24 Haziran 2016 Cuma 12:21
Zamanın maddesi

Hayatta da sanatta da tuhaf benzerlikler, tesadüfler, üst üste binen ve bindirilen niyetler var. Bask bölgesinin yeni bir çekim merkezi olmasını sağlayan Guggenheim Bilboa Müzesi, balık pullarını andıran titanyum levhalardan oluşan devingen formu, daha doğrusu çeşitli formlardan oluşan gövdesiyle uzayıp gidiyor. Mimar Frank Gehry’nin binasının içinde ise müze için sipariş edilmiş başka bir iş var.

Üç dev metal tabaka

Dev yerleştirme-heykelleriyle tanınan, 1960’lardan beri iş üreten Amerikalı sanatçı Richard Serra’ya Guggenheim Bilboa tarafından ısmarlanan dev formlar-heykeller dizisi, ‘The Matter of Time/ Zamanın Malzemesi’ ya da ‘Maddesi’. Dizinin ilk işi, birbirine paralel üç adet eğimli dev metal plaka (duvar, hatta) “Snake/Yılan”, 1994’te müzenin açılışına yetişmiş. Sekiz parçalık dizinin tamamlanması ise 2005 yılını bulmuş.

Serra’nın bu en iddialı işi, Gehry’nin titanyum denizaltısı mı, Moby Dick’i mi, bir kübist desenin üç boyutlu canlandırması mı, postmodern şakası ya da pastiche’i mi demeli, işte o binanın karnındaki dev alanda yatıyor. İlginç olan, başlangıcında mekânla ilişkilerini merak ettiği kauçuk, kurşun vb. gibi malzemeleri de kullanan Serra’nın son işlerde çelik’te karar kılması. Daha da ilginci Bask bölgesinin dünyadaki en önemli çelik üretim merkezlerinden biri olması. General Franco’nun ordusuna dahi, istemeyerek de olsa, çelik sağlayan başı dik Bask bölgesinin simgesi belki de çelik. (Yeri gelmişken; Franco, II. Dünya Savaşı sırasında Hitler’e bombardıman uçaklarını denemesi için hiç hoşlanmadığı Basklıların Guernica şehrini ‘ikram etmiş’, bu korkunç kıyımı İspanyol Pablo Picasso ikonik tablosunda resmetmişti.

Resim uzun süre Paris’te durduktan sonra İspanya’ya geçti, halihazırda Madrid’de sergileniyor. Belki de asıl yeri Guernica olmalı.)

Daha da ilginci Serra’nın işlerinin Bask bölgesinde değil, Almanya Siegen’de üretilmiş olmaları, bununla beraber işin bulunduğu mekâna Arcelor-Mittal adı verilmesi.

Arcelor, işe malzeme ve finans sağlamamakla beraber, bölgenin en büyük çelik üreticisi; adının oraya verilmesini özellikle istemiş, bu vesileyle de müzenin önemli sponsorlarından biri olmuş. ‘Çelik’ halkası burada kapanıyor.

Çelik çevresinde gelişen bütün bu ilginç ulusal ve uluslararası tarih, para ve prestij ilişkileri hakkında istediğinizi düşünebilir, parallelikler kurabilirsiniz. Kurmamak zor.

Yerinde görmeli

Birçok iş için doğru olmakla birlikte, Serra’nın dev çelik formları, yerinde görmenin gerçekten fark yarattığı işlerden biri. Başta gri renkte olup, hava ile temas sonucu metali koruduğu da söylenen bir pasla kaplanan bu dev formlar dizisi, Yılan’ın önünde üç yuvarlak, arkasında gene iki yuvarlak, birbirlerine bakan sekiz dev içbükey çelik duvar ve sonda bir labirentten oluşuyorlar. Serra, malzemenin ağırlığı ve ‘ağırlıksızmış’ gibi duruşuyla (‘heykellerin’ geleneksel kaideleri olmaması ve devingen formları dolayısıyla) ilgilenmenin yanı sıra, işlerin ‘içlerinde yürümek ve bakmak’la da ilgili olduğunu söylemiş. Ama seyirciye ‘nasıl yürüyeceği ve bakacağı konusunda akıl vermek’ niyetinde olmadığını da ekleyerek. Bu dev ‘formları yürümek’ insanda dev koruganlar, gelecekte bir uygarlığın kalıntıları, ve geçmişte Minotaurus’un labirentinde yürüyormuş duygusu uyandırıyor. Modernist bir bilmece; geçmiş uygarlıklar, muhtemel gelecekler ve onların yapılarıyla kurulan ilişki, soyutlamanın seyirciye ipucu vermekten kaçınan ketumluğuyla birleşiyor. Boyutların verdiği afallama da geçince kadim bir soruyla kalakalıyor seyirci: ‘Neredeyim?’ İşlerdeki ciddiyet ve görkem, soruyu da cevabın belirsizliğini de bir an bile hafife almamamızı sağlıyorlar. Son yapı olan labirentte, Jorge Luis Borges’in ünlü tavsiyesini hatırladım: “Bir labirentten çıkmak için durmadan sola dönmek gerekir.” Serra bu tavsiyeyi gereksiz bulurdu belki. Çünkü onunki bir labirent fikri. Bir an şaşaladıktan sonra da çıkış yolunu buluyorsunuz. Labirent formundan yani, en azından.

Ağırlığa karşın hafiflik

Borges, ‘nerdeyim’ ya da ‘burası neresi’ sorularına, Serra’ninki kadar dev bir boyut duygusu uyandıran (üstelik kâğıt üzerinde, bir iki sayfada) ansiklopedik sayıp dökmeler, listeler biçiminde cevap vermişti; gezegenler, dev kütüphaneler, hayali ya da gerçek kentler... Postmodernizmin kurucu babalarından biri kabul edilmesi belki de bu soruları yeniden sorması, ama aynı zamanda onları birer maket boyuna indirip hafifsemesiydi. Serra’nın ‘ağırlığı’na karşın bu ‘hafiflik’ belki de Frank Gehry’nin hafif bir malzeme olan titanyumla yorumladığı Guggenheim binasına giden yolun başı.

Böylece, Serra’dan Koons’a uzanan ebat ve niyet, ağırlık-hafiflik çizgisi üzerinde dışarıda, açık havada duran Louise Bourgeois’nın sinirli, Freudien, korku filmlerine esin kaynağı olmuş “Maman/Annecim” adlı dev örümcek heykeli, hatta onun biraz ötesinde çiçekler fışkırtarak göğe yükselen Jeff Koons’un cici köpek anıtı “Puppy/Yavru Köpek” bile yerlerine oturuyorlar. Antonioni’nin “Gece” filminden çıkıp, Hitchkock’a uğrayıp Xavier Dolan’a varmışınız gibi oluyor.

Kaynak: Cumhuriyet.com.tr
Son Güncelleme: 24.06.2016 12:21
Yorumlar

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol

banner177