06 Ekim 2016 Perşembe 13:40
Kolombiya’da Barış Kazanacak mı?

Orada hiç beklemediğim bir şeyi, Türkiye’yi gördüm. Her fark ettiğim benzerlik bir diğerinin arayışını hızlandırdı. Coğrafi özellikler en önde gelendi…

Tam bir eşkenar dörtgen olan Kolombiya’yı sola doğru çeyrek çevirdiğinizde karşınıza Türkiye haritası çıkıyor. Denizle çevrili batı ve kuzey; başkent Bogota’nın bulunduğu yüksek orta kısım; doğuda çok yüksek dağlar, ve güneyde amazona komşuluk.

2600 metrede etrafı dağlarla çevrili bir yayla(!) olan Bogota’nın Ankara’dan farkı ise soğuk ve kuru değil, neredeyse tropik bir iklime sahip olması. Okyanus kıyısındaki, hani şu plebisit öncesi beyaz gömleklerin giyilip ellerin sıkışıldığı şehir olan Cartagena ise tam bir Antalya. Hepsi sanki Botero’ya modellik etmiş fiziğinde olan, plajdaki satıcı kadınlarıyla… Dağlık Boyaca, Zorro film setlerine doğal dekor olan, çoğunlukla kadınların belediye başkanı olduğu köyleriyle şahane insanlar beldesi. Güneyi ise ne sen sor, ne ben söyleyeyim…

Sağcı olduğunu birinci dakikada ele veren ev sahibime göre, trafikte durmuş olan arabanın camını silen genç; gül, gazete satanlar; yine yol kenarında avokado ya da aniden dökülen yağmur için şemsiye pazarlayanlar çoğunlukla Peru ya da Ekvadorlu imişler. Eski belediye başkanı ülkeden kovmuş iken, yeni seçilen solcu olanı onları tekrar yollara dökmüş! Kırmızı ışıkta ustalıkla top sektirip para toplayan genç ise Kolombiyalı olmalıymış!



Tek çift rakam uygulaması, akaryakıtı işlemeden araçlarında kullanan Kolombiyalılar için belki trafiğe çözüm oluyor ama hava kirliliğine asla. Bizim mütevazi isimli metrobüsümüzün ağa babası, transmilenyum abartılı adıyla kırsalı ya da periferi merkezdeki AVM’lere taşımakta kullanılıyor. Dolmuşlarımızın irisi ise midibüs adıyla köylere hizmet veriyor. Kolombiyalılar duymasın, okuma zorluğu çeken, çoğunlukla yaşlılara kolaylık olsun diye her köye göre farklı renkte boyanmış araçlarla…

En İspanyol…

Güney Amerika’nın en İspanyol olarak kalan ülkesi olmakla övünüyorlar. “Başka?” diyorum; “Basınımız özgürdür!” diyorlar, durup dururken. Konuşuyoruz; yolsuzlukların onlarda daha çabuk ortaya çıkıp yargıya sevk edildiği konusunda anlaşıyoruz.

Bogota’nın orta yerinde çok sayıda ama hiç de gösterişli olmayan eski ve güzel kiliseler var. Avrupa’daki benzerleri gibi kocaman kapıları, kasvetli girişleri olmayan; aksine göksel hikmetlerle donatılmış havası vermeyen, herkesin kolaylıkla girip dua edebildiği. Çok güzel kadınlar görüyorum, günah çıkartan; Fellini filmlerinden fırlamış gibi…

Selamlaşırken öpüşmeyi onlar da çok seviyorlar ama tek yanaktan. Çatal kaşık sesi ile göbek atmıyorlar. Bunun yerine hemen ritmi yakalayıp, küçük adımlarla tangoya girişiyorlar. Dans onlarda iki kişilik…



Kolombiyalıların da mangalcı(!) olduklarını öğrenmek keyif veriyor. Çiftlerin iki yıl yaşadıktan sonra evlilik haklarına kavuşuyor olmalarını bilmek ise ister istemez içimizi buruyor. Mahallelinin namus bekçiliğine soyunup soyunmadığını soruyoruz; anlamıyor ne dediğimizi garipler…

Onlar da ne yazık ki “İnşaat ya Resul Allah” demişler.  Nerden geldiyse artık, bir müteahhit kırmızı tuğla görüntülü apartmanlar dikmiş. Geriden gelenler de onun türevlerini oluşturmuşlar… Şehir merkezindeki 35 üniversite de, “her yöreye bir üniversite” söylemine uyuyor sanki. ABD’nin orta ve alt gelirlisine ucuz ve kaliteli sağlık hizmeti verdiklerini söylüyorlar; diş hekimliği ve göz cerrahisinde iddialılar. Hani şu dillere pelesenk “sağlık turizmi!”…

Üst orta gelir gurubu çoook güvenlikli evlerde, sitelerde yaşıyor. Güvenlik konuşuyoruz ama konu bir türlü FARC gerillalarına/asilerine gelmiyor. Onlar sanki yok. Ama sokaklar çok tehlikeli. Gaspçıların, haydutların nerden kaynak aldığını öğrenemiyoruz. Bildiğimiz tek şey eskiden narkotiğin ana vatanı olan Medellin şehrinin şimdi temizlendiği ve aslında halkının da Bogota’ya göre insancıl oldukları. Kafamız gittikçe karışıyor…

Barış geliyor

Derken aradan beş yıl geçiyor ve yeni başkan FARC ile dört yıldır süren görüşmelerin sonucunda barışın geldiği müjdeleniyor. Üzerine bol gelen, uzun kollu beyaz gömlekler giymiş çok sayıda adam, başkan Juan Manuel Santos liderliğinde dereyi görmeden paçayı sıvayıp, Cartagena’da barışı kutluyor.



Bizim ağız alışkanlığıyla “referandum”, Batılı medyanın ve Kolombiya’nın “plebisit” dediği halk oylamasında halk “hayır” diyor. Oylamaya neden plebisit dendiğini sonradan fark ediyorum; burada bir metin değil bir ismin, devlet başkanının adının onaylanmasının söz konusu olduğunu görüyorum. Barışa muhalif eski devlet başkanı Alvaro Uribe’nin kampanyasının da etkisiyle, ülke ekonomisindeki yavaşlamanın hesabının da kesildiğini anlıyorum. Referandum sonrası vergi düzenlemeleri (Kanun Hükmünde Kararnameyle?!) planlayan başkanın da hevesi kursağında kalıyor.

Savaşın yıkımından hem can hem de mal kaybı olarak çok çekmiş olan bölgeler barışa “evet” diyor. FARC ile kan davasını sürdüren ve tarım yapmaları engellenen büyük toprak sahiplerinin yerleşimlerinden ise hayır oyu çıkıyor. Kıyılarda da evetler önde…

Ama çok ilginç bir şekilde, böyle bir sonuç beklenmemesine karşılık kimseden umutsuz bir yorum gelmiyor. Kod adı, Rus mareşali Timoşenko’dan apartılmış olan (Bu ara asıl soyadı da Londono!) FARC lideri de barıştan dönüş olmadığını söylüyor.

Dünyada ses getiren her önemli olayda medyada kullanıma sürülen yeni bir kelime vardır ya, buradaki sihirli sözcük olan “impunity” de gündemi anlatıyor. Yani yapılanların yeterince hesabının sorulmayacak, cezasız kalmayacak olmasının hazmedilemediği anlatılmaya çalışılıyor. Eski başkan Uribe demir tavında dövülür hesabı bir “düzeltme” istiyor…

Kolombiyalı ne diyor?

Arkadaşlarımı arıyorum, ilk elden bilgiye ulaşabilmek için… Barışa değil, anlaşmanın içeriğine hayır dediklerini anlatıyor. “Başkan, Nobel Ödül’üne giden yolda yalnızca bir imza alabilmek için çok sayıda ödün verdi” diyor. “Hepimiz barış istiyoruz. Şimdi başkan, bu anlaşmaya çekince koyanları da karşısına alıp tekrar müzakere etmeli” eklemesini yaparak…



Böylece, binlerce kilometre uzaklıktaki bir ülkede de, liderler üzerinden siyaset yapma, anlaşmaları ya da hesaplaşmaları onların kimliğiyle değerlendirme alışkanlığının olabildiğini hayretle görüyoruz…

Hükümetin, “evet demezseniz savaş geri geri gelir” kampanyasının, başkan Urite’nin plebisiti beklemeden bir gün önce 20 devlet adamını davet edip, bir sürü para harcayarak(!) şov yapışının geri teptiğini anlatıyor. O kötü adamların(!) yargılanmaksızın parlamentoda yer almaları ve maaşa bağlanmalarının sindirilemediğini söylüyor.

İlginç bir şekilde, hayır diyen bu arkadaşım FARC’dan bahsederken “Gerilla” tanımını kullanıyor! Ve tekrar masaya oturacaklarını, barışın mutlaka sağlanacağını umuyor. Tek yakınması, ailedeki iki genç insanın, kızlarının evet demesi. Onların anlamadığından(!) yakınıyor. Böylece, bu yıl diş hekimi olarak mezun olacak yaştaki bir çocuğun erişkinliği, yetişkinliği konusunda hala kafası net olmayan, onları etkilemek istemesiyle bile benzerlikler taşıyan arkadaşımı hafiften gülümsemeyle dinliyorum…



Sabahın köründe çalışmaya başlayan inşaat işçilerinin, hemen yanındaki arkadaşlarına bağırarak malzeme istemesiyle; havalimanına giden yolda otoparka girmemek için yasak yere park etmeleriyle;  yine havalimanına gelen bakanların tantanalı karşılama törenleriyle; yolsuzluklarıyla; duygusallıklarıyla birebir benzeştiğimiz bu insanların barışa bir an önce kavuşması en büyük dileğimiz olmalı…

Orada pişen aşın bize de düşmesini umarak…

Kaynak: Cumhuriyet.com.tr
Son Güncelleme: 06.10.2016 13:40
Anahtar Kelimeler:
HaberHaberlerDünya
Yorumlar

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol

banner177