03 Mayıs 2016 Salı 06:40
Ferit Edgü'den Hakkari'nin bugünü: Ortak umudu yitirmiş gibiyiz

Türkçe edebiyatın büyük ustalarından Ferit Edgü’nün başyapıt niteliğindeki kitabı Hakkâri’de Bir Mevsim’in ana karakteri olan öğretmen, öğrencilerine veda ederken “Hiçbir şey alın yazısı değildir, yavrularım” diyordu. Yapıtı tekrar okuyuşlarımdan birinde, önceden altını çizdiğim bu tümce, bana halihazırda bölgede süren çatışmaları, sokağa çıkma yasaklarını ve katledilenleri hatırlattı. Yapıtın sonlarında geçen “bebeklerin ölümünü görerek de, ölmeden, çıldırmadan da yaşanabileceğini öğrenmek” denen şeyi bugün de yaşıyorduk. Bölgede süren savaşı, hislerimizi iyileştirdiğini düşündüğüm o kitabın efsane yazarına sormak, umut etmek ve belki de biraz iyileşmek için çaldım kapısını Edgü’nün. Ve sordum: Denizi yeniden görebilecek miyiz?

- İstanbul Tiyatro Festivali kapsamında, Sarı Sandalye Tiyatro Topluluğu’nun oyunlaştırdıkları ‘‘Hakkâri’de Bir Mevsim’’, 5 Mayıs’ta Talimhane Tiyatrosu’nda seyirciye sunulacak. Yazılışından tam kırk yıl sonra böylesi bir girişimi nasıl karşıladınız?

Galatasaraylı genç tiyatroculardan böyle bir öneri gelince, sorgusuz sualsiz, evet, dedim. Hiçbir koşul ileri sürmedim. Metni göndermek istediler, gerek yok, dedim. Yayımladığım bir kitap artık benim değildir.

 

‘Milliyetçilik çıkmazı’

- Yazarlık serüveninizde bir Hakkâri öncesi, bir Hakkâri sonrası var. Hakkâri öncesinde toplum dışına atılmış, bireyselliklerini yaşayan, bir hayli karamsar; gücünü, sizin deyişinizle umutsuzluktan alan varoluşçuluğun sınırında öyküleriniz var. Hakkâri’den sonra ise durum değişiyor. Bir mevsim Hakkâri’nin bir dağ köyünde yaşamak bu denli etkileyebilir mi bir yazarı?

Yalnız yazarlık serüvenimde değil, yaşamımda da bir Hakkâri olayı var. İnsan birçok kez doğabilir. Ben de, ikinci kez Hakkâri’de doğdum. Hakkâri dönüşü, aynı insan değildim. Ama baştan aşağı, yepyeni, geçmişten hiçbir iz taşımayan biri olamazsınız. Hakkâri öncesinde yazdıklarımda ağır basan, varoluş, bireysel sorunlar, cinsellik, umutsuzluk gibi konulardı. Çıkmazdaki bireyi yazıyordum. Çünkü çıkmazdaydım. Hakkâri’den sonra yazdıklarımda da tüm bunlar vardır. Ama bambaşka bir biçimde. Çaresizlik toplumsal boyutu olan bir çaresizliktir artık ve yalnız, yazarın bireysel çaresizliği değil, anlattığı insanların çaresizliğidir. Gözünüzün önünde bebelerin öldüğünü görüyorsunuz ve elinizden hiçbir şey gelmiyorsa, ya çıldırırsınız ya da başkaldırırsınız. Bu durumda da, edilgen üslûbunuz (eğer bir üslûbunuz varsa) etkilenir. Sözcükler yerini yenilerine bırakır. Sesiniz değişir. Dolayısıyla yapıtınız.

- Sizin döneminizden sonra çok şey değişti. Hakkâri’de ve tüm o bölgede. Oradayken, bugünkü durumu öngörmüş müydünüz?

1960’larda, ben oradayken, tabii ki bugünkü savaş ortamı yoktu. Ama olağan bir durum da yoktu. Baskıyı her yerde görüyor, yaşıyordunuz. Ve şunu da biliyordunuz ki, bu yeni bir şey değildir, sanki ezelden beri böyle süregelmiştir. Dolayısıyla, günün birinde, er ya da geç, büyük bir patlama gerçekleşecekti. Önlenebilir miydi? Hiç kuşkusuz önlenebilirdi. Uzgörüyle, derin tarih, toplumbilim, iktisat bilgisine, bilincine sahip dürüst, sorumluluk sahibi devlet adamları önleyebilirlerdi. Ama bunun için milliyetçilik çıkmazından kurtulmuş olmak gerekirdi. Böyle devlet adamlarımız yoktu. Olanlar da cesaret edip ortaya çıkmadılar. Türkiye İşçi Partisi (TİP) bugünkü durumu, 1960’ların sonlarında öngördü ve Kürt sorununu tartışmaya açtı. Peki ne oldu? TİP’in bu girişimi, sonunda kapatılmasına yol açtı. Bugün, açık seçik görülüyor ki devlet içinde, bazı kurumlar, bazı kişiler Kürt sorununun, barışçıl yollarla çözümlenmesini istemiyorlardı. Bunların başında da silahlı kuvvetler geliyor.

 

‘Elbet denizi görecekler’

- Bölgenin “denizi görmeyen çocukları” bugün neler görmüyor ki! Bu çocuklar yarın denizin maviliğini görecekler mi? Algılarından savaşın sesini silebilecek miyiz?

Bana, her gün yaşadığım acıları bir de siz yaşatmayın. Bu çocuklar, hakları olan insanca yaşamı istiyorlardı. Benim Pirkanis’teki öğrencilerimden hayatta olanlar altmış yaşına varmış olmalılar. Onların çoğunun denizi gördüğünü biliyorum. Hem de ne deniz! Okyanuslar aştılar ve Avustralya’ya gidip yerleştiler. Bunu bana, Hakkâri’yi İtalyancaya çeviren, sonra da Avustralya’ya göç edip oraya yerleşen Petek Kurtböke yazmıştı. Yazgının önüne geçemezsiniz. Çocuk, denizi gerçekten görmek istiyorsa, bir gün mutlaka görecektir. Dolayısıyla, sorunuzdaki deniz imgesini, şiirsel bir metafor olarak algılamadım. Hakkâri’nin, denizin maviliğini görmemiş çocukları, yarın mutlaka göreceklerdir. Ne yazık ki, onların denizi gördüğünü ben göremeyeceğim.

- Siz de benim gibi, Cizre’deki çocukların, oradan ayrılmak zorunda kalan öğretmenlerine, “Öğretmenim gitmeyin, siz giderseniz bu sefer çok daha kötü saldıracaklar” deyişlerini duymuş olmalısınız. Bugün, genç bir öğretmen olarak oralarda olsaydınız..?

Diyarbakır’da, Cizre’de, Silopi’de, Hakkâri’de, Yüksekova’da, tüm yörede olup bitenler, insanım diyen herkesin yüreğini parça parça ediyor. Ne yazık ki, halkımızın büyük çoğunluğu buna dahil değil. Onlar, sanal bir savaşı seyreder gibi seyrediyorlar televizyonlarını. Duyarlılığımızı yitirdiğimiz gibi, ulusumuzun geleceğiyle ilgili ortak umudumuzu da yitirmiş gibiyiz. Bugün Türk toplumunun birleştirici öğesi nedir, diye soracak olsanız bunun yanıtını bilmiyorum. Kimse bilmiyor... İzin verirseniz bir anımı anlatacağım. Ankara’daki HDP’nin miting alanındaki o büyük patlamanın gerçekleştiği günün akşamı, geç vakit yatağa girdim, tabii uyku tutmadı. Bir ara, gece yarısını geçmişti, denizden doğru davul zurna sesleri arasında göbek atıp eğlenen insanların çığlıklarını duyar gibi oldum. İlkin, uykuya dalmış olduğumu ve sanrı gördüğümü sandım. Kalkıp pencereyi açtım: Boğaz’daki o büyük gezi teknelerinden biri, kadın, erkek, çocuklarla dolu, davul zurna eşliğinde göbek atıp eğleniyordu. Devam etmeyeyim.

- Bugün Hakkâri’de böyle bir film gerçekleştirilebilir miydi? Nasıl bir film olurdu? Kimlerle çalışmak isterdiniz?

Tüm anlattıklarımdan (ve anlatmadıklarımdan) sonra yeniden edebiyata dönmek çok zor. Yazarak kendi kendimizi aldatıyoruz. Ne var ki, elimizden başka bir şey gelmiyor. Ben gerçekçi biriyim. Yazdıklarımla hiçbir şey değiştirmediğimin bilincindeyim. Tanıklık sözcüğünden de hoşlanmıyorum. Zaten yaptığım da bir tanıklık edebiyatı değil. Evet, Hakkâri’yi yazdım. Sonra, birkaç dost, bir film yapmak istediler. Filmi de yaptık. Üstelik, 12 Eylül’ün sıkıyönetim döneminde Hakkâri’de yapıldı çekimler. Hakkâri’nin Yoncalı Köyü’nde. Bugün, Yoncalı Köyü yerli yerinde duruyor mu, bilmiyorum. Duruyorsa bile, kim yeni bir Hakkâri filmi için izin verir? Rejisör, oyuncu, teknik ekipten yana bir kaygım yok; hiç tanımadığım, adlarını bilmediğim sinemaya gönül vermiş genç insanlar, koşup geleceklerdir, buna inanıyorum. Ama geri dönebilecekler midir, bundan emin değilim. Kaldı ki, bugün çekilecek yeni bir Hakkâri filmi, ister istemez bir trajedi olacaktır. Shakespeare’in en kanlı trajedilerinden daha kanlı bir trajedi.

 

'Yaralı Zaman'ın Kürtçe'ye çevrilmesini isterdim'

- Hakkâri’de Bir Mevsim’in bir “kült” kitap olmasından şikâyetçi misiniz? Birçok dile çevrildi. Başka hangi dillere çevrilmesini isterdiniz, Ermenice, Kürtçe, Arapça, Süryanice..?

Gene dönüp dolaşıp kitaba geliyoruz. Bazı yazarlar, bazı kitaplarıyla anılır. Bunlar, o yazarların en iyi kitabı olmayabilir. Adımın Hakkâri’yle birlikte anılmasından şikâyetçi değilim. Söylediğim gibi, orası benim ikinci kez doğduğum yer. Gözümü dünyaya yeniden açtığım yer.

Filmin etkisiyle, en çok çevrilen kitabım oldu. Çinceye, Japoncaya çevrildi ama, Kürtçeye çevrilmedi. Beni, Batı dillerinden çok, daha yabancı dillerdeki çeviriler heyecanlandırıyor. Japonca çevirisini elime aldığımda, romanımı sanki bu dilde yazmışım gibi şaşırdım. Metindeki, boşluklar, susuşlar, en güzel Japonca çeviride görülüyordu. Doğu Öyküleri’nin, özellikle Yaralı Zaman’ın Kürtçeye çevrilmesini isterdim. Ya da Keldani diline. Farsçaya.

- Siz ulusal bir kalem misiniz, yoksa kaleminiz sizin bireyselliğinizden başka bir şey değil mi?

Kalemim benim, ben de kalemimim. Ne ulusal, ne uluslararası bir yazarım.

- Kitaplarınızın, özellikle Hakkâri’nin, görme engelliler için seslendirilmesini hiç düşündünüz mü?

Hakkâri’nin Almanca çevirisi İsviçre’de yayımlandıktan bir süre sonra, bir CD’ye eşlik eden bir banka çeki aldım. Görme engelliler için, ünlü bir oyuncu, Hakkâri’yi okumuş ve dağıtılmış. Başka roman ve şiirlerin de, bu insanlara ulaşmasına yardımcı olsun diye çeki geri gönderdim. Yazarlık yaşamımda gözlerimi yaşartan olaylardan biridir.

- Gündüz mü yazıyorsunuz, gece mi?

Kendimi bildim bileli geceleri.

- Daktiloda mı yazıyorsunuz, bilgisayarda mı?

Ne biri, ne öbürü. Dolmakalemimle. Siyah mürekkep. Düzeltiler için kırmızı.

- Bir TV kanalında canlı yayına çıksanız kiminle, neyi tartışmak istersiniz?

Bir TV kanalına çıkmak mı? Tanrı göstermesin!

- Son zamanlarda daha çok aforizma yazıyorsunuz. Geçen yıl yayımlanan “Cahil” başlıklı aforizma kitabı çok ilgi gördü. Bunu neyle açıklıyorsunuz?

Daha önce de gelmişti bu başıma, “Ders Notları” kitabımla. Edebiyat, felsefe, cinsellik, ahlak, politika konularındaki notların yakın zamana değin peş peşe baskılar yapmasını anlamamıştım. Ama bu kez bildiğimi sanıyorum: Herkes karşısındakini cahil sanıyor. Ve cahillik, toplum içinde öylesine yaygın ki, biraz abartılı olacak ama sanki herkes cahil. Bu durumun aforizmalarla, yani kolay okunan, kısa, bir-iki cümleyle dile getirilmesi okurun hoşuna gidiyor. Çünkü okurken kendisi yazmış gibi. Cahillikle ilgili 700 aforizma yazdım. Tümü yayımlanmadı. Şimdilerde yalan üzerine yazıyorum. Biliyorsunuz, yalan, Bayan Cahil’in öz oğludur.

- Gezi’ye ilişkin aforizmalarınızdan biri şöyleydi: “Onlar (İktidar) geçmişi inşa etmek istiyor. Gençlerse yepyeni bir geleceği.” Sizce başarabildik mi?

Hayır. İnşa etmekten çok uzağız. Ama küçük de olsa bir umudum varsa, bunu gençlere borçluyum. Dünya günün birinde kurtulacaksa, bunu işçi sınıfı değil, gençler gerçekleştirecek.

 

Ferid Edgü'den yalan üzerine aforizmalar:

- Devletin temeli yalandır. Bu büyük yalandan diğer yalanlar türer.

- Hukuk en korkunç yalandır. Çünkü doğru ilkeler üzerine kurulmuş yalan bir yapıdır o.

- Yalan ülkesinde doğrucu sultan yaşamaz.

- Yalan üretkendir. Her yalan yeni üretkenler doğurur. Böylece inandırmak kolay olur.

- Yalan söyleyerek doğrulara varılmaz. Olsa olsa yalan doğrulara varılır.

- Yalan ancak bir başka yalanla yalanlanır.

- Öylesine bir yalan düzen içinde yaşıyoruz ki doğrular bile kısa sürede yalana dönüşüyor.

- Gerçeğin bile sahtesi (yani yalancısı) vardır.Yalanın gücüne inananlar gerçeği bile yok ederler.

Kaynak: Cumhuriyet.com.tr
Son Güncelleme: 03.05.2016 06:40
Yorumlar

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol