13 Şubat 2016 Cumartesi 19:25
Diyanet Türkiyesi'nde kadınlar VI - Yrd.Doç.Dr. Özge İzdeş: Kadınlara önerilen ufkuna bakamadığın, başını kaldıramadığın bir hayat

soL'un 'Diyanet Türkiyesinde kadınlar' söyleşilerinin bugünkü ve son konuğu akademisyen Özge İzdeş.

İstanbul Üniversitesi Kadın Sorunları Araştırma ve Uygulama Merkezi'nde çalışmalarını sürdüren Özdeş; AKP'li yılların "hangi kadının hayatının iyileştirilebilir" olduğu sorusuna verdiği yanıtta "Bekar kadın, yalnız anne, boşanmış kadın"a yer olmadığını belirtiyor.

AKP’li yıllarla birlikte Türkiye kadınlar açısından nasıl bir yer haline geldi? 14 yıl geçti neredeyse, sürecin başı malumun ilanı mıydı, sürprizler yaşandı mı?

Dini, muhafazakar bakışını en başından beri gizlemeyen AKP iktidarının kadının toplumdaki rolü ve kadına bakışı çok net ve kendi içinde tutarlı, kadın hakları mücadelesi verenler buna rağmen yol alma çabasındalar. Ne yazık ki en temel kazanımların ve kavramların sorgulandığı ve kadına bakışın çok gerilediği bir dönemi yaşıyoruz. 

Aslında 2010’da o dönem Başbakan olan Erdoğan’ın eşitlik kavramına itirazını AKP en başından itibaren gizlemiyor. Daha AKP hükümetinin ilk yıllarında, Adalet Bakanı Başdanışmanı Soyaslan bir demecinde “Kimse bakire olmayan biriyle evlenmek istemez” diyerek kadının tecavüzcüsüyle evlendirilmesini savunmuştu. Bu tür tüyler ürperten açıklamalarla AKP’nin ilk yıllarından beri karşılaşıyoruz yani. Süreci günümüzle kıyasladığımızda şöyle bir fark var yalnız; AKP nihayetinde, 2007 yılına kadar  Avrupa Birliği üyelik sürecini ön plana çıkararak iktidara geldiği ve iktidarını devam ettirdiği bir süreç yaşadı.2007 seçimlerinden sonraki dönemde dini kimlik daha belirginleşmeye başladı. Dini muhafazakarlığın yükselişi kadın erkek eşitliğini her alanda geriletti. Uluslararası raporlarda Türkiye’nin hızla gerilediği açıkça görülüyor; örneğin Dünya Ekonomik Forumu Cinsiyet Eşitliği raporuna göre ekonomik ve sosyal fırsatlar açısından 2006 ile 2015 yılları arasında çok ciddi bir gerileme söz konusu, kendi bölgesinde, kendisiyle kıyaslanabilir ekonomik gelişmişlik düzeyindeki ülkeler arasında en sonuncu olan Türkiye,  Ortadoğu ülkeleri arasında dahi iyi durumda değil. 

2010’dan bu yana kadının doğası gereği erkeğin tamamlayanı olduğunu söyleyen ve onu eş ve anne olarak gören yaklaşım daha belirgin gibi, Erdoğan’ın 2010’daki çıkışı sanki hükümetin bakışını ilan etti ve gaza basmaya devam mı ettiler?

2010 yılında dönemin başbakanı Tayyip Erdoğan’ın “Ben kadın erkek eşitliğine inanmıyorum” demesi, “kadınla erkeğin fıtratı farklıdır” demesi ile birlikte öne çıkan bir fıtrat kavramı var tabi. Bu söylem sonrasında derhal benimsendi ve yaygınlaştırıldı. Örneğin Sümeyye Erdoğan bunun öncülüğünü yaptı, uluslararası alanda oturumlar düzenlendi.  Kadın mücadelesinin içinde olan bir takım isimleri de kapsamaya çalışan kendi STK’larını yaratarak , kadın erkek eşitliğinin yerine cinsiyet adaleti kavramını yerleştirmeye çalışıyorlar. Farklılıkla eşitlik kavramlarını birbiriyle kıyaslar, birbirinin karşısına koyar hale geldiler. Burada bir parantez açmak gerekir, burada büyük problem zaten bu kavramların birbirinin karşısına konulamaz olmasıdır. Kadınla erkek elbette farklı olmakla beraber bu, eşitliğin karşısına konulabilecek bir kavram değildir. Norm olarak erkeği alıp kadını ona eşitlemek zorunda değiliz. Nihayetinde insan olabilmeyi talep ediyoruz, iki cins içinde. Bir taraf tam insan diğeri de ona erişmeye çalışan değildir. Mesele bir tarafın temel alınması değil, kimsenin temel alınmaması gerektiğidir, farklılıkların olduğunu kabul edip toplumsal hayatın bu farklılıklar üzerinden eşit bir biçimde varolacağı şekilde kurulmasıdır. Ve iki cinse de özgürlüklerini kısıtlayacak roller yüklememek, cinsler arası işbölümünü sorgulamaktır.

KREŞ MESELESİ KADININ SORUMLULUĞU DEĞİLDİR

Fıtrat söyleminin en yetkin ağızdan ilanı sonrasında sürekli dozu artan bir muhafazakar bir söylemle, kadının rolünü hep hane içinde, anne olarak, eş olarak, bacı olarak tanımlayan, bağımsız, kendi başına bir hayat kurma ve sürdürmeye, alternatif yaşam tarzlarına açık olmayan bir bakış etrafında tüm politikalar şekilleniyor. 

Kadın ve erkeğin toplumsal yaşamda aynı konumda olmasını asla kabullenmiyorlar. Örneğin kreşe hayır demeseler de bu meselenin “kadının sorumluluğu” olduğu söylemini sürdürmekten asla vazgeçmiyorlar.

Biz de AKP döneminde kadın politikası kapsamındaki tartışılan politikaları soracaktık. Kadınların esnek çalışmasını kolaylaştıran, annelik ve çalışmayı bir arada yürütmelerini kolaylaştıran politikalar olarak lanse edilen son kanun çok tartışıldı, sizin yeni düzenlemelere ilişkin görüşleriniz?

Kadınlara ilişkin düzenlemelerin genel ruhu dini muhafazakar bakışın kadınlara bakışıyla çelişmiyor, mümkün olduğunca sermayenin esnekleşme taleplerini de karşılamayı hedefleyerek oluşturuluyor. Böylece hem neo-liberal dönüşüme, hem muhafazakarlaşmaya hizmet ediyor, bunu yaparken de önemli bir sorun alanına ilişkin çaba sarf ediyor izlenimi verebiliyor, kendi tabanlarına göre ise kadınlara ‘cinsiyet adaleti’ sunuyorlar. Örneğin esnek çalışma meselesi. Esnek çalışma 10. kalkınma planlarında vardı, onun dışında Ulusal İstihdam Programı’nda da vardı. Sermaye, emek piyasasının  genel olarak esnekleşmesini talep ediyor, yasal zeminin oluşmasını ve yaygınlaşmasını istiyor. Bugün baktığımızda bunu ilk elden uygulayacakları kesimin kadınlar olduğunu görüyoruz. 

ESNEK ÇALIŞAN BİR CİNS YARATMAK AYRIŞMAYI PEKİŞTİRİR

Bakım yükünün sosyalleştirilmediği ve sadece kadının sorumluluğu olarak görüldüğü bir toplumda, çocuk doğuran kadın büyük bir cenderede kalıyor. Özel bakım hizmetinin çok pahalı olması alternatifi olarak görülen annenin kazancıyla karşılaştırıldığında kadının çalışması maddi yönden anlamsızlaşabiliyor.  Maliyeti çok  yüksek bakım hizmeti aldıklarında dahi kadınlar eve döndüklerinde onları bekleyen yeniden üretim sorumlulukları arayı kapatmak zorunda olduğu bir çocuk bakımı var. Çalışmanın koşulları böyle çizildiğinde esnek çalışma bir olanak gibi sunulabiliyor. 

Ancak, yarı zamanlı çalışan bir kadın haline dönüştüğünüzde yükselebileceğiniz yer, yapabileceğiniz iş bellidir. Zaten halizhazırda kadın ve erkek işlerinin ayrışmış olması eşitsizlikleri yeniden üretmekte ve gizlemekte önemli rol oynuyor. Karma işler ve işyerleri mücadelesi vermek gerekirken, esnek çalışan bir cins yaratmak bu ayrışmayı pekiştirecektir. Esnek çalışma koşullarında, kadını daha olumsuz koşullarda, daha vazgeçilebilir durumda, emek piyasasının kapı eşiğinde tutmak daha kolay hale gelecek. 

Eşitliği hedefleyen ve bakım konusunu bir yükten fırsata dönüştüren alternatifler de var üstelik. Bakımın sosyalleştirilmesi, ebeveynlerin ikisinin de sorumluluğu olarak bakılması gerekiyor. Sosyal bakım hizmetlerinin yaygınlaştırılması hem (kaliteli ve en temel çocuk hakkı olan) bakım sorununu çözecek, hem kadınların da erkekler  gibi çalışmalarını kolaylaştıracak, istihdam yaratacak ve dahası talep ve ekonomik canlanma yaratacaktır. Türkiye özelinde bu eşitlikçi alternatif önerilerini geliştiren feminist akademisyenler var. Oysa mevcut yasal düzenleme elli ve üzeri kadının çalıştığı işyerlerinde kreş açılma zorunluluğu getiriyor, bakın elli kişi olması gerekirken sadece kadının meselesi olarak görüldüğünden elli kadının. Onu da işverenlerin  ceza ödeyerek bertaraf edilmesine izin veren bir durum var. Bu şartın kolayca vazgeçilebilir olmaktan çıkarılması elzem. 

Dolayısıyla, bu gibi politikalar yerine kadının esnek işgücü olarak konumlandırılmasını, aslında esnekleşmenin yaygınlaştırılmasının ilk adımı olarak görmek gerekir. Kadınların, gençlerin, uzun süreli işsizlerin istihdamlarını artırmak adına, ‘iş güvencesi’ yerine ‘istihdam korunması’ söylemi benimseniyor. Bu adımları atarak esnek çalışmanın tüm süreçleriyle yasalaşmasını sağlayacaklar. 

KADINLARA ÖNERİLEN ŞEY BAŞINI KALDIRAMADIĞIN BİR HAYAT

İdeolojik yanına baktığımızda, annelik meselesi bunun için çok elverişli olduğunu görüyoruz. Muhafazakar ideolojinin kadını koyduğu yerle, anne olma, eş olma, ev içindeki yeniden üretimle tarif edilen yeriyle neoliberal politikalar, esnekleşme talepleri, emek piyasasının mümkün olduğu kadar çözünür hale gelmesi birebir örtüşüyorlar. Aslında bu paketten çıkan tek şey, KEİG platformunun da dediği gibi: “Çok doğur, çok çalış, az kazan, erkeklerin eline bakmaya devam et’. Kadınlara önerilen hayat bu, ufkuna bakamadığın, başını kaldıramadığın bir hayat. 

Bu ideoloji aynı zamanda, hangi kadın tipinin korunabilir, hangi kadın tipinin hayatının iyileştirilebilir olduğunu da söylüyor. Bekar kadın, yalnız anne, boşanmış kadın; hayatları korunanlar bunlar değiller. Bunda ekonomik çözülmenin de büyük payı var, sosyal harcamaların gerilemesi, hak temelli hizmetlerdeki gerilemenin yarattığı büyük bir boşluk var ve bu boşluk, cemaatlerle, dini örgütlenmelerle, sadaka kültürüyle dolduruluyor, bir cemaat kültürüyle dolduruluyor. Ve biz burjuva ideolojisinin vatandaşı olmaktan bile geriye düşüyoruz. Birey olamayan ancak birilerine şükrederek varolan insanlar haline geliyoruz.

Kadın hakları demek kültürümüze yabancı bir özlemmiş gibi gösteriliyor sanki?

Devlet feminizmi diye daha çok eleştirel yaklaşılan bir kavram var mesela. Cumhuriyetin çok erken dönemlerinde 1934’de kadına verilen haklar, Kemalizm’in modernleşme sürecinde çizilen modern Türk kadını profili ile uyumlu bir biçimde gelişti. Feministlerin de çokça kavga ettiği, şekilsel bulduğu bu durum aslında yine de kadının kamusal alana çıkışının önünü açmıştır. Uzun süredir kamusal alanda olan ve eşitlik mücadelesi veren Türkiyeli kadınları yeniden eve kapama ve bunu yaparken neoliberal ekonomiyle uyumu koruma çabasının bugünkü söylem şiddetinin ve kadınların maruz kaldığı fiziksel şiddetin ilişkili olduğunu düşünüyorum. Siyasi ve fiziki zoru gerektiriyor. Bugün AKP kitlesi olan kadınlar bile o kalıba girmiyor aslında, bir yandan cemaat kültürü ile hareket edilirken, onlar açısından da bir kez sokağa çıkmışlık, politika yapmalarında bile pay sahibi bir olgu olarak duruyor. AKP kendi ideolojik zeminini daha geniş kesimlere yayarak yükseldi, imtiyazlı çevreler dedi, elitizm dedi, bugüne kadar kemalist ideolojinin altında ezilmiş olan geniş halk kesimleri dedi. Bir mağduriyet edebiyatı yarattı, kadının haklarının da devlet feminizmi kavramı ile özdeşleştirip bunun elit ve bu toprakların kültürüne yabancı bir zümrenin meselesi olarak görülmesini ve siyasi düşmanın projesi olarak algılanmasını sağladı. 

Son olarak akademinin üzerinde gerici rüzgarı da işaret ederek soruyorum, bugün akademide kadın olmak nasıldır, neler deneyimliyor kadınlar?

Akademide aslında kadına özel bir durum olmaktan çok, bütüne dair, çehresinin hızla değiştiği gibi bir saptama yapılabilir. Kuşkusuz yaşanan bozulmanın kadın-erkek eşitliğinn sağlandığı bir bilim dünyası kurmak açısından sonuçları var. Şu an hızlı bir siyasi kadrolaşmanın olması, liyakatın daha önemsizleştiğinin hissi, işini iyi yapana hakkının verilmesinin geri çekilmesi, üniversitenin fikir üreten bir yer olmaktan çıkıp piyasa odaklı, piyasaya insan yetiştiren bir yer olması üniversite içindeki çeşitliliği etkiledi. Bugün piyasada karşılığı olmayan bir çok bölüm kapanıyor, daha düşünme-bilim odaklı bölümler arka planda kalıyor, Çeşitliliğin azalması bence kadın akademisyenlerin oranı-dağılımı açısından da, ve üretilen bilgi türü açısından da etkili oluyor. Zaten çok parlak olmayan bir durumun hızla daha da geriye düştüğünü görüyorum. İnsan potansiyelini keşfetme-geliştirme yollarını araştıran, bunun için özgürlükleri destekleyen kurumlar olarak var olmaları gereken üniversiteler, kullandığımız kelimelere bile dikkat eder hale geldiğimiz, tartışmayan, sıradan mesleki bilginin verildiği yerler oldu.

Diyanet Türkiyesi'nde kadınlar IV - Gazeteci Türey Köse: Laikliği daha çok konuşur olduk
Kaynak: Haber.sol.org.tr
Son Güncelleme: 13.02.2016 19:25
Yorumlar

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol