03 Mart 2016 Perşembe 10:00
Gördün mü kibar savcının iddianamesini?

Dört, belki de beş gün sürecek bir söyleşiye başlıyoruz. Can Dündar ve Erdem Gül 92 günlük Silivri “konuklukları”nı anlatacaklar. Tabii 92 günün önünü ve sonunu da...

Bu söyleşi kuşkusuz “Görmemişin 92 günlük mapusluğu olmuş, tutup koparmış” dedirtecek bir yakınma, dertleşme ya da öğünme amaçlı değil. Hiç değil.

Can Dündar da, Erdem Gül de 92 günlük tutukluluklarını pek ciddiye almıyorlar. Neredeyse “92 gün tatil yaptık. Bir güzel dinlendik” diyecekler. Nitekim saatlerce süren söyleşi boyunca her ikisi de kıkır kıkır güldüler, keyifli cezaevi anıları anlattılar.

Can Dündar ve Erdem Gül’ü bu söyleşiye ikna etmek kolay olmadı. “Gazetecinin kendisi haber oluyorsa orada bir yanlışlık vardır” diyen meslek özdeyişine ve ilkesine bağlı kalmaya önem veriyorlar. Ancak Dündar ve Gül’ün 92 günlük Silivri “konukluğunun” gazetecilik mesleğinde çok ve sık tanık olduğumuz tanıklıkların ötesine taşan bir anlamı ve önemi var.

Söz konusu olan halkın gerçeği bilme hakkıdır. Son cümledeki “hakkıdır” sözcüğüne dikkat çekeriz. Doğru haber almak, gerçeği öğrenmek, kapalı kapılar ardında çevrilen dolaplar üstüne bilgilenmek bir ihtiyaç değil bir haktır. Anayasal bir hak.

Ayrıca Dündar ve Gül’ün aynasında şu an hâlâ Silivri’de ya da bir başka cezaevinde tutulan, kimileri neyle suçlandıklarını dahi bilmeyen onlarca gazeteciyi kamuoyu belleğinde diri tutmayı amaçlıyoruz. Şimdi söz Can Dündar ve Erdem Gül’ün...

Yaptıkları haberler nedeniyle 92 gün cezaevinde yatan Dündar ve Gül, ‘Devletin suç işleyemeyeceğinin altını çizdik ve sonuna kadar arkasında durduk’ diyor.

AYDIN ENGİN: İçeri girmenizden ya da yargıcın karşısına çıkmanızın öncesinden başlayalım. Sizlerin tutuklanmasına yol açan haberleri yayımlarken kural olarak ikinci bir kaynaktan doğrulattınız mı? Yoksa haberden emin miydiniz?

ERDEM GÜL: Ben özellikle Ankara meselesi olduğu için, mevzuda da MİT geçtiği için, double-check, yani iki kez doğrulama meselesi bakımından zaten zorunlu vazifem olarak MİT’e bir not bıraktım. O sıralar da MİT’i de ilgilendiren çok sayıda haber de döndüğü için genellikle de Ankara Temsilcisi olarak ya benim adıma ya da oradaki haberi yazan kişi adına bir not bırakıyorduk, bunda da bırakmışızdır. Not bırakırken de şöyle bırakıyoruz, “Sizi de ilgilendiren bir haber var, dolayısıyla görüşünüz varsa onu alıp habere yansıtmak isteriz” diye, bize buna cevaben bir dönüş asla olmadı.

- Yani “Biz meslek ilkesine uyduk, görevimizin gereğini yaptık, ama dönen olmadı” diyorsunuz.

Erdem Gül: Tabii tabii, vazifemizi yaptık, onu anlatmak istiyorum.

- Peki, senin imzanla çıkan haberde Can, önüne geldi ya da bilgi verdi bir savcı...

CAN DÜNDAR: Aslında biliyorsun, çok büyük bir sır değildi. Yani Türkiye tartışıyordu bu haberi, ortaya çıkmıştı, daha önce üzerine Meclis’te görüşmeler yapılmıştı, yani o yüzden hani özelliği görüntülerin ortaya çıkmasıydı. Tabii ben biraz televizyoncu da olduğum için görüntünün kıymetini daha çok biliyorum. Dolayısıyla hani orada ekstradan öğrenilecek bir şey yoktu. Sadece haberin daha gideceği yol var onları araştırmak lazım, nereye gidiyordu, sonra onlar ne oldu, vs. Ama hep bildiğimiz şeylerdi o ana kadar.

Cumhuriyet farkı

- Peki, siz içerideyken internet izleyemediğinizden, mesela Odatv’de bu fotoğraf daha önce yayımlandı diye haberler çıktı.

Can Dündar: Fotoğraf yayımlandı evet, ama hareketli görüntüleri ilk defa biz yayımladık.

Erdem Gül: Şeyi ekleyebilirim oraya, biz savcıyla görüşürken de, hâkimlik sorgusunda da söyle bir bakış açımız önceden de konuşmadığımız halde herhalde ikimizde de vardı, birincisi kaynağımız konusunda çok hassasız biz, yani “Kaynağınız kimdi” sorusunun cevabı bizde kısadır: Size ne! Bizim açımızdan bunun cevabı bu. İkincisi de ortada acayip bir suç yüklüyorlar, başka gazetelere özellikle biz şurada da çıkmıştı burada da çıkmıştı demek gibi bir çiğliğe düşmek istemedik. Ama savcı mesela şöyle bir şey söyledi: “Aydınlık’ta da çıktığını biliyorum, Onlar hakkında da soruşturma başlatacağız”. Savcıdaki görüşmemizde bu söz var.

- Yani “fotoğraf değil de video yayımladık” diyorsunuz. Fark bundan ibaret. Böyle olunca, bu yayının Cumhuriyet’te olmasının savcıyı ve özellikle Cumhurbaşkanı’nı öfkelendirmekte etkisi oldu mu?

Can Dündar: Bence yüzde yüz oldu. Yani niye bu kadar alenileşmiş bir konu Cumhuriyet’te yayımlanınca bu kadar patladı? Bunun kredisini Cumhuriyet’e yazmak lazım. Yani “daha önce çıkmıştı”yı dillendirenler, daha önce onu yayınlayanlara haksızlık ediyorlar bence, üzücü bir durum bu, yani kale alınmamış demektir. Biz yayımlayınca haber oldu. Yani biz öyle “büyük, ilk defa” falan demedik ama hakikaten o görüntüler ilk defa ve çok çarpıcıydı.

- Peki, bu olay patladığında yani yayından önceden bahsediyorum. Önce silahlar bir MİT deposundan bir başka depoya gönderiliyor filan gibi açıklamalar oldu. Bu tutmayınca Bayırbucak Türkmenleri çıktı, insani yardım malzemesi denildi. Hep bir şeyleri örtme çabası vardı. Oysa özellikle videolu görüntüde göründü ki bu haberin kemiğini yakalamaktı. Şimdi sorayım. “Bunu yayımlıyorum ama başımız belaya girer” duygusu oldu mu hiç?

Can Dündar: Elbette. Yani şundan, dünyanın her yerinde, devletin işlediği suçu ortaya çıkan her adamın başı belaya girer, hele Türkiye’de. Bunu bilmemek için gazeteci olmamak lazım, hele 30 yıldır gazetecilik yapan insanlar olarak bunu elbette tahmin ediyorduk. Sadece biraz geç kaldıklarını söyleyebilirim.

- Ne anlamda?

Can Dündar: Bizi cezalandırmakta. Acele davranamadılar. Biz hemen ertesi gün bekledik.

Eşime götürdüm

- Soruşturma açıldığı haberi çıktığından itibaren 6 ay boyunca dava açılmadı. Sonra açıldı ve bu basın kanununun ilgili maddesinin aleni bir ihlali oldu. “6 ay bitti dava açılmadı, biz yırttık bu işten” diye düşündünüz mü hiç?

Can Dündar: Bende hiç olmadı. Ama Türkiye burası. Devlet illa senden bir şekilde hesabını sorar. Devletin açığını ortaya çıkarmanın bir bedeli var, onu sorarlar. Şunu söylemek isterim Aydın Abi, burada haberin gücünden ziyade bu kadar öfkenin birikmesini ben şöyle açıklıyorum: Bu haber gerçekten Meclis’te didiklendi, herkes konuştu. Burada bir sır yok ki. Ben ilk defa haberi eve götürdüm, karıma söyledim, kimseyle paylaşmamıştım. “Bildiğimiz şeyler bunlar” dedi, hiç şaşırmadı. “Ne var ki bunda” dedi. İki şeye bağlıyorum o yüzden. Birincisi Cumhuriyet’in gücüne, yani haberin Cumhuriyet’te yayımlanmasının etkisine, ikincisi de haberi savunuş biçimimize.

Ödüller ve cezalar - Haberinizin arkasında duruş biçiminiz yani.

Can Dündar: Evet, haberi kamunun gerçeği bilme hakkı diye savunduk, haberi ifade özgürlüğü, basın özgürlüğü diye savunduk. Devletin suç işleyemeyeceğinin altını çizdik ve sonuna kadar arkasında durduk. Sonra da bütün yazarlarımızla, kadromuzla gazetedeki herkes sahiplendi. Sonra sanatçılar, yazarlar girdi devreye. Yani iş bir cephe halinde bu haberin arkasında durma haline dönüştü. Haberin kendi önemini aşan bir savunma biçimimiz oldu. Hem ödülleri, hem cezaları getirdi.

- Erdem Gül’ün haberinde de aynı şiddetli bir tepkiyi Erdem bekledi mi?

Erdem Gül: Aslında bekledim. Ama galiba 10 günlük ya da 2 haftalık bir süre var benim haberim ve ilk haber arasında. Galiba ilk habere verilen şiddet çok çok yüksek olduğu için ondan daha fazla gösterilecek bir şiddet kalmamıştı ortada. Yani “Bunu onun yanına bırakmam” dendikten sonra artık ikinci bir hesap cümlesi kurulmamıştı; hesap birincinin içinde geçerliydi.

Avukatlar neden kıs kıs gülüyordu?

Savcı nihayet sizi ifadeye çağırdı. Sulh ceza hâkimliğine çıkmadan önce ama savcıya ifade verdikten sonraki tahminin ne oldu Can?

Can Dündar: Çıkıp gideceğiz buradan. Savcı dünyanın en nazik insanı, çok kibar. Bizi ayakta karşıladı, son derece nazik. Onun ötesinde hiç soru sormadı. Evet, soru sormadı! Telefonumu sordu, kaç senedir sende? Bu görüntüleri nereden aldınız? İşte niye bu haberi yaptınız? Bu kadar! Ben şey bekliyorum, deliller, terör örgütünden şeyler, fotoğraflar, gizli tanıklar...

Avukatlar kıs kıs gülüyordu

Fethullahçıların bir becerisi vardı gerçekten, hani bir sürü sahte delil üretebiliyorlardı, gizli sanık bulabiliyorlardı. O altın nesil çökmüş, komplo yeteneği kalmamış gibi bir durum vardı. O yüzden de ben dedim ki “Tamam, bundan hiçbir şekilde tutuklayamazlar”. Ancak avukatlar kıs kıs gülüyorlardı.

Erdem Gül: Hatta Can’ın savcıyla randevusu 11’deydi; benimki de 13’te... Çıktığımızda “Ya çok kibar bir savcıyla karşılaştık” dedik birbirimize. Çünkü ilk habere gösterilen tepki çok şiddetli olduğu için savcı da hakkımızda aldığı ifade daha sonraki suçlamalarımıza neden olacak, isteyeceği cezaları gösteren nedenlerle bizi çağırmıştı. “Bu kadar şiddetli ceza maddeleriyle çağırıyor ama çok kibar bir savcı” dedi Can. Sonra iddianame geldi biz hapisteyken. İddianame geldiğinde bize bir ağırlaştırılmış, bir normal müebbet, bir de 30 yıl istiyor. Can’a, “Kibar savcıyı gördün mü, nasıl kibarmış” dedim.

 

ADLİYEDEKİ STLER

‘Tutuk’u duydum gerisi yok'

Cumhurbaşkanı “Bunu onun yanına bırakmam” gibi hukuka talimat veren bir cümle etmeseydi bu kibar savcı dava açar mıydı?

Can Dündar: Olayın oluşu ve bizim haberin çıkması arasında o kadar zaman farkı var ki dava açılacağı kimsenin aklına gelmedi. Cumhurbaşkanı bu kadar parlamasa belki de savcının aklına gelmeyecekti. Cumhurbaşkanı’ndan ilham ve feyz aldılar diye düşünüyorum ben.

- İkiniz birlikte ifade vermediniz değil mi?

Erdem Gül: Hayır ama savcı bana da aynı soruları sordu. Telefonumu ve haber kaynağımı sordu. İki tane isim soruyorlar bize, Twitter’dan yazışmış iki kişi, ilk haber çıkmadan bir gün önce “Yarın Cumhuriyet’te önemli bir haber çıkıyormuş” diye aralarında yazışma var. Biz gazeteciyiz, bu iki ismi tesadüfen de tanıyabilirdik, ama bu iki adamla yan yana hiç gelmemişiz. Ama savcıdan niye böyle yaptınız vesaire gibi sorular yoktu.

Artık çıkamayız

- Peki, bir sonraki aşamada, sulh ceza hâkimliğinden çıktığınızda izlenim neydi?

Can Dündar: Hayat boyu müebbet hapiste yatacağız. Buradan artık çıkamayız. Çünkü hâkim adeta “Tutuklusunuz” kelimesinin “lusunuz” bölümünü bile havada bırakacak şekilde salondan kaçarak uzaklaştı.

- O da soru sormadı mı size?

Can Dündar: Sordu. Çok rahat bıraktı bizi, sonra karar için çekildi. Döndüğünde “Tutuklama kararı verdim” cümlesinin “verdim” bölümünü yolda, arkaya kaçarak söyledi. Yani o derece bir panik halindeydi. Bir suçlunun telaşı vardı hakikaten. O zaman “Evet bu uzun sürebilir” dedim.

Yargıç uzun konuşamadı

- Peki, Can sen FOX TV’de de anlattın, “Türkçede fiiller en sonda olduğu için” cümlenin sonuna gelmeden ne olduğunu anlayamadığını söyledin... Yargıcın kararını dinlerken de öyle oldu mu?

Can Dündar: Aynı şekilde tabii. Ama orada uzun bir cümle kuramadı.

Erdem Gül: Ben “Tutuk” duydum, gerisini hatırlamıyorum, “tutuk” dedi, kaldı sonra. Bunun üzerine Can döndü salona, “Tutuklandık arkadaşlar” dedi. Cümleyi Can kurdu yani, hâkim değil.

- Peki, avukatlarınızla konuştum, “Ne savcı, ne hâkim aslında anlatılanları dinlemiyorlardı bile” dediler.

Can Dündar: Biz aslında savcıya ve yargıca konuşmadık, tarihe konuştuk, öyle söyleyeyim. Biz kayda geçmek için konuştuk ve o tutanaklar duruyor orada, gazetemiz de yayımladı. Hakikaten Türkiye’nin hukuk sistemini bilen iki gazeteci olarak biz oradan tutuklanmadan çıkamayacağımızı biliyorduk. Dolayısıyla kayda geçirmek istedik.

Kaynak: Cumhuriyet.com.tr
Son Güncelleme: 03.03.2016 10:00
Yorumlar

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol

banner177