13 Mayıs 2016 Cuma 16:40
Woody ve Cannes açmazı

Kristin Stewart’ın meleksi yüzü, Blake Lively’nin kırmızı elbisesi, Jesse Eisenberg’ün sıkılgan tavırları derken Woody Allen’ın yönettiği açılış filmi “Cafe Society”yi herkesten önce izleyen dünya medyası basın toplantısı için neşeyle bekleşirken, skandala hazırlıksız yakalandı. Allen’ın oğlu Ronan Farrow, ünlü bir Amerikan dergisinin web sitesine “Ne yazık ki babamın kardeşim Dylan Farrow’a yaptığı taciz yine konuşulmayacak, o yine güzel oyuncularla çevrili dolanacak ve övgülere bulanacak, basın bu konuyu takip etmeyecek” mealinde yazarak, başta New York Times gibi Amerikalı dev medya kuruluşları olmak üzere medyayı Woody Allen’ın çocuk tacizi suçlamalarını halı altına süpürmekle suçladı.

Kehanet bir nevi gerçekleşti ve basın toplantısında mevzunun sinemadan şaşmamasına dikkat eden festival yetkililerini dahi şaşırtacak şekilde bu konuda hiç soru gelmedi. Yerine bu yaşta hâlâ film yapabilmenin hoşlukları merak ediliyordu: “80 yaşındayım ama inanın kendimi çok genç hissediyorum. Bir sabah ağzından salyalar akan bir felçli olarak uyanabilirim ama şimdilik harikayım!”

Gerçekten de Stewart ile Blake Lively’nin ortasındaki Allen güldü, anlattı, bazı soruları duyma sorunu yüzünden anlamadı, bazılarını duymamazlıktan geldi, pek sevdiği ‘genç kadın yaşlı erkek’ formülü sorulduğunda ‘Tersini yaşayamadım, kısmet! Bilsem anlatırım” dedi.

 

Genç ‘Woody Allen’a övgüler

Kalabalık basın toplantısında mikrofon elime geçmedi ama geçseydi genç starların hoş oyunculuklarına rağmen bu Hollywood nostaljisi ve aşk ilişkisi formülünün artık eskidiğine dair bir şeylerden söz etmek de isterdim.

1930’lu yıllarda Hollywood’daki amcasının yanına iş bulmaya giden ve son kertede iki kadın arasında kalan naif New Yorklu genç rolündeki Jesse Eisenberg filmde doğrusu ‘genç Allen’ olarak gayet başarılıydı, kendisi de bunu onurla üstlendi, arada yanındaki Stewart ile fısıldaşıp, gülüştü. Akşamki açılış töreninde ise gazeteciler kadar bu kez Allen da hazırlıksız yakalandı. Gecenin sunuculuğunu yapan Fransız komedyen Laurent Lafitte “Avrupa’da bir sürü film çektiniz, ama memleketiniz ABD’de tecavüzden tutuklanmadınız” esprisiyle ortalığı salladı ama Allen’dan tepki almadı. Roman Polanski’ye gönderme yapan bu espriyi sosyal medyada çoğunluğun alkışladığı düşünülürse, hafif bir seyirlikle dördüncü kez Cannes’ı açmaya gelen Allen, bu kez biraz zorlandı.

Julia Roberts’i Cannes’a getirmeyi, sonunda Jodie Foster başardı. Hem de George Clooney ile birlikte. Amerikan sinemasının belki de en entellektüel yıldız oyuncusu Jodie Foster yönetmen olarak yine pek iddialı değil. Amacı, klasik bir polisiye öykü gerisinde, önemli güncel konulara el atarak, izleyicisini bilinçlendirmeye yönelik ‘yararlı’ bir film yapmak.

“Bugün 18 yaşında olsaydım, oyunculuk mesleğini seçmezdim” diyen Foster’ın çektiği iki televizyon dizisini saymazsak, beşinci yönetmenlik denemesi olan “Money Monster” Cannes’da yarışma dışı sunuluyor. Küresel finans dünyasının kirli yüzünü gözler önüne sererken, şov meraklısı medyayı suçlayan gerçekçi içeriğiyle önemli, klasik sinema dili ve başarılı oyuncularıyla etkileyici, güzel bir geniş kitle sineması örneği izliyoruz. 2008 krizinden “Panama Belgeleri” skandalına kadar, yolsuzlukların, dolandırıcılıkların üzerine giden film, medyanın bu kirli oyuna nasıl alet olduğunu da açıkça vurguluyor.

Çok izlenen bir finans ‘şov’unda, küçük yatırımcıları yanıltacak bir sürü yanlış bilgi de veren sunucunun (Clooney), annesinden kalan mirası borsada yitiren izleyicisince ‘naklen’ rehine alınmasını izliyoruz. Programın yapımcısının (Roberts) o kriz anında polisin girişimlerini bile frenleyerek, sahtekârlığın aslını birkaç saat içinde araştırıp, yani gerçek gazetecilik görevini yaparak asıl suçluyu bulması, tabii ki Hollywood türü zorlama bir senaryonun ürünü. Ne mutlu ki, her şeye karşın gerçekçi; getirdiği eleştirilerde haklı.

Kaynak: Cumhuriyet.com.tr
Son Güncelleme: 13.05.2016 16:40
Yorumlar

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol