahlanmaya devam ediyor. Federal ordu güçlendiriliyor. Tüm protestolara karşın, Suudi Arabistan gibi ülkelere silah ihracatı da sürdürülüyor. Federal Almanya’nın -Alman emperyalizminin- Afrika ve Ortadoğu politikaları konusunda ne düşünüyorsunuz?
Genel olarak silahlanma politikasıyla başlamalı. Şimdi, Savaş Bakanı(1) von der Leyen’in önümüzdeki 14 yıl için, silahlanma bütçesinin dışında, 130 milyar kullanma talebi var. Her şeyin başında ilginç olan, burada tank sayısının artırılmasının önemli bir rol oynaması. Bu da tabii, Federal ordunun dışarı doğru daha fazla saldırganlaşmasına uygun bir silahlanmaya işaret ediyor.

Esasen biz, Alman emperyalizminin dışa ve içe doğru daha saldırgan olacağı bir dönemde bulunduğumuzu değerlendiriyoruz;  bu da tabii ki, onun Afrika ve Ortadoğu politikalarını ilgilendiriyor. 

Biz, Alman emperyalizminin, en başta Rusya’nın devletler hukukuna uygun ve tamamen doğru olarak müdahalesi üzerine, olayların peşinden sürükleneceği korkusuyla Suriye savaşına katılmaya karar verdiğinden yola çıkıyoruz. Fakat aynı zamanda Libya’da askeri etkinlik planları olduğu da görülmeli. Orta Afrika’da Mali’de de zaten uzun süredir etkinliği var.

Bu açıkça şudur: Alman emperyalizmi, ABD'yle rekabet edemiyor ama Fransız emperyalizmine karşı kendi çıkarlarını dayatmak istemekte ve bunu Afrika’da ve Ortadoğu’da yapmaktadır.

Ya İngiltere?
İngilizler her şeyden önce Amerikan kartını oynayarak Avrupa Birliği içinde güç elde etmeye çalışıyor. Fransız ve Alman emperyalizmine göre nispeten daha zayıf durumdalar. Bununla birlikte, Fransız emperyalizmiyle bir arada saldırdıkları Libya’da görüldüğü gibi, onlardan daha tehlikesiz değiller. Bu üçlü arasında rekabet ilişkisi olduğuna inanıyorum. Burada Alman ve Fransız emperyalizmi –bence- biraz daha önde geliyor.

'SAVAŞ TEHLİKESİ HER ŞEYE KARŞI ÇOK BÜYÜK'

Bu rekabetin Avrupa Birliği’ne zararı olmuyor mu?
AB’nin işlevi, daha çok başta gelen emperyalistlerin çıkarlarını temsil etmektir. Öte yandan AB zorunlu olarak, her seferinde onu zorlayan rekabeti ve eşitsiz gelişmeyi dengelemeye de çaba göstermekte. Sonuçta, periferi ülkelerinin kanını emmek için AB’nin devamına ihtiyaçları var. Fakat, kendi eşitsizliklerini ve gelişmedeki eşitsizliği kontrol edemedikleri için sorunları var. Bu nedenle, rekabetleri birliği infilak ettirme tehdidi oluşturuyor.

Sıklıkla bir “emperyalist paylaşım savaşı”ndan bahsediliyor. Alman sermayesi -ABD’nin müttefiki olarak- Rusya ile savaşa girmeye cesaret edebilir mi?
Şu sırada buna inanmıyorum. Daha çok, Ukrayna’da olduğu gibi, vekiller üzerinden yürüyecek… Doğrudan bir karşı karşıya gelişin arzulandığına, zorlandığına inanmıyorum. Fakat, mantıksızlıklar yüzünden böylesi bir tehlikenin oluşması riski de gözardı edilmemeli. Bunun bir örneği, Rus jetinin Türkiye tarafından vurulmasıdır. Bu tür olaylar kimsenin kontrol edemeyeceği sonuçlar doğurabilir. Bu, Erdoğan’ın bir provokasyonuydu. Bu tür hamleler diğer ülkeleri de karmaşanın içine çekebilir. Ben, tehlike açısından, II. Dünya Savaşı’ndan bu yana en tehlikeli durumda olduğumuza inanıyorum, ama Almanya’daki önde gelen sermaye tekellerinin dümeni bilinçli olarak bir savaşa doğru kırdığına inanmıyorum. Yine de, şu andaki savaşların ve savaş bölgelerinin tırmanma tehlikesi her şeye karşın çok büyük. 

'ALMAN MİLİTARİZMİ SENDİKALARDA TARAFTAR BULUYOR'

DKP’nin Alman emperyalizminin saldırganlığına karşı somut bir eylem programı var mı?
Asıl meselenin en başta barış hareketinin kendisini güçlendirmek olduğuna inanıyoruz. Yaptığımız analize göre, savaş ve barış sorununda, dünya komünist hareketi olarak 7. Dünya Konferansı’nın(2) faşizm karşısındaki durumuna benzer bir durumda bulunuyoruz. Bu nedenle büyük ve geniş bağlaşıklar zarureti var.

İkincisi, belirleyici olanın, işçi hareketiyle barış hareketini bir araya getirmek olduğuna inanıyoruz ve bu şu anda Almanya’da çok büyük bir sorun. Çünkü, ne yazık ki, sendikalarda bu konudaki tartışmalar geriliyor. Dahası, silah üretimini, Federal Ordu’yu, silah ihracatını destekleyenler sendikalarda etkisini artırıyor ve bu kanımca, üzerinde çalışmamız gereken önemli bir sorun. Bu nedenle, aynı zamanda barış hareketini felç eden ve aşmamız gereken anlaşmazlıkla uğraşıyoruz.

Bu tartışmalar hareketi felç etmemeli. Çünkü asıl sorun, savaşa karşı yığınsal bilincin varlığına karşın, bu bilincin eyleme dönüştürülememesidir. Böylece, hükmedenlerin saldırgan rotalarını geçerli kılması kolaylaşıyor. Bu, şimdi mülteciler sorunuyla bir kez daha keskinleştiriliyor, çünkü sömürülenlerin bölünmesi için kullanılıyor.

Erdoğan şu sırada insan ticareti yapıyor. Ya Şansöye Merkel?
Evet bu insan ticareti; burası açık. Federal Hükümet’in yaptığı da insan ticareti. Fakat asıl sorun, bu kaçışın asıl nedeni, savaşlarıyla, doğayı mahvedişiyle, Ortadoğu’da, Afrika’da ve başka yerlerde yaşamın temellerini yok edişiyle emperyalizmdir. Tabii alçaklık, onun kendi neden olduğu bu felaketi emperyalizmin merkezlerinde sınıfı bölmek için kullanmasıdır. Mültecileri buralı olanlara, göçmenleri göçmen olmayanlara karşı getirmek, işte bu ırkçılıktır.

Bunun yanı sıra, Merkel hükümetinin diğerlerinden daha iyi olduğu sanılmamalıdır. Saçma. Onlar, çıkarlarını dayatmak için biraz farklı bir yol izliyorlar.

Mülteci dalgası Federal Almanya’da büyük sorunlara neden oldu. Bu, çoktan krizde olan Avrupa Birliği için de geçerli. Parti, bu “mülteci sorunu”nun çözümü üzerine ne düşünüyor? İktidardakiler bunu kontrol altına alabilirler mi?
Kontrol etmek ne anlama geliyor burada? Eğer bununla işçi hareketini bölmeyi, bölünmeyi derinleştirmeyi başarabilirlerse, hedeflerine ulaşmış olacaklar zaten. Asgari ücreti tekrar ortadan kaldırmaya mültecileri alet edebilirlerse, hedeflerine ulaşmış olacaklar. Sömürülenlerin bölünmesinden başka bir şey olmayan ırkçılık ortamını yerleştirebilirlerse, hedeflerine ulaşmış olacaklar.

Göçmen sorunu, aslında bu emperyalizmin ne denli çürümüş ve parazit olduğunun ispatından başka bir şey değil. Fakat o kendi çürümüşlüğünü iktidarını sağlamlaştırmak için kullanacak kadar da güçlü.

'ANTİ-FAŞİST VE ANTİ-MİLİTARİST MÜCADELE GÜÇLENECEK'

Parti kongrenizin 3. gününde partinin stratejisini temelden etkileyecek kararlar aldınız. Bu kongre partinin geleceği için ne anlam ifade ediyor?
Burada sadece 3. günü değil, kongrenin bütününü ele almak isterim. Ana karar taslağının onaylanmasıyla birlikte(3), aslında analizimizi ve stratejimizi keskinleştirdiğimize inanıyorum.

Alman emperyalizmi dışa ve içe doğru saldırganlaşacak ve bu ülkenin işçi sınıfının buna hazırlığı yok. Buradan, gücümüzü barış hareketinin, anti-militarist ve anti-faşist mücadelenin güçlenmesine yoğunlaştırmak gerektiği sonucunu çıkarıyoruz. Buradaki özel rolümüz, onu tekellere karşı yönlendirmekte yatıyor.

Bu temelde, çalışmalarımızda önümüzdeki yıllar için ağırlık oluşturacak noktalar içeren bir doğrultu belirledik ve Federal seçimlere nasıl yöneleceğimiz üzerine,  DKP olarak taarruza geçecek durumda olduğumuza ilişkin kararlar aldık. Ekim Devrimi’nin 100. yılıyla ilgili kararlar aldık. Partiyi güçlendirmek üzere, Avrupa Sol Partisi (ASP) içindeki gözlemci konumumuza son verme kararı aldık. Bu da tabii stratejik karakter içeren bir karar. Çünkü komünist partilerle ortak çalışmayı yoğunlaştırmaya öncelik vermek istediğimizi bir kez daha açıkça gösteriyor.

Gelecek yıllarda sınıfsal temelde, komünist güçlerle yoğun ortak çalışmanın, aksine diğerleriyle birlik politikasının bir önkoşulu olarak gerçekten çok belirleyici olacağına inanıyoruz. Bunun için tabii bağlaşıklık politikası gerekiyor; tabii sosyal demokrat bilince sahip işçi hareketine, işçi arkadaşlarımıza yönelmeliyiz. Fakat bunu, eğer komünistlerin ortak çalışmasının sağlam bir çekirdeğini oluşturabilirsek, çok daha iyi başarabiliriz.

DİPNOTLAR:

(1) Köbele, Federal Almanya Savunma Bakanlığı’nı bilinçli olarak “Savaş Bakanlığı“ olarak adlandırıyor.
(2) Komünist Enternasyonal’in 1935 yazında, Moskova‘da toplanan ve ana teması faşizme karşı mücadele olan VII. Konferans‘ını kastediyor.
(3) DKP 21. Kongresi’ni 14-15 Kasım 2015 tarihlerinde, Frankfurt am Main kentinde toplandı. Kongrenin 2 gün süren birinci bölümüne damgasını vuran kararlar, DKP’nin “marksist leninist bir parti” olduğunun kabulü ve yeni yönetimin seçilmesiydi. Patrik Köbele ezici bir çoğunlukla başkanlığa seçilirken, partinin marksist leninist karakterini belirleyecek karar yaklaşık 2/3 çoğunlukla alındı. Karar taslaklarının çokluğu ve oldukça tartışmalı olan ASP’deki gözlemci konumunu sonlandırmaya yönelik karar taslağı bir başka tarihe ertelendi. Kongre böylece, 27 Şubat 2014 tarihinde, Kassel kentinde gerçekleştirilen 3. günde sonlandırıldı.

 


Kaynak: Haber.sol.org.tr
Son Güncelleme: 26.03.2016 14:44
Yorumlar

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol

banner177