10 Temmuz 2016 Pazar 09:40
Dışı Alman içi karışık

Almanya’dan yurda ‘kesin dönüş’ yapmış ya da yılın belli bölümünü memleketlerinde geçirmeye meyilli son iki, hatta üç kuşaktan misafir işçilerin Türkiye’de bireysel niyet ve estetik anlayışları dahilinde inşa ettiği veya etmekte oldukları ‘özgün’ evlerdeki Alman konut mimarisi öğelerini inceleyen ‘Göçebe Mekânlar’ sergisi, 31 Temmuz’a dek SALT Galata’da izleniyor. Kaotik bir mimarlık laboratuvarı olarak Türkiye’nin çoklu ‘özçekim’ portresini ortaya koyan sergi, sanatçı Stefanie Bürkle, ekibi ve TU Berlin Mimarlık Enstitüsü’ndeki öğrencileri eşliğinde, Türkiye’ye dönüş yapmış ailelerin inşa ettiği veya yenilediği ev ve apartman dairelerinden oluşan 132 örneğin belgelenip, kataloglanmasına dayanıyor.

Video, harita

Sponsorluğunu Volkswagen Vakfı’nın yaptığı ve Almanya’da da bir dizi oturum ve sergiye konu olan araştırmanın sonunda, konut inşasında belirgin üç tip tanımlanmış. Örnek ev, çifte ev ve katmanlı ev olarak ayrıştırılan ve SALT’taki sergide de incelenen, ev sahipleri üzerinden görsel ve işitsel olarak tanışılan bu evler arasında, araştırmaya göre, ‘Örnek Ev’ yoruma kapalı, ideal bir Kuzey Avrupa evi imgesine dayanırken, ‘Çifte Ev’, Almanya’daki konut mimarisi ile Türkiye’deki yerel geleneği eşit şekilde bir araya getiriyor; ‘Katmanlı Ev’ ise, bir başlangıç birimi üzerine çeşitli üslup ve malzemelerde yapılan eklerle uzun dönemde inşa edilen yapılara atıfta bulunuyor. Üç yıllık araştırmanın sonuçları, Türkiye’ye dönüş yapanların yaşamlarıyla ürettikleri mekânlar hakkında ipuçları veren video, harita ve görselleri içeren bir enstalasyon olarak sergide bir araya getiriliyor. Sergi üzerine, Stefanie Bürkle ile görüştük...

Aynı kuşak

- Serginin ileri sürdüğü türden, Türkiye’de yaşamaya karar vermiş ve ev yaptırmış Almanlar da bulunuyor mu?

Aslında serginin kentlere odaklı örnek vakaları arasında çalışırken, Almanya’daki ekonomik ve sosyal yaşam koşullarına daha fazla dayanamayarak Türkiye’ye, ancak görece turistik coğrafyalara yerleşmiş Almanların da bulunduğunu gördük! Türkiye’ye kesin dönüş yapmış ve yerleşmiş Türk-Almanlarla komşu olmuşlardı. Bu çok iyiydi, çünkü zaten neredeyse aynı kuşağa mensuptular.

- Proje yapıları ve isimleri saklı, hikâyeleri açık ailelerden, Türklerin Almanya ile adeta ikili bir yaşam sürdürdüğü anlaşılıyor...

Bu son derece ilginç, hemen tümü mayıs sonu Türkiye’ye giriş yapıyor, evet. Ekime dek burada kalıyorlar; ardından Almanya’ya dönüyorlar, oradaki konfor ve aile düzenini özlüyorlar. Hemen hepsi yılbaşını da çok seviyor ayrıca. Gerisingeri Almanya’ya gidiyorlar.

- Türkiye’de inşa olunan ‘Almancı’ evleri genellikle yazlık niyetiyle temellenmiş... Ama?...

İşin bu kısmı da ilginç: Almanya’daki Türklerin çoğu yapı ve inşaat alanında çalışıyor. Yapmayı orada öğreniyor ve Türkiye’ye gelince uygulamaya kalkışıyorlar. Misal; Türkiye’ye dikilen evlerin hemen hepsinde merkezi ısıtma görürsünüz. Enerjiye de kayıtsız kalmaz ve güneş panellerini çatılarına kondururlar. Bunun gibi, bahçeye de düşkünlerdir.

'Bu bir fantezi değil, hakikat'

- Bu insanlar iki gerçeklik arasında var olmaya ve kendi yaşam biçimlerini tariflemeye çalışıyor...

Evet bu tümüyle yeni bir durum; bu insanlar ‘Oba’da / Orada’ ayrımının da ötesindeler. Bu tümüyle yeni bir duruma ve kimliğe bizi sevk ediyor. Evvelâ, bu insanlara ulusaşırılığın / transnasyonalitenin öncüleri gözüyle bakabiliyoruz. Kendi ömürleri, coğrafyaları üzerinden bu durumun her türlü olumlu ve olumsuzluğunu tecrübe ediyorlar. Sürekli ileri ve geri hareket ederek, bunun gerilimini günlük yaşamlarına taşıyorlar.

- Bu sergi bir bakıma gündelik gerçekliğin yaratıcı potansiyelini de işaretliyor. Yani bu gördüklerimiz birer çağdaş sanat eseri kadar yoğun da, üstelik gerçekler ve ‘sanat olsun’ diye de yapılmıyorlar...

Evet. İşte harika olan da bu; bu bir fantezi değil! Hakikat. Sanat, gerçekliğe üstün gelemiyor. Neticede, bir şeyler yaratabilmek uğruna birtakım araştırmalar yapmanıza gerek olmuyor. Günlük yaşamda olup biteni iyi analiz edin; gerisi geliyor. Gerçekliğin ne kadar sıra dışı olabildiğini hepimiz biliyoruz ama, sanatın bunu belli bir kavramsallıkla veya göreceli banallik ile nasıl işlediği de ortada. Sonuçta buradaki vaka/kimseler, hiç de öyle büyük araştırma projelerine kalkışmıyorlar.

Anonimlik

- Sergiye konu olan insanlar ve evlerinin neredeyse tamamının kafasında belli bir ‘huzur’ manzarası var ve bunu hayata geçirmeye çalışmış gibiler; peki bu kişilerin kimliklerini niçin ifşa etmediniz?

Çünkü burada anonimliği vurgulamak istedik. Onlara, görüştüğümüz ev sahiplerine başka isimler verdik. Anlattıkları hikâyelere odaklanılsın istedik. Onlara tüm saygımızla ziyarete gittik. Bize kapılarını açtılar. Bu yönüyle ilgili evlerde ikinci, üçüncü nesillerin varlığıyla neyin, nasıl dönüşeceği de bizi ilgilendirdi.

- Projeye başladığınız sırada kafanızdaki ‘Türk olmak’ hali ile bugünkü arasında bir değişim yaşadınız mı?

Evet ve bu değişimin nesiller ve zamana endeksli olduğunu gördük. Salon unsuru ve bunun dönüşümü, buna bir örnek. Erken 20’nci yüzyılda sıkça kullanılan, bugün ihtiyaç duyulmayan salonlar, vaktiyle ve halen kimi yerlerde ailelerin bir nevi minyatür müzesi, protokol odası gibi kullanılır. Düğün, bayram ve cenazelerin ziyaretleri buna diğer örneklerdir. Bu da hayli güldürücü gelebilir bize; çünkü salon aslen bir burjuva alışkanlığıdır. Buradan, küçük burjuvazi onu devralmıştır.

- Günümüzde büyük ilgi gören küresel ‘mimarlık/ev/yaşam marketleri’ eleştiriye muhtaç mı?

Evet. Bu örneklere sergideki ailelerde de rastlıyoruz; onlar bunu bilmeksizin çeşitli materyalleri alıp, örnekleri Türkiye’de de bulunan küresel marketlerden evlerine taşımışlar. Burada benim endişem, bu tür marketlerin giderek daha küresel, birbirine eş bir yaşam tarzını herkese aktarması.

Yapılan binalar zamanla evriliyor

- Çağdaş mimaride yapılar, onu talep edenlerin isimlerini alırlar. “Ali Gül Evi” vb... Burada ise mimar aradan çıkıyor. Adam zaten kendi evini yapmış oluyor.

Bu tespit harika! Evet, zaten ben eğitimimi de geleceğin tasarımı üzerine veriyorum. Öğrencilerime, insanların neye ihtiyaç duyduğunu ve nasıl çözüm geliştirdiklerini gösteriyorum. Bu konuda yazmış bulunduğum kitapta da bu tür mimariyi, ‘Anonim Mimari’ tabiriyle niteliyorum. Bu insanlar, olup olabilecek en bireysel mimari örneklerini ortaya koymaktalar ki, bu da ilginç ve delice biçimde, anonim mimari eğilimiyle zıtlık arz ediyor. Bu eğilim de akademik manâda ‘Vernacular Mimari’ olarak tariflenmiş. Antropolojik kökeni olan bu tabirin anlamı şu: Daha önceleri Afrikalılar, yaşadıkları evlerle içlerinden geldiğince ‘oynarmış’. Bugün ise insanlar, ellerindeki malzemeye başvurup, hayallerindeki evleri çizip, tasarlıyor ve inşa ile dekore yoluna gidiyorlar. Bu evler gibi örneklere Almanya’da rastlayamazsınız, önünüze bir çok yasal ve teknik kısıtlama da çıkması cabası. Bu durum aslında Türkiye kültüründeki ‘Gecekondu’ eğilimiyle de benzerlik gösteriyor. Yapılan binalar zaman içinde evriliyor.

Dıştan Alman, içten Türk evi mi?

- Bu serginin profesyonel mimarlık dünyasına en kati mesajı ne olabilir?

Bir defa profesyoneller adına oldukça eleştirel bir proje bu, çünkü insanların üst düzey tasarıma ihtiyaç duymaksızın, kendilerini huzur ve güven içinde bulmak istedikleri evleri nasıl ortaya koyduklarını gösteriyor. Bu evlerin iç ve dış görünümü de, araştırmaya katılan genç bir kızın dediği gibi, ilk bakışta dıştan Alman, içten Türk evi gibi görünmekle birlikte, bu da gerçeği yansıtmıyor. Eve yakından baktığınız vakit, Alman kültürüne özgü oturma odası sehpasını, çoğunlukla Almanya’dan getirilme mobilya ve elektronik eşyaları da ayırt edebiliyorsunuz.

Bu evlerde görüştüğümüz Türklerden biri, salon mantığını reddediyor ayrıca, “İnsanlar gelip benim nasıl yaşadığımı görebilirler, oturma odam ve salonum, burası” diyebiliyor. Bu da aynı zamanda oldukça Alman bir zihniyet. Artık kullanmayacağım ve sürekli temizlemem gereken bir alana, neden ihtiyaç duyayım diyorlar...

- Günümüz dünyasında ulusal mimarlık tabirini eleştirmeniz gerekse...

Burada gördüğümüz zaten hepimizin geleceği, zira artık ulusal mimari diye bir şeyden söz edemiyoruz. Buna çok dikkat etmemiz gerektiğini düşünüyorum. Yani bu proje Alman veya Türk mimarisi üzerine düşünmemize yönelik değil. Daha çok küresel ulusaşırı taşıma eğilimi, insanların göçerler iken beraberinde neyi taşıdıklarıyla ve etkiledikleriyle ilgili.

Burada, bu insanların ‘yeni’ ne ortaya koyduğuna bakmalı ve bugün Türkiye’de neyin, Almanya’da neyin inşa edildiğini sorgulamalıyız. Bu sergide ortaya koyduğumuz özgün örnekler, zaman içerisinde yaşadıkları dönüşüm ile dikkat çekiyorlar.

Bilgi: saltonline.org

Kaynak: Cumhuriyet.com.tr
Son Güncelleme: 10.07.2016 09:40
Yorumlar

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol

banner177