08 Ekim 2016 Cumartesi 05:40
Devlete ait olamayanlardanız

Türkiye onu, 10 Ekim 2015’te Barış Mitingi öncesi Ankara Garı’nda IŞİD’in düzenlediği saldırının ardından yaralı eşini teselli etmeye çalışırken çekilen fotoğrafı dolduran acı dolu bakışlarıyla tanıdı. Katliamda üniversite öğrencisi kızı Başak Sidar Çevik ile kız kardeşi Nilgün Çevik’i yitiren öğretmen İzzettin Çevik’in eşi Hatice Çevik’in tedavisi hâlâ sürüyor. Çevik’le o gün yaşananları, o fotoğrafın öyküsünü, 10 Ekim katliamından sonra yaşanan katliamları ve ülkenin gidişatını konuştuk.

O fotoğrafın çekildiği andaki duygularınızı hatırlıyor musunuz? Çocuklarımı, eşimi, kardeşimi düşünüyordum, kendimi de düşündüğümü hatırlıyorum. Yaralılardan bir halka oluşmuştu. Ne kızımı ne de kardeşimi tanıyabiliyordum. Sonra bir baktım ki Hatice yanıma gelmiş, kucağıma sığınmış ben de onu sarmışım. Hatice, kızımızın nerede olduğunu soruyordu. Biraz daha bakınınca kız kardeşimi yatanlar arasında seçebildim. Hâlâ da kızımı göremiyordum. Yerde elbiseleri kızımınki gibi olan biri vardı. Plastik bir mağaza mankeni gibi yatıyordu. Kolu, elleri, ayakları ve teni sanki erimişti. O sırada yerde gördüğüm kişinin kızım olduğunu idrak edebildim. O an kendime kızmaya başladım.

EĞER KIZIM BUYSA...

Suçluluk mu duydunuz? Kızımın erimiş bedenini görünce “Eğer kızım buysa ölmüştür, o zaman kardeşim de ölmüştür” diye düşündüm. Kızımı, kardeşimi, eşimi oraya ben getirmiştim. Öfkelendim. Neden bana neden bir şey olmadı diye. Çünkü artık çığlıkları, kucağıma sığınmış olan eşimi, yerde yatan cenazeleri ve diğer bütün detayları algılamaya başlamıştım. İnsanın rüyasında bile görmeyeceği bir kâbusu, düşünmek bile istemediği şeyleri yaşadım. Üç kadınla gidip, yarım kadınla döndüm ben Ankara’dan.

TABİP ALBAY KAYIP

Eşinizin durumu nasıl? Ankara’da sürekli tedavisi devam ediyor. Malulen emekli olması için başvuru yaptık. Sene sonuna kadar belli olacak bu durum. Sol gözü yüzde 10 civarında görüyor. Maalesef tedavisini başta üstlenen ve ameliyatına girmesi gereken profesör ise kayıplara karıştı. Tabip albaymış ama 15 Temmuz sonrasında ortada yok. Bir doçent hanım ameliyatını yaptı. Benim de sol kulağımda hasar var. Sesleri karıştırıyorum. Eğer benim öyle ise Hatice’nin çok daha fenadır. Çünkü kulağı daha çok zarar görmüştü.

Şanlıurfa’da zihinsel engelli çocuklara eğitim veren bir okulda öğretmen olan İzzettin Çevik’le, ailesi tarafından birkaç ay önce açılan “Güvencin Kafe” de buluştuk. Kafeye adını veren güvercinler, saldırıda yaşamını yitiren Başak Sidar ile Nilgün Çevik. Kafeterya geçen yıl katliamdan bir hafta önce kiralanmış. Aylar sonra kafeteryanın kapısını açan aile fertleri, içeride yuva yapmış bir çift güvercin görmüş. Bunun üzerine kafeteryanın adını “Güvercin Kafe” koymuşlar. Nilgün ve Başak’ın isimleri ayrı ayrı tabelalarda yazılı olarak asılı duruyor.

ADINI SÖYLEYEMİYORLAR

Hayatınız nasıl değiştirdi? Benim kendi iç dünyam var bir de Hatice ile birlikte küçük ailem, bir de büyük ailem var. Hatice çok özel bir kadın. İnsanın eşine, hayat arkadaşına böyle söylemesi kolay değil. Çünkü biz biraz rahatsız tipleriz, her şeyi didikleriz. Onun çok özel, çok özverili ve çok hümanist bir kadın olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Yardımlaşmayı çok sever. Böylesine duyarlı, böylesine naif bir insanın başına bunlar gelmemeliydi. Kızımızın yerine ikimiz birlikte ölseydik bile onu mutlu ederdi ama olmadı. Fiziksel olarak tedavisi bir yerlere geldi. Şimdi ruhen de bir yerlere gelmesi için gayret ediyoruz. Ben bu kadar acı çekiyorsam, onun ne kadar acı çektiğini anlatmam mümkün değil. Ölene kadar onun ruhunu iyileştirmek için mücadele edeceğim. Başak Sidar’ın iki kardeşi var. Başta onlar da bu olayı kabullenemedi. Ama sonra kanıksadılar. Yine de ablalarının adını söyleyemiyorlar.

SLOGAN ATMAK KOLAY

Olay sonrasında kendi kendinize sormakta zorlandığınız sorular var mı? Sizinle konuşurken çok rahat “Kahrolsun faşizm, kahrolsun katiller” diyebilirim. Slogan atmak, işin retoriğine gitmek kolay ama ben hâlâ şu soruyu soramıyorum. Birileri gelecek beline bombalı kemeri bağlayacak, kendisiyle beraber, 100 insanı da parçalayacak. Adıyamanlıymış... Bu insana artık memlekettaş mı diyeceğiz, soydaş mı diyeceğiz? Böyle biri gelecek ve bu olayı yapacak. Daha önce de aynı yoldan kardeşi geçmiş olacak. İşte ben bu insana karşı öfkeli miyim değil miyim? Yanıtını bildiğim bu soruyu soramıyorum kendime. Çünkü öfkeli değilim. Öfkeli olmadığımı duymak istemiyorum belki de.

Bu olay öncesinde ve sonrasında ülkede çok bombalı saldırı oldu. Polis de, asker de, sivil de yaşamını yitirdi. Empati kurabiliyor musunuz o insanlarla?

Bizim olayımız öncesinde çok empati kurduğumu düşünüyorum. Empati denen şey varsa en uç noktasında yaşayan ben oldum. O kadar gerçek oldu ki olayın kucağına düştük. Ondan sonra yine kendime dönüyorum kendi kendime, öfkelenemiyorum. Çünkü yok bombayı bu örgüt patlatmış, yok öbürü patlatmış, yok asker ölmüş, yok dağdaki ölmüş. Olan çocuklara oluyor, ölenler hep çocuklar oluyor. Üniforma giydirilmiş çocuklar ölüyor. Çocuklara üniforma giydirtip birbirlerini öldürtüyorlar. Trabzonlu bir insanın ya da Antalyalı bir ailenin, üniformalı çocuğunun ölümüne nasıl sevinebilir bir insan? Buradaki bir ailenin dağda ölen çocuğuna batıdaki nasıl sevinebilir? Almanya’dan gelen turist kafilesini hedef aldılar, öldürdüler. Ama Almanlar “Biz yine de Türkiye’ye gideceğiz” dedi. Ben de böyle düşünüyorum. Patlama nedeniyle öfkelenemem kimselere. Eğer ben bu yapılanlara sevinenler varsa namussuzluktur diye düşünürüm. Çünkü bir bebekten katil yaratan bir sistem var karşımızda.

GÜLEN BAKANI UNUTMAM

Peki, kayıplarınız için devletten kimse sizi arayıp, taziye diledi mi? Biz devlete ait olmayanlardanız. Biz devletin gözünde olmayanlardanız, kaybedilmiş olanlardanız. Devlet bizim için, yarın öbür gün bunlarla bir araya geliriz, otururuz diye bir düşüncede değil. Bakın biz milli takım maçlarında yuhalandık. Sanki yuhalanınca milli takım kazandı. Bir bombalı saldırı sonrasında “Sorumluluk duyup istifa eder misin” diye sorulduğunda bize gülen Bakanlar oldu. Bu nasıl olabilir? Bırakın politikayı, siyaseti, bu pişkinlik... En kaba tabiriyle erkekliğe, racona sığmaz. Bu kadar insan ölmüş oturur ağlarsın... Kameranın karşısında gülmezsin. Bu bizim yüreğimizi dağladı. Bunu asla unutmayacağız. Bu kadar insan düşman safına konulmaz ki. Bırakın devletin bize taziye dilemeyi, bizi böyle rencide ettiler. Benim kalabalık bir ailem var. Belki beni teselli eden çok insan var çevremde. Ama katliamda ölenlerin geride tek başına kalmış aile bireyleri var. Onlar bu tablodan nasıl çıkacak. Çirkinliği nasıl atlatacak.

      İzzettin Çevik, 10 Ekim katliamının birinci yıldönümü öncesinde gazetemizin sorularını yanıtladı

DEVLETİN 'ÖZEL' İLGİSİ

Devletle ilk kez ne zaman karşı karşıya geldiniz? Hatice ile zor koşullarda evlendik. Evliliğimiz kabul edilmemişti. Ailesi izin vermemişti. Biraz zorla evlendik. Artık bizim ailemiz Hatice’nin de ailesi oldu. Daha yeni evlenmiştik ki askerlik geldi. Ben hayatım boyunca hep devletin “özel” tarafı ile ilgi gördüm. Devletin özel ilgisine maruz kaldım daha doğrusu. Askerdeki bir subayın bana dediği gibi “Ben devletin kaybettiği adamlardan” oldum. Bana silah vermediler. Onbaşı ya da çavuş yapmadılar. Demek ki daha o günden bugünlerin gelişi belli idi. Askerden döndüm, atamam yapılması gerekirken, “Hayır sen atanmadın” diyerek geri çevirdiler. Hukuki mücadeleleri kazandık ve İstanbul’a atandım. Ben Ankara’da ısrar edip, İstanbul’dan tayinimi aldırdığımda bu kez Hatice’nin ataması oldu ve tayini İstanbul’a çıktı. O zaman Başak Sidar da küçüktü. Onun bakımı için istifa etmek zorunda kaldı. Ben de İstanbul’a dönmek zorunda olduğumdan öğretmenlikten ayrıldım. Yıllar sonra yeniden döndüm.

'AYIPTIR' DEDİM BAŞLARI ÖNE EĞİLDİ

Olay sonrasındaki soruşturmayı nasıl buluyorsunuz? 7 Kasım’da duruşma görülecekmiş. Bu olayla ilgili dava olacak. Ama avukatlarımıza karşı da dava açıldığını biliyoruz. Polis ve asker avukatlarımıza dava açmış. Ortaya çıkan belgeler yüzünden sanırım. Bir de şu var bizi rahatsız eden. Ölen çocuklar için devlet 30’ar bin lira tazminat önermiş, avukatlarımız öyle dedi. Bunu Emniyet’teki müdürlerle konuşup “Ayıptır” dediğimizde, başlarını öne eğdiler. Bir de “Orada ne işiniz vardı” diyenler oluyormuş. Ya siz beni ötekileştirdikten sonra, 15 Temmuz’da ben sizinle beraber Meclis’te olsam, orada uçakların bombardımanına direnen yakınlarımız ölmüş olsa idi, siz yine bize dönüp “Orada ne işin vardı” diyecektiniz çünkü ötekileştiriyorsunuz.

 

DAHA ÇOK KAN DÖKÜLECEK

Şu anda nasıl bir ülkedeyiz, bir anda onlarca radyo televizyon kanalı kapatılıyor, on binlerce kamu çalışanı, öğretmen açığa alınıyor. Siz de bir öğretmensiniz, nasıl görüyorsunuz olan biteni? Öğretmeni açlıkla terbiye etmeye çalışıyorlar. Türkiye’de çocuklarımız ve haksızlıklara karşı gelebilmek için bize bir devlet lazım. Ama bu ülkede devlet nereye gidiyor? Hukuk yoksa adalet yoksa, öyle devlet mi olur? İşler iyi gitmiyor. Yanlışlıkla uçak düşürdü bu ülke. 317 milletvekili seçtiren Başbakan apar topar görevden alındı. Her gün yeni bir şeyle uyanıyoruz, belki bu diptir diye. Çünkü dibe vuran kişi artık yukarı çıkar. Ama hâlâ dibi göremedik. Kimsenin normalleşme gibi bir derdi yok. Siyasetçiler güçlü olduklarında demokrat olurlar. Bunlarda tersine çalıştı. Güçlendikçe antidemokratik oldular. Bu ülkede bugün benim izleyeceğim televizyon, dinleyeceğim radyo kalmadı.

NEREYE KADAR?

Nereye kadar? Her canlının bir dayanma sınırı vardır. Eğer onu merak ediyorsanız, yaklaştılar sona. Çünkü ben acı çekmiş biri olarak şunu görüyorum, daha çok kanlar dökülecek, ondan korkuyorum. Çünkü çok huzursuz bir toplum olduk. Her gün 10 kişiyi, 20 kişiyi öldürmekle övünür olduk. Bu böyle süremez. İşin ekonomik yönü de kötü. Ben öğretmenim, sözüm ona toplumun refah içinde yaşayan kesimlerindenim. Ayın daha ortasındayken cebimde beş kuruş para yok. Esnaf öyle, küçük üretici öyle. Sanayici öyle. Gırtlağa kadar borç içinde ülke.

Kaynak: Cumhuriyet.com.tr
Son Güncelleme: 08.10.2016 05:40
Anahtar Kelimeler:
HaberHaberlerTürkiye
Yorumlar

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol

banner177