17 Mayıs 2016 Salı 09:41
Cumhuriyet Cannes'da... ‘Her hükümet eleştirilebilmeli’

Altın Palmiyeli İngiliz Ken Loach, bildik neşesi, enerjisi ve mahcup halleriyle karşılıyor ve “Mevzular iç açıcı değil ama birarada olmak önemli” diyor. Yine Cannes’da büyük ödül için yarıştığı “Ben Daniel Blake / I, Daniel Blake” filmiyle bürokrasi çarkında ne iş ne de hastalık yardımı bulabilen sıradan bir marangozun kalp burucu öyküsünü anlatıyor. Cannes’da bir yuvarlak masa sohbetinde buluştuğumuz üstatla sohbet globalizmden Türkiye’ye kadar uzanıyor, tutuklu gazetecilerimize “Her hükümet eleştirilebilmelidir, görevlerini yapıyorlar!” mesajını gönderiyor.

- Dünyanın en zengin ülkelerinden olan ve sosyal devletiyle gurur duyan İngiltere’den korkutucu şeyler anlatıyorsunuz. Refah payını bırakalım, emekçi açlığın eşiğinde!

Evet, globalizasyonun amaçları insancıl değil! İhtiyacımız olanı üretmek ve kazanmak istiyoruz. Niye yardım veriyorlar ki? Çok zor zamanlarda yaşıyoruz. Sinemamı ve hayatımı emekçi sınıfına adadım ama hiç bu kadar zorlu dönem görmedim.

Fakirliği bir kusur gibi göstermek ahlak dışıdır. Devlet bize iş vermek zorunda, işsiz kaldığımızda bakmak zorunda! İş istemek her türlü hakkımız!

‘Sorun kapitalizm’

- Peki vatandaş Daniel Blake nasıl kurtulur?

Bürokrasideki küçük iyileştirmelerle kurtulmayacağı kesin çünkü devlet durumu kötüleştirecek bir yol mutlaka bulur. Ve devlet yardımıyla bu iş dönmez. Zaten sistem onu da ürettiklerini alalım diye veriyorlar. Esas sorun kapitalizm! Bugün dünyayı 62 aile yönetiyor, beş yıl önce bunun iki katıydı, 10 yıl önce beş katı. Yani pastayı götürenler iyice küçülüyor, kimseye alan bırakmıyor. Ama sürekli üretmekten de bıkmıyorlar çünkü zenginlikleri buna bağlı ama bu malları alacak insanlar azalıyor.

- Bürokrasi köşeye sıkıştırmak için türlü icatlar buluyor değil mi?

Evet dijital gelişmelere herkes ayak uyduramaz ama zaten bu aletler çok pahalı, herkesin smartphone alacak parası yok. Çocuklar bile yapıyor ama benim bilgisayarla aram yok. Her şey teknolojik oldu. Bu festivalde bile artık eskisi gibi gazete ve dergi yok. Londra’da her köşe başında gazete satan yerler vardı ama şimdi çok azaldı. Her şey dijitale, minicik telefonlara geçti. Gerçi haberlerin hepsi biribirine benziyor.

- Bir de gazetelerin anaakıma uyma çabaları var maalesef değil mi?

Evet, hepsi hükümetin sesini dile getiriyorlar. Maalesef basın dahi kendi sesini duyurmaya çabalıyor, işte bu trajikomikten öte bir durum.

- Türkiye’de gazeteciler tutuklanıyor hatta soyleşiyi yaptığım gazetenin başındakilerin de yargılandığını ve mahkûm edildiğini biliyor musunuz?

Olayın tüm detaylarını bilmesem de elbette haberim var, inanılmaz! Bir haber yaptığınız için tutuklanmanız görülmüş şey değil. İfade özgürlüğü çok önemli. Sadece Türkiye değil her yerde önemli! Bizde de ana akım medyanın elinde çoğu şey ama İngiltere’de daha sofistike yapılıyor bu iş.

- Türkiye’deki gazetecilere mesajınız var mı?

Tabii ki gönülden desteğimi gönderiyorum! İfade özgürlüğü hayatı önem taşıyor, her hükümet eleştirmelidir, eleştirilebilmelidir. Sadece Türkiye’de değil her ülkede önemlidir bu. Tabii ki bir gazeteci haberini yazmak ve yayınlamak zorunda ve sorumluluğundadır.

- Filme adını veren Daniel Blake gibi devlet bürokrasisi vatandaşın önünü kesmeye çalışıyor. Peki bu açmaz nasıl aşılır, devrim ihtimali artık var mıdır?

Belki detaylarda farklılıklar vardır ama bürokrasi her ülkede, bizde, Türkiye veya Yunanistan’da aynıdır. Devlet bürokrasisi ilkel, hantal ve işe yaramazdır. Bu nedenle vatandaşın sırtına yük bindirir ve o da yorulduğu için uğraşmaktan vazgeçer. Bu da devletin işine gelir! İşte mükemmel bir kısır döngü!

- Filminizi yapımcı olarak destekleyen BBC saldırı altında. Bu filmden sonra muhafazakarların daha da baskı yapacaklarından endişeli misiniz?

BBC aslında Katolik Kilisesi gibidir yani liberali de vardır aşırısı muhafazakârı da. Örneğin haber bölümünde her şeye dikkat edilir, bir nevi devletin sesidir. Ama BBC Films bölümüne gelince ne kadar da liberal ve şahane bir kuruluş olduklarını dünyaya haykırmak için bizim gibi solcuların böyle küçük filmlerle kendilerini alay konusu yapmalarına izin verirler.

- Filminizde gösterdiğiniz gibi size destek olması gereken memur kötü davranınca insan üzülüyor. Sistemin görevi sanki halkı halka düşürmek değil mi?

Evet maalesef sistem bizi sıkıştırmakla görevli ama pek çok kişinin vatandaşa yardımcı olamadıkları için istifa ettiklerini söylemeliyim. Yani aslında insanlar itiraz ediyor, onurlu tepkiler gösteriyor. Hatta filmdeki iş ve işçi bulma kurumunun ofisinin tamamı eski memur ve işsiz.

- Peki İngiltere’de bu konuda sokak protestoları ne âlemde?

Tabii ki var ama maalesef ana akım medyada yer bulamıyor. Son 40 yılın en büyük krizini yaşıyoruz. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki işçi sınıfının yükselişi maalesef artık yok. Halbuki sağlık, ev ve iş konusunda şahane gelişmeler oldu ama arada kapitalizm de gelişti ve kendini öylesine büyüttü ki, kendinden başkasına yer kalmadı. Sosyal devlet çöktü. Şu anda kötü durumda.

Mülteci sorunu

- Mülteci sorunuyla ilgili neler söyleyeceksiniz. Avrupa’nın mültecileri almamak için Türkiye’ye para ödemesi gibi manevralara ne diyorsunuz?

Mültecilerin durumu maalesef içler acısı ve bence Türkiye ve Yunanistan’da yaşanan kelimelerin ötesinde, anlatılamaz. Burada İngiltere’nin sorumsuzluğu ortada! Ama daha önemlisi bölgedeki kanunsuz, canavarca savaşı konuşmak gerek. Bütün olanların nedeni bu savaş! O kadar insanın düşürüldüğü durum affedilmez! Bu sorun aslında Irak savaşıyla başladı. Ama daha da fenası devam ettiriliyor. İnsanları evinden edip bir de kapınızı kapatıyorsunuz. Aynısı bizim başımıza gelse, ne yapardık bilmiyorum!

- Daniel Blake, işçi sınıfının onurunu temsil eden bir figür. Aslında hasta olmasa yardım değil iş isteyecek değil mi?

Tabii ki işçi sınıfının gururu diye bir şey vardır. Babam zengin insanların fakirlere yardım etme fikrinden nefret ederdi.

 

Küresel dünyanın tedirgin bireyleri

36 yıldır aralıksız izlediğim festivalin basın seanslarından birinde film daha bitmeden, üstelik iki üç kez uzun uzun alkışlansın, görülmüş şey değil! ‘Toni Erdmann’ güçlü bir Altın Palmiye aday

“I Daniel Blake”ın hemen ardından, soluğu çok daha güçlü bir Altın Palmiye” adayı gönüllerimizi fethediveriyor: “Toni Erdmann”. Beklenmedik tazelikte, düşleyemeyeceğimiz kadar yaratıcı, her sekansı ayrı bir sinema tadı damıtan, olağanüstü cesur bir film. El attığı güncel konuların zenginliği, çılgın senaryosunun küresel boyutları, alaycı dili, hafif yaklaşımı gerisindeki sağlam eleştiri yükü, oyuncularının sıradışı yorumları, incelikli mizanseni ve duru estetiğiyle, güçlü bir sinema fırtınası...

Altın Palmiye’ye Ken Loach’tan çok daha yakın bulduğumuz bu filmin yönetmeni Maren Ade’yi, heyecanla, coşkuyla, topluca alkışlıyoruz. 36 yıldır aralıksız izlediğim festivalin basın seanslarından birinde, film daha bitmeden, üstelik iki üç kez uzun uzun alkışlansın, görülmüş şey değil!..

‘Mutlu musun?’

Bir Alman “consulting“ şirketinin Bükreş bürosunda çalışan Inès’in (Sandra Hüller), 1968 kuşağının çevreci sol görüşlerini yaşam felsefesine dönüştürmüş, iç dünyası zengin şakacı babası (Peter Simonischek) sıradışı bir insandır. Bir gün kalkar, kızının nasıl yaşadığını yerinde görmek için, habersizce Bükreş’e gider. “Mutlu musun” diye sorar kızına. İşini, küresel liberal kapitalizmin acımasız kurallarını hiç sorgulamadan, ciddiyetle yapan başarılı finans yönetcisi İnès, yanıt vermekte çok zorlanır... Toni Erdmann adını verdiği, alabildiğine fantezi, çok renkli bir kimliğe bürünen baba, kızının yakasını, bu temel soruya yanıt bulana kadar bırakmayacaktır...

Tüm ödüller hakkı

2010’da Berlin Festivali’nde Gümüş Aslan kazanan “Everyone Else” ile geleceğin önemli yönetmenleri arasına gireceğini duyuran Alman yönetmen Maren Ade (1976), üçüncü filmi “Toni Erdmann” ile dünya sinemasının büyük ustaları arasına katılıveriyor. Hem de üst sıralara tırmanarak. Cannes’da jürilerin önüne ‘bir film, tek ödül’ kuralı konulmamış olsaydı, gelecek pazar akşamı yapılacak kapanış töreninde, Altın Palmiye, senaryo, mizansen ve en iyi oyuncu ödüllerini toptan alabilecek düzeyde bir başyapıt var karşımızda.

Katıksız bir yaratıcı

Neden mi? Çünkü, patlama noktasına gelmiş dünyamızın sosyal, politik ve ekonomik sorunlarını, küreselleşen toplum baskısı altında bunalan bireylerin varoluşçu kıvranışlarına koşut olarak işliyor. Üstelik, mizah dozu yüksek, kendini ciddiye almayan ironik bir yaklaşımla irdelemeyi başarıyor. Çünkü, kişilikleri birbirine zıt baba ile kızı arasındaki gergin ilişkileri son derece gerçekçi, bir o kadar da yaratıcı bir gözle ele alıyor... Didaktik dilden uzak durarak, arka planlardaki dekoru bile çok iyi kullanan yalın mizanseniyle iletiyor her şeyi izleyicisine... Çünkü, ne mutlu son arıyor, ne de ütopik çözümler üretmeye çabalıyor...

Maren Ade, ayakları yere sağlam basan, gözlem gücü kuvvetli, düş gücüyse sonsuz, katıksız bir yaratıcı yönetmen.

Mehmet Basutçu

Kaynak: Cumhuriyet.com.tr
Son Güncelleme: 17.05.2016 09:41
Yorumlar

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol

banner177