27 Ocak 2016 Çarşamba 15:06
Dinselleşen toplumda cinsel suçlar neden artıyor? - 1

Son zamanlarda okuduğumuz, izlediğimiz haberlerde kimi din dersi öğretmenlerinin, Kuran kursu hocalarının, ilahiyat akademisyenlerinin ya da yaşamını dinsel referanslarla kuran, siyasal İslâmın temsilcileri diyebileceğimiz kimlikteki kişilerin, bazı cinsel suçların faili olduğunu gözlemliyoruz. Taciz, tecavüz, pedofili gibi cinsel suçları işleyen kişiler, dindar ya da muhafazakâr kesimden olunca, her nedense bu vakalar kamuoyunda daha çok tartışılıyor, basın yayın organlarında daha çok yer buluyor.

Cinsel istismarda bulunan din dersi öğretmeni, tecavüz eden Kuran kursu hocası, çocuk pornosuyla yakalanan İlahiyat profesörü... Buna paralel olarak siyasal İslâmcı, dinci kesimde sürekli cinselliğe yönelik fetvalar... Diyanet'in pedofiliye adeta hoşgörülü yaklaşımı... Tüm bu yaşananlar, ister istemez insanlara “neler oluyor?” sorusunu sordurtuyor.

Yaşamını dinsel referanslara göre düzenleyen, giderek toplumu da dinselleştirme çabası içinde olan kesimlerdeki cinsel suç artışı her açıdan dikkat çekiyor. Belki bu vakalar eskiden de yaşanıyordu, şimdi daha görünür hale geldi...

Hayatını dinsel referanslarla kuran, dinsel kimliğini kamuya açık hale getiren, dahası toplumun dinselleşmesinde payı olan ya da dinselleşmenin propagandasını yapan kesimde, bu tür cinsel suçların artmasının altında yatan dinamikler nelerdir? Bunun psikolojik kökenleri neler olabilir?

Bunun nedeni ikiyüzlü bir ahlak anlayışı mıdır? Kadınlar ve erkeklerin sosyal yaşamı paylaşmasını eleştiren kesim, diğer yanda kapalı kapılar ardında neden bu tür suçlara yöneliyor olabilir?Sevgililerin yolda el ele yürümesinden, öpüşmesinden rahatsız olan kesim, niçin gizli-kapaklı cinsel suçların faili haline gelir?

Toplumda dinselleşme ve buna bağlı olarak dinsel baskı arttıkça, cinsel suçlar da mı artıyor? Tövbe mekanizması, affedilme beklentisi bu durumu artırıyor olabilir mi?

Tüm bunları Psikiyatrist Eren Ezgi Gevher’e sorduk.

Bu konudaki değerlendirmelerini soL’a anlatan Psikiyatrist Eren Ezgi Gevher,  tespit ve gözlemlerini bizimle paylaştı.

Eren Ezgi Gevher’in değerlendirmeleri şöyle:

Son dönemlerde artan bu olgular tek başına “insan doğası” veya psikiyatrik temellerle açıklanamaz. Bu, toplumsal iktidar ilişkileri ve birey toplum ilişkilenmesi bağlamında değerlendirmedikçe bütün söylenenler eksik kalacaktır. Çünkü “birey” ve bireyin neredeyse bütün tercihleri topluma içkindir.

Cinselliğin net bir doğası mevcut değildir. Biyolojik olarak doğamızda cinsellik dürtüsü ve yaşama dürtüsü gibi temel dürtülerin varlığından söz edebiliriz ancak insanın ideal bir cinsellik yaşama patterni olduğunu söylemek mümkün değildir. Toplumsal ilişkiler cinsel haz alma isteğini ve cinsel dürtüleri çok çeşitli mekanizmalarla birlikte bir cinsellik patternine dönüştürür. Dolayısıyla bizim cinsel ilişkileri yaşama biçimindeki tercihlerimiz de toplumun ihtiyaçlarıyla ilişkilenir.

“İKTİDAR ÜREME DIŞI CİNSELLİĞİ SİSTEM DIŞI GÖRÜYOR”

Egemen ideolojinin cinsellik alanına olan baskıcı müdahalesini az ya da çok her dönemde görebilmek mümkündür. Ancak AKP dönemiyle birlikte bu baskıların ivmelendiğini görmekteyiz. İktidarın bu konuda yaptığı açıklamalar, çoğu zaman bir gaf olarak değerlendirildi, ancak ne yazık ki bu meseleyi basit bir dil sürçmesi olarak değerlendirmek pek mümkün görünmüyor. Kızlı erkekli aynı evde yaşayanların ihbarı, kadınlara ve LGBTTİ'lere yönelik yapılan açıklamalar, evliliklerdeki çocuk sayısı, tecavüze uğrayan kadın ve çocuklara uygulanması planlanan kürtaj yasağı gibi girişimlerin ortak özelliği, iktidarın üreme ile neticelenmeyen sevişmeyi işlevsiz görmeleri ile oldukça ilişkili görünüyor. Cinsellik üreme faaliyeti ile sınırlandırıldığında üreme amacı gütmeyen bütün ilişkilenme biçimleri de (evlilik dışı seks, LGBTTİ'lerin cinsellikleri gibi) dolayısıyla sistem dışı olarak görülmektedir. İktidarın benzer müdahaleleri sayesinde dinsel referanslar üzerinden gelişen söylem dili, AKP'nin kitle konsolidasyonunu sağlamasının yanı sıra, ucuz iş gücü ve asker havuzunu dolu tutmaya çalışmasıyla da ilişkili görünüyor. Kısacası iktidarın özel alanı dinsel referanslarla biçimlendirme süreçleri, sermayenin bölgesel ihtiyaçlarıyla çelişmiyor.

“KIŞKIRTILMIŞ VE BASTIRILMIŞ CİNSELLİKLER ÇELİŞTİ”

1980 darbesi sonrasında liberalizmin topluma nüfus etmesiyle birlikte toplumun yaşam biçiminde dönüşümler ortaya çıktı. Turgut Özal’ın liberal demokrasi anlayışı ve göstermelik modernizasyonu ile cinselliğin yaşanmasında kışkırtılmış biçimsizlik ortaya çıktı. Reklamlar, klipler, sinema vs. gibi iletişim kanalları ile birlikte toplumun lümpenleşmesinin önü açılmaya başlandı. (Özal sürecin adını küçük Amerikalılaşma olarak koymuştu.) Diğer taraftan cemaatler ve tarikatlar aracılığıyla sosyoekonomik düzeyi düşük bireylere başka bir yaşam biçimi dayatıldı. Bugünkü tablo bu çelişkinin çözülmesi süreci gibi duruyor.

“CİNSEL SUÇLARDAKİ ARTIŞI PSİKOLOJİDE ARARKEN, SOSYOLOJİYİ ISKALAMAMAK LAZIM”

Muhafazakâr algı ile yaşayan bireylerde parafili, dürtü denetim sorunları, pedofili gibi bozuklukların daha fazla göründüğüne dair sağlıklı çalışmalar yok ama bu konuya dair dar örneklemli çalışmalar bulunmaktadır. Muhafazakâr bir algı ile yaşayan bireylerin cinsel sapmalara daha açık olduğunu söylememiz bu tabloda pek mümkün görünmüyor. Toplumun muhafazakârlaşmasıyla birlikte bu kesimlerde görülen cinsel suçların artışının nedenlerini insan ruhundaki patolojilerde aramaya çalışmak, sosyolojik çerçeveyi ıskalamamıza neden olacağından sakıncalıdır.

“İKTİDARIN ERİL DİLİ, CİNSELLİĞİ ŞİDDET UNSURUNA DÖNÜŞTÜRDÜ”

Toplumsal yapının erkek egemen karakteri cinselliği iktidar tanımı ile özdeşleştirmektedir. İktidarın eril söylem dilinin de katkısıyla kurulan bu özdeşim cinselliğin kendisini bir şiddet unsuruna dönüştürmüştür. Dolayısıyla çoğu istismar öyküsü arka planında bir güç ilişkisi barındırmaktadır. Tecavüze uğrayanların çoğunun kadınlar ve çocuklar olması da toplum tarafından mutlak güçsüz kabul edilmeleri ile ilişkilidir. Kadınlar ve çocuklar tecavüze uğradıklarında baskın olarak güçsüzlük ve yetersizlik duygusunu hissederler. Kurulan ilişki haz temelli olan bir şiddet ilişkisidir. Dolayısıyla tecavüz eden hem suçlu hem de “güçlüdür.”.

“İSLÂMİYET VE ERKEK EGEMEN YAKLAŞIMLAR ERKEĞİN TAHRİK OLMASINI ‘DOĞAL’, KADININ RIZASINI ARAMAMAYI MEŞRU SAYIYOR”

Bu artışı, İslâm’daki tövbe mekanizması ve affedilme beklentisi ile açıklamak güç görünüyor. İslâmiyeti de kapsayan erkek egemen yaklaşımlara göre, cinsel uyarılma sonucu denetimini kaybetmesi erkeğin doğasından ileri gelmektedir. Erkeğin cinsel olarak tahrik olması “doğal” ve kadının rızasına bakmaksızın eyleme geçmesi de meşrudur. Bu nedenle de bu toplumlarda tecavüz ve tacizlerin temel sorumlusu kadın olarak kabul edilmektedir. Ne yazık ki bu edimler, erkeğin iktidarını ispat edebileceği bütün alanlara sıçramaktadır. Çocuklar, kadınlar, hatta hayvanlar gibi... Buna dair mekanizmaları bireysel patolojilerde aramak ve bu bireysel patolojileri rehabilite etmeye çalışmak havanda su dövmektir. Sistemin bireysel tercihlerimize olan etkisi bu denli fazlayken, patolojiyi bireyde aramak bir çıkış sağlamaz gibi görünüyor. 


Kaynak: Haber.sol.org.tr
Son Güncelleme: 27.01.2016 15:06
Yorumlar

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol