31 Ocak 2016 Pazar 06:02
'Sanat tek başına yetmez'

Hélène Grimaud İstanbul’a geldiğinde İş Sanat’taki arkadaşlar birbirimizle iyi anlaşacağımızı düşünmüşler. Hakikaten de öyle oldu. Onun New York’un kuzeyinde onlarca kurt ile yaşadığını okuyunca benzer bir ruh ile karşılaştığımı anladım. Musiki ve hayvanlar ile ilgili sohbetimiz başladı ve birbirimizin ormanlarını ziyaret sözüyle bitti.

- Nasıl olduysa bir sene içinde hayatımda pek çok kurt belirdi. Son olarak da siz! Bu tesadüfler tuhaf değil mi?

Tesadüf diye bir şey yoktur. Bazen, adını koyamadığınız kendi hayatı olan tanımlanamayan olgular vardır. Yeterince şanslıysanız bazı şeyler bir araya gelir ve siz de bunu görürsünüz.

- Sizin de hayatınıza bir kurdun tesadüfi bir şekilde girdiğini ve sonra onlar için savaşmaya başladığınızı öğrendim. Kurtlarla ilgili hikâyeleri ve mitolojileri incelediniz mi?

Hem de çok, özellikle de ilk kitabım için. Bu hikayeler hayvanı en ilginç kılan şeylerden biri. İnsanların algısı ve onların varoluşu arasında öyle derin bir ayrım var ki, bu da telef olmalarına neden oluyor. Kurt sorunsalı aslında bir PR meselesi. Kulağa aptalca gelebilir ama bu bir bakış açısı meselesi. Bu hayvan insanlar için tehlikeli değil. İnsanı av olarak algılamıyor. Burada mantıksız bir korku unsuru var ki, mitolojiye dayanıyor demek istemiyorum çünkü özü onlar bizden çok daha iyi biliyordu...

- Roma mitolojisine bakmak yeter!

Aynen. Kısacası, mitolojinin saptırılmış tarafı olan dinler insanları manipüle edip onları sömürür ve yaptırmak istediğini yaptırır. Bundan en çok mustarip olmuş cinslerden biri de kurttur. Kurtların sütten çıkmış ak kaşık olduğunu da söylemeyeceğim. Dolayısıyla, çobansanız sürünüzü korumak için belli önlemler almanız gerek. Her yerde gördüğümüz bir problem de tembellik. İnsanlar o kadar alıştılar ki ödenek alıp hiçbir sorumluluk almak zorunda kalmıyormuş gibi yaşıyorlar. Her mesleğin belli mesuliyetleri var. Dolayısıyla, kamu arazisinde hayvanlarınızı otlatıp işinize gelmediği için o toprağın asıl sahiplerinden arındırılmasını istiyorsanız bu miyopik bir tavırdır. Sadece çevre açısından değil etik açısından da.

- Goethe ve Bach gibi sanatçılar, ormanlarda uzun yürüyüşlere çıkarak ilham bulurlarmış... Sanki ilham perileri yaprakların arasından bir şeyler fısıldarmış. Siz nasıl ilham buluyorsunuz?

Alman Romantik hareketinin “doğanın en büyük ilham kaynağı” olduğu ilkesini izleyenlerdenim. Çoğu görsel sanatçı, yazar ve bestekâr çıkıp doğadan güç bulmuş, kendi merkezleriyle yakınlaşıp doğa kaynağından beslenmiştir böylece kendilerini başka seslere açmışlardır ki, bu bence en iyi doğada oluyor. Şehir hayatının sağırlaştırıcı gürültü patırtısından çok daha fazla oluyor. Kimi bestekârların mektuplarını okuyunca çılgın yaratıcı süreçlerinde benzer şeyler görüyorsunuz: Ormana çıkıp yürüyorlar, döndüklerinde her şey yazılmış oluyor. Her şey kafalarında, sizin çok güzel bir şekilde söylediğiniz gibi rüzgarın yaprak hışırtıları arasından fısıldayışıyla geliyor. Bu elbette bu Kartezyen kafa yapısına çok soyut geliyor. Ama düzenli olarak pek çok yaratıcının başına geleni de inkâr edemezsiniz. Dolayısıyla bu süreci tam olarak anlamadığınızı ve küçük evrenimizin ötesinde bir şey olduğunu kabullenmek lazım.

- Sizin gibi ben de Rus edebiyatına meraklıydım ve pek çok romanın büyük bir çaresizliğin ürünü olduğunu düşünüyordum. Bugün bu yıkım ve umutsuzluğun sanatta aynı güçte yansıtılamadığını düşünüyorum. Sizce neden?

Çok enteresan bir gözlem ve ben de bilmiyorum. Belki çok fazla seçeneğimiz olduğundandır. Geçenlerde bir müzik eleştirmeni benimle röportaj yaparken bir Fransız olarak Paris bombaları ve Charlie Hebdo saldırılarını nasıl değerlendirdiğimi sordu. Sonra da Batı dünyasının hiçbir önleminin doğru olmadığını söyledi. Ben ona, sizin cevabınız ne dedim. O, “her kesime karşı sevgi” gibi bir şeyler söyledi.

 

Merhametli olmalıyız’

- Geçen gün Forbes’da 67 insanın gelir dağılımının 3.5 milyar insana tekabül ettiğini okudum.

Aşırılıklar kişisel yaptırımlar ve ahlak ile çözülebilir. Her şeyi devletlerden beklememeliyiz. Yeterince merhametli ve cömert olmamız lazım. Her sistemde yolsuzluk baki, sistemi kendi çıkarları için kullananlar hep olacaktır. İlk taşı atmak kolaydır ama asıl gerisini getirmek elzem.

- Çağın salgınının narsisizm olduğu söyleniyor. Çare ne?

Merhamet ve empati. Sahneye çıkıyorsanız egonuzun yeterince güçlü olması gerek, yoksa ezilirsiniz. Benlik duygusu lazım ama bir taraftan da bestekârın dünyası ve seyirci arasında medyumsunuz. Enerjinin geçişini sağlayıp duyguların yolculuğuna önayak oluyorsunuz ki bunun için de ego lazım. Anlayacağınız ince bir çizgi var.

- Hayvanlardan ne öğrenebiliriz?

Çok şey ama en önemlisi hayvanlar, değişken bir çevrede sürdürebilirliği sağlıyor. Bizim için çok geç, onları taklit edemeyiz. Mesela prematüre bir bebek olduğunuzu düşünelim; o bebeği hayatta tutmak için hiçbir şeyden kaçınılmıyor. Oysa doğada olsa ölürdü. Aynı şey hastalar ve ihtiyarlar için de geçerli. Ama böyle konuşamazsınız çünkü adeta bir canavar olarak algılanırsınız. Oysa etiğin temel sorunlarından biridir; bireyi toplumun önüne mi koyuyorsunuz arkasına mı? Çok çok ince bir çizgi bu. Ve her iki taraf da suiistimal edebilir.

 

Sahnede anı yaşamak

- Seymore Bernstein ile ilgili harika bir belgeselde kariyerinin bir noktasında o kadar heyecanlanmaya başlamış ki artık sahnede piyano çalamaz olmuş. Sahne heyecanı hakkında ne düşünüyorsunuz?

Bence olmazsa olmaz. Adrenalinin harika bir kaynak olduğunu düşünüyorum. Duyularınızın keskinleşmesi lazım. Sahneye, prova odasına çıkar gibi çıkamazsınız. Öyle yaparsanız birilerini kandırmış olursunuz.

- Bir nevi makine, bir otomaton olmak...

Performans sanatçısı olarak sahnede anı yaşamak önemli. İnsanın aklı kendinin en büyük düşmanı olabilir. Ne zaman, “hah işte formülü buldum, bu işe yarıyor” dediğiniz anda ritüellere ve rutinlere düşebilir, gereğinden az ya da çok verebilirsiniz.

- Notaları renk olarak görebiliyorsunuz (Synesthesia). Nasıl oluyor, mesela kurtların ulumasında da renk beliriyor mu?

Hayır. Belki Barok fikri olan her tınının kendi duygusal kimliği fikriyle örtüşüyor. Ön plana çıkan renk, tonlamanın rengi oluyor.

- İstanbul’da Mozart ve Bach çaldınız. İki parçanın renkleri neydi?

İkisinde de mavi ağırlıkta çünkü ikisi de Re Minör ve benim için Re Minör koyu mavi. Si Bemol’e geçince sararıyor, Sol Minör olunca koyu yeşil oluyor.

- Kırmızı yok mu?

Çok az. Birkaç defa La ve La Minör olunca.

- Babam klasik müzik tutkunuydu ve en sevdiği bestekâr Beethoven’dı. O yüzden son anlarında ona Pastoral çaldım çünkü onu hasta yatağında ormana götürmek istedim. Siz de bir parçayı çalarken sahneler gözünüzde canlanıyor mu?

Parçasına göre değişiyor. Kimi müzikler çok görseldir. Kimileri salt duygu ya da Fransızca da dediğimiz gibi état d’ame (ruh halini) yansıtır.

- İstanbul’da çaldığınız parçalar görsel müzik miydi?

Hayır. Bach benim için çoğunlukla soyuttur. Bach’ta aynı anda her şey ve hiçbir şey olabilen bir evrensellik var. Yoga gibi, mantra gibi insanı bir trans halinde tutuyor.

Kaynak: Cumhuriyet.com.tr
Son Güncelleme: 31.01.2016 06:02
Yorumlar

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol