29 Kasım 2016 Salı 20:21
İlhan Baran’ı yitirdik

 

Son günlerde aydınlarımızı art arda yitiriyoruz. Sinema sanatına gönül vermiş, Boğaziçi Üniversitesi’nde bir merkez kurmuş ve tüm arşivini oraya bağışlamış aydınlarımızdan Mithat Alam’ı yitirdik. Hemen ardından çağdaş Türk müziğinin köşetaşı bestecilerinden biri ve nice genç kuşak müzikçimizin hocası olan İlhan Baran vefat etti. İlhan Bey, içine kapanık, gösterişi sevmeyen, öğrencileriyle örülmüş bir dünyada yaşayan, aydın bir bestecimizdi.1934’te Şavşat’ta dünyaya gelmiş, çocukluğunu, askeri yargıç olan babasının atandığı değişik Anadolu kentlerinde geçirmiş. Ankara Atatürk Lisesi’nde müzik öğretmeni Ziya Aydıntan’ın özendirmesiyle, 16 yaşında Ankara Devlet Konservatuvarı Yaylı Çalgılar Bölümü’ne girmiş.

Önce Frommé ile kontrbas çalışmış, bir yıl sonra kompozisyon bölümünde Adnan Saygun’un öğrencisi olmuş; bu arada Selçuk Gündemir’den piyano, Ruşen Ferit Kam’dan divan müziği, Muzaffer Sarısözen’den halk müziği dersleri almış. Okul dışında Kemal İlerici ile Türk müziği armonisi çalışması ona yeni boyutlar getirmiş. 1962’de devlet bursuyla gittiği Paris’te Ecole Normale de Musique’deki öğrenciliği sırasında Henri Dutilleux ve Maurice Ohana ile çalışmış. Prof. İlhan Baran, 1965’ten 2000’e kadar Hacettepe Üniversitesi Ankara Devlet Konservatuvarı’nda öğretim üyesi olup, bir süre de Kompozisyon Ana Sanat Dalı Başkanlığı’nı üstlenmişti. En son Bilkent Üniversitesi Müzik ve Sahne Sanatları Fakültesi’nde profesördü. Yapıtlarında Türk halk müziği ve divan müziğinin makamlarından esinlenen renklerle, dirençli bir ritmik yapı, yer yer İlerici’nin dörtlülüğe dayalı sistemi ve pentatonik çekirdekler (“Dönüşümler”de olduğu gibi) ve bazen de atonal ve modal dokunun iç içe işlendiği bir teknik çıkar ortaya (“Töresel Çeşitlemeler” gibi). Onunla 1983’te Milliyet Sanat dergisi için yaptığımız bir söyleşiden kesitler aktarmak isterim:

Söyleşimizden bir bölüm

 Çağımız müziğini nasıl tanımlarsınız? En önemli değişiklik nedir sizce?

Çağımız müziği, daha önceki biçimlerin doğal bir devamıdır. Birdenbire gökten inmemiştir. En önemli değişikliği, tonal sistemin parçalanmasıdır. Bu da çok zengin açılımlara neden olmuştur. Ton duygusunun çok azalması, zaman zaman yok olması, bu çağın müziğindeki başlıca özelliktir, diyebiliriz, Aslında bu teknik özelliklerin önemini çok fazla abartmamalıyız. Önemli olan, her yapıtın kendi öz değeridir. Bu herhangi bir stilde olabilir: Çağımızda da, romantik dönemde de, klasik dönemde de aynı şey söz konusu: Her yapıtın kendi değeri önemlidir. Tekniği ne olursa olsun, çok iyi yazılmış yapıtlar bu çağdan ileriye kalacaktır. 

Bizim bestelerimizi yirminci yüzyılın ortasında nasıl bir konuma yerleştirirsiniz?

Bir üçüncü dünya ülkesi olarak çoksesli kültür mirasını 40-50 yıldır devralmış bulunuyoruz. Bizim ana müzik hazinemiz temelde tekseslidir. Bunu daha ileri, daha geri açısından ele almayalım; o uygarlığın müzik sistemi böyledir. Atatürk devrimleriyle yeni anlayışın gelişmesiyle, çokseslilik de kültürümüze girmiştir. Bu da doğal bir gelişmedir çünkü zaten teksesli uygarlık teknik açıdan daha fazla süremezdi. Yani teksesliliğin kendini geliştirme olanakları tükenmişti. Bestecinin hangi tekniği kullandığı önemli değildir. Her yapıtı bir birey olarak ele alıp, o bireyi tek başına incelemeyi yeğ tutarım. Anlayışına, tekniğine birinci planda yer vermem. Bugün ülkemizde bestelenen müziğin dünya üstündeki yeri için kesin bir şeyler söylemek biraz erken. Müzik tarihinde ilk kez böyle bir model oluştuğu için, bir üçüncü dünya ülkesinin çoksesli müzik uygarlığında üsluplaşmaya gitmesi gerçekten dünya için bir yeniliktir.

Altın Madalya Erdener’in

Sevda-Cenap And Müzik Vakfı, bu yılki Onur Ödülü Altın Madalyası’nı, değerli bestecimiz Turgay Erdener’e veriyor. Ülkemizin klasik müziğine büyük hizmetler veren Sevda Cenap And Müzik Vakfı’nın kurucusu ve başkanı, değerli aydınımız Mehmet Başman’ı yakınlarda yitirmiştik. Her yıl onun açış konuşmasıyla yapılan tören, bu yıl 6 Aralık akşamı, oğlu SCA Vakfı Başkanı Ali Başman’ın konuşmasıyla başlayacak.

Bu törenlerin başlıca özelliklerinden biri hep aynı çerçevede düzenlenmeleridir. Vakıf başkanının açılış konuşmasından sonra Erdoğan Okyay’ın, o tertemiz Türkçesiyle ödül sahibi için hazırladığı özgeçmiş okunur. Ödül sahibine Altın Madalya’sı takdim edilir. Ardından törenin müziksel dinletileri başlar. Eğer ödül sahibi bir yorumcuysa onun da katıldığı bir konser verilir. Genellikle çağdaş Türk yapıtlarından seçilmiş programlar sunulur. Tören sonrasında fuayede yapılan kokteylde sanatçılar ve davetliler kaynaşırlar. Bu saygın bir düzendir. Sanata, sanatçıya değer verilen ayrıcalıklı bir ortamdır. Ankara’nın kültür başkenti olduğu dönemin yansımalarıdır.

Erdener’in töreninde de kocaman bir yorumcu topluluğu yer alacak. Erdener 1957’de Gümüşhane’de dünyaya gelmiş, çağdaş müziğimizin son kuşaklarından bir besteci. 1968’de Ankara Devlet Konservatuvarı piyano bölümüne girmiş, Kamuran Gündemir’in ve Baran’ın öğrencisi olmuş, aynı kurumun kompozisyon bölümünde önce Erçivan Saydam, sonra da Nevit Kodallı ile çalışmış, her iki bölümden de mezun olmuş. 1978’de bu kurumda öğretim görevine başlamış, kompozisyon, armoni ve müzikal analiz derslerini vermiş. İlk ortaya çıkan yapıtları tiyatro müzikleridir. Yaşadığı, yetiştiği çevrenin yerel renklerinden yararlanmıştır. Pek çok sahne müziği, dans, orkestra, oda müziği, solo çalgı ve şan için yapıtının arasında, Afife Jale balesiyle ayrı bir ün kazanmıştır. Sahne sanatlarını iyi tanıyan Erdener, uyumlu ve akıcı müziği, canlı sololarıyla her zaman yapıtlarına teatral bir atmosfer çizer. Ayrıca yerel çalgılarla evrensel çalgıları birleştirdiği nice yapıtında yeni bir tını yakalaması onun özelliklerindendir.


Kaynak: Cumhuriyet.com.tr
Son Güncelleme: 29.11.2016 20:21
Yorumlar

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol

banner177