17 Mart 2016 Perşembe 16:00
İlkokulda başlayan yazma serüveni

Gülten Dayıoğlu’yla ilk buluşmamız 1965 yılındaydı. Genç bir öğretmen olan Gülten Dayıoğlu, Yunus Nadi Armağanı’nın o yıl için belirlenmiş olan öykü dalında “Döl” adlı öyküsüyle ikinciliğe değer bulunmuştu.

İstihbarat Şefimiz Vedat Etensel röportaj görevini bana vermişti. Randevulaştık ve eşi Cevdet Dayıoğlu’nun Karaköy’deki hukuk bürosunda buluştuk. Seçici Kurul’un toplanacağı günün öncesindeki gece uyuyamadığını söylerken de heyecanı sürüyordu.

Çünkü bu ödül yazın alanında aldığı ilk ödüldü. Şişli Talatpaşa İlkokulu’nda öğretmendi. Bir öyküsü, Milli Eğitim Bakanlığı tarafından öğrenciler için bastırılacak kitaba seçilen 9 öykü arasında yer almıştı. “Kırık Bisikletin Binicisi” adlı kitaba dönüşen ilk öyküsü olmuştu.

İLK ÖYKÜ 1950 YILINDA...

Ailesinin yaşadığı Kütahya’nın Emet ilçesinde ilkokulun daha üçüncü sınıfında sınıf öğretmeni yazdıklarını okuyunca “Sende yetenek var” demiş ve elinden tutup Vahit Paşa Kütüphanesi’ne götürmüştü. Hem okuyor hem yazıyordu. Afyon’da gazetecilik yapan Cüneyt Mollaoğlu, 1950 yılında gönderdiği öyküyü gazetesinde yayımlayınca kendisine daha bir güven gelmişti.

İlkokul 5’inci sınıftayken 132 sayfalık bir roman da yazmıştı. 1940’ların Emet’indeki gözlemlerini, ödül alan “Döl” öyküsünde anlatmıştı. 3 Temmuz 1965’te Cumhuriyet’te yayımlanan röportajda, Anadolu’daki annelerin en ilginç sorununun doğum olduğunu belirterek şöyle demişti: “Yeni bir varlığın doğuşu aslında olağanüstü bir olaydır. Köylerimizde böyle bir olayın önemsenmeyip (çocuk ölümlerinde olduğu gibi) alabildiğine olağan bir durum olarak kabul edilmesi ve erkek çocuklar yoluyla soy gelişimine verilen önem beni öteden beri düşündürürdü.”

O günlerden bu yana geçen süreçteki çabaları Gülten Dayıoğlu’nu bilinen ve övülen bir çocuk-gençlik yazarına dönüştürdü. Milli Eğitim Bakanlığı’nın TÖMER ve Kütüphaneciler Birliği’nin katkılarıyla düzenlediği araştırmada “en çok okunan yaşayan yazar” sanını almıştı. En çok okunan ama yaşamda olmayan yazar sanı da Ömer Seyfettin’in olmuştu.

“Hanımların yaşı sorulmaz” dendiği için ben de sormadım. Aklıma, Berin Nadi’nin Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde terörist olarak yargılanışı geldi. İfadeye başlarken mahkeme başkanının “Yaşınız” sorusuna verdiği “Hanımlara yaşı sorulur mu?” itirazını anımsadım.

Aslında Gülten Hanım’a yaşını sormaya gerek de yoktu. Çünkü yazarların yaşamöykülerinin yer aldığı kitaplardan 80 olduğu anlaşılıyordu. Ama bu 80, tek başına da değildi. Gerisindeki 80’lerden biri yayımlanmış kitap sayısını ikincisi ilk basılan kitabı olan Fadiş’in 80’inci baskıya ulaşmasıydı.

Yakında raflarda yer alacak Yoksa Sen misin? adlı kitabının 80’inci kitabı oluşunu da anımsatmak gerek. Bu kitabın başka bir özelliği de “Yoksa Sen misin?” adını doğrudan kendisinin koymuş oluşu. Şöyle diyor: “Romanlarımın adlarını, sekiz on isimlik listeler yapıp güvendiğim kişilerin görüşlerini alarak seçerim. Ama bu roman öyle olmadı. Bir sabah uyandığımda, zihnimde şu soru tümcesi belirdi: “Yoksa Sen misin?”

Günlük yaşamımda, kimlik göstermem gereken her yerde adımı soyadımı öğrenen kişi, sevgiyle gülümseyerek bana bu soruyu soruyor: “Yoksa siz misiniz?” Ben de gülümseyerek “Evet” diyorum. Bu soruyu

YILLAR SONRA, YENİDEN...

Adı bir sabah konuluveren romanın, 61 yılı bulan bir macerası var. Şaman kız Bürkün, romanın başkahramanı. Şaman kız da nereden çıktı denilirse yanıtı da hazır. Romanı 16 yıl önce yazmaya karar vermesinin çıkış nedeni. Atatürk Kız Lisesi’nin 10’uncu sınıfında okurken edebiyat öğretmeni, dönem ödevi olarak kendisine eski Türk kavimlerinin inancı olan Şamanizm konusunu vermiş. “Öğretmenim kütüphanelere başvurmamı önerdi. Fatih’teki Millet Kütüphanesi’nde aradıklarımı buldum. Konunun içine dalınca araştırma, dönem ödevi boyutlarını aştı. Konuyla ilgili olarak kitap edinmeye doyamaz duruma geldim.” Ama iş roman yazmaya gelince ansiklopedik bilginin yetersizliği ortaya çıkıyor. Bürkün’ün yaşamına ilişkin gözleme de gereksinim duyuluyor.

Romanın yaşama geçirilmesi için harcanan 16 yılda yaptıklarını da şöyle özetliyor Dayıoğlu: “Araştırmayı genişletiyordum. Öyle ki bu amaçla Türki cumhuriyetlerine gezi yapmayı bile göze aldım. Eşimle birlikte Özbekistan’ın Buhara, Taşkent, Semerkant şehirlerini, Uygur Özerk Bölgesi’nin Urumçi şehrini, bunların yanı sıra Türkmenistan, Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan’ı rehber eşliğinde bir iyi gezdik. Şamanlarla tanıştım. Bilmediğim pek çok ilginç ve gizemli bilgi edindim. O zaman araştırma yapmanın sonsuzluğunu kavradım. Yeniden romanın planını yapmaya giriştim.”

Dayıoğlu, romanı kurgularken bunca araştırmaya karşı yine de bilgi eksikliği olduğu görünce bir süre kurgudan koptuğunu hatta soğuduğunu ve başka kitaplar yazdığını anlatıyor. Bu boş vermişlik, Anadolu’da halk arasında konuşulan “ruh çıvması”, “hortlama” söylemlerinin gündeme düşmesiyle bitmeye başlamış. Antakya’ya bir söyleşi ve imza etkinliğine gittiğinde Şamanizmden kalan kimi alışkanlıkların sürdüğünü öğrenince dayanamamış, yaşlı kişilerden ayrıntılarını dinlemiş, eksiklerini gidermeye çalışmış. Sonunda, kimisi sekiz saate de ulaşan günlük altı saatlik yazma direnmesinin sonunda 15’inci yüzyılda Orta Asya’da yaşayan ve Asya’da hâlâ “udagan” denilen kadın Şaman Bürküt’ün romanı basılma aşamasına gelmiş. Ben bilgisayardan okudum. Sizlere de öneririm.

Yoksa Sen misin? Benim meslek yaşamım açısından da önem taşıyor. Bu roman bana, Gülten Dayıoğlu ile 51 yıl sonra yeniden röportaj yapma olanağını sağladı. Daha önce de Ekim 1963’te röportaj yaptığım Muazzez İlmiye Çığ ile Gamze Akdemir’in de katkısıyla 50’nci yılda görüşmüştüm. 21 Temmuz 2015’te de yayımlanmıştı. Gazeteciliğin hoş tarafı da bu olsa gerek.

Yoksa Sen misin?/ Gülten Dayıoğlu /
Altın Kitaplar/ 272 s.

Kaynak: Cumhuriyet.com.tr
Son Güncelleme: 17.03.2016 16:00
Yorumlar

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol