17 Temmuz 2016 Pazar 04:01
‘Bugünleri utançla anacağız’

“Öldürülen gazeteciler, bombalanan gazete binaları, yazılamayan haberler, gizlenen gerçekler...” Gazeteci Burcu Karakaş, birkaç gün önce yayımlanan “Manşetleri Gör Aklını Kaçırırsın” adlı kitabında 90’lı yıllarda gazeteciliği anlatıyor.

Gazeteciler Celal Başlangıç, Doğan Akın, Ruşen Çakır, Mehmet Y. Yılmaz, Özcan Sert, Nurcan Akad, Tuğrul Eryılmaz, Ragıp Duran, Rıdvan Akar, Ayşenur Arslan ve Mete Çubukçu haberlerin medya elitlerince nasıl “kurgulandığını” örneklerle anlatıyor. Kitapta sıklıkla adı geçen Ertuğrul Özkök, “Artık bu konuları konuşmak istemiyorum” diyerek Karakaş’ın görüşme talebini geri çevirirken kitapta alıntılanan bir yazısında “Evet, devletimiz istedi. Ve biz de yaptık” diyor. Kitap, “gerçekler” ile “devletin resmi söylemi” arasına sıkışan medyada sansür, otosansür ve baskının değişmediğini ortaya koyuyor. Kitabını, ömrünü insan hakları mücadelesine veren ve 28 Kasım’da katledilen Diyarbakır Barosu Başkanı Tahir Elçi’ye adayan Karakaş’la söyleştik.

‘Muktedirin arkasından giden bir medya var’

-Kitabı yazmaya ve kimlerle görüşeceğinize nasıl karar verdiniz?

Fikir, Gezi sürecinde oluştu. O süreçte birçok kişi medyaya, “Taksim’in göbeğinde polis bize şiddet uyguluyor. Siz bunu nasıl vermezsiniz” diyerek tepki gösterdi. NTV’nin, Habertürk’ün önünde protestolar yapıldı. İnsanlar “haber alamamayı” anlayamadılar ve ardından “Biz Kürt meselesini 40 yıldır bu medyadan mı takip ediyorduk” demeye başladılar. Bu vesileyle medyadaki durumun, Kürt meselesi açısından nasıl olduğunu ortaya koyabilmek için İstanbul ve Ankara merkezli çalışan kişileri seçtim. “Bölgedeki muhabirlerin gönderdiği haberler Ankara ya da İstanbul’daki süzgeçten nasıl geçiyor, bu mekanizma nasıl işliyor” bunu sorguladım, haber merkezlerinde karar verici konumundaki insanlarla konuşmak istedim. Öz, eleştiri de yaptılar, birlikte çalıştıkları insanlara yönelik eleştiri de... Hayatımda hiç duymadığım şeyler anlattılar. Celal Başlangıç “Korucu astıran gazeteci”yi anlatınca çok şaşırmıştım mesela.

-Kitaba “Manşetleri gör aklını kaçırırsın” adını vermek tesadüf değil yani.

“Manşetleri gör aklını kaçırırsın” sözü, Tuğrul Eryılmaz’ın kitapta geçen bir ifadesi. Kitabın ruhuna da çok uygun bir cümle.

-Gazetecilerle yaptığınız söyleşilerden sonra, bugünkü medyanın durumuyla ilgili ne düşündünüz?

Çok kısa süren ve “çözüm süreci” olarak adlandırılan bir dönemden geçtik. O sırada medya, çok istemeyerek de olsa savaş gazeteciliği yapamamak zorunda kaldı belki de. Bu süreç sonlandırıldıktan sonraki hali görüyoruz. Muktedir ne söylüyorsa onun arkasından giden bir medya var.

Roboski’ye haber yasağı unutulmayacak

-Önsözde, basının yıllarca militarist ve ötekileştirici dil üreten savaş gazeteciliğine razı olduğunu söylüyorsunuz. Medyanın bugünkü dili nasıl sizce?

Türkiye’de kutuplaşma öyle uç noktalarda ki herkes birbirini boğazlayacak konuma geldi. Bu her kesim için geçerli bence. Biz gazeteciler de, bu toplumun parçasıyız. Biz de bu ortamdan etkileniyoruz. Sadece bu bile haber dilini etkiliyor. Örneğin, Ayşenur Arslan’a o yılların haber söylemini sorduğumda, ATV’de verdiği mücadeleyi anlattı. Bir insan ya ölür ya da öldürülür. ‘Ölü ele geçirildi’ söylemi, asker jargonudur. Bu söylemi haberde kullanmak bile o haberin niteliğini ortaya koyuyor. Doğan Akın da, en tehlikeli şeyin birine ‘terörist’ demek olduğunu ve ‘terörist’ denildikten sonra o kişiyle ilgili diğer hiçbir şeyin merak edilmediğini söyledi röportajımızda. Katılıyorum...

-Magazinle kurgulanmış bölge röportajları ve televizyon haberleri var. Örneğin, Gülben Ergen’in Nusaybin izlenimi yazmasını nasıl karşıladınız?

Bölge haberciliğini magazinselleştirme, 90’lı yıllarda Hürriyet’in başlattığı bir şey. Hürriyet, Cizre’deki işkenceleri manşet yapabilir mi mesela? Bir haberi ayrıntısıyla haberleştiremiyorsun, haberleştiremeyince de magazinleştireyim diyorsun herhalde. Normalde o yazıyı okumayacak bir insan, Gülben Ergen yazdı diye okuyor belki. Hürriyet gazetesinde o haberi yapmayı isteyecek bir sürü arkadaşımız var. Birkaç gazeteci daha istihdam edilip izlenim yazması için bölgeye gönderilebilirdi. Bir insanın, gazeteci vasfı yokken böyle bir yolculuk teklifini kabul etmesi de inanılmaz bir özgüven.

-Yıllar sonra siz de kendi döneminizin tanığı olarak aynı soruların muhatabı olsanız en çok neyi eleştirirdiniz?

Biz 90’lar manşetlerinden çok daha kötülerini gördük. Bölgedeki köyler yakılırken, insanlar köylerinden sürülüp mağdur edilirken sessiz kalan medya, yıllar sonra bu konular AİHM’ye taşındığında haber yapmaya başladı. Medyanın 2011’de Roboski katliamına ilişkin saatlerce haber vermemesi de unutulmayacak. Bunlar, işini halen iyi yapmaya çalışan gazetecilerin boğazında bir yumru. Yıllar sonra bugünleri utanç içinde anacağız.

 

GAZETECİLER ANLATIYOR

'Cenazeden cenazeye koştuk’

RAGIP DURAN: ‘Eskiden Kürt’ün ‘k’sini söyleyemezdik. Urfa’da siyasetle hiçbir alakası olmayan bir kumaş dükkânı sahibi, 3 yıl hapis cezası aldı. Sarı, kırmızı ve yeşil kumaş topları tesadüfen üst üste gelmiş. ‘Trafik ışıkları da PKK propagandası yapıyor’ diye espri yapardık aramızda. Arkadaşlarımızı öldürdüler. Kürt meslektaşlarımızı öldürdüler. Cenazeden cenazeye koştuk bir zamanlar. Özgür Gündem için 1 ay hazırlık, 2 ay yayın yaptık. O iki ayda 3 kere cenazeye gittim. Üç muhabirimiz öldürüldü. Ağır bedeli var doğru gazetecilik yapmanın”

Vay Şerefsiz’ tartışması ve elitler

DOĞAN AKIN: Ahmet Kaya hakkında ‘Vay Şerefsiz’ başlığı atmanın ne gazetenin sahibiyle ne de devletin -bakışıyla değilbaskısıyla bir ilgisi var. ‘Vay Şerefsiz’ demekte bir sevinç var. Adam hakkında yalan haberler yapmakta bir sevinç var. Medya elitlerinin asla bu tartışmadan soyutlanmaması gerekir. Dolayısıyla hiç ‘ama’sız mahkûm edilmesi gereken bir şey. Gazeteciliği her dönem araçsallaştırdılar ve elde ettikleri imkânlar karşısında yaptılar bunu.

Abi bir ev bas, çekelim’ mizanseni

CELAL BAŞLANGIÇ: Korucu astıran gazeteci var. Örgütten rica ediyor, korucu astırıyor ve onu haber yapıyor. Ana akım medyada çalışan bir gazeteci... Sonra ‘PKK korucu asıyor’ diye haberler çıkıyor. Ev bastıran da çok var. Şırnak’ta emniyet müdürüne, ‘Abi bir ev bas, biz de çekelim’ diyerek mizansen yaptıran vardı.

‘Güneydoğulular’ dedik yıllarca

TUĞRUL ERYILMAZ: 1990’ların manşetlerini gör, aklını kaçırırsın. İnanılmaz bir korku hâkim. ‘Doğu sorunu’ diyorsun. Uzunca bir süre biz ‘Güneydoğulular’ dedik. ‘Güneydoğu sorunu’ diyor. Nedir bu? Pirinçleri mi az geldi, patates mi yetişmiyor memlekette? Sonra Kürt sorunu tırnak içinde kullanılmaya başlandı. Tırnak sonra kayboldu. Kürt diyemiyorsun. Bu nedir ya? Biz de korkak davrandık. Kürtler hep yalnız bırakıldı. Bilmiyorduk. Öğrendik, korktuk. Korkumuzu yeninceye kadar zaman geçti

'Bir insan ölü olarak ele geçirilemez'

AYŞENUR ARSLAN: Bir insan ölü olarak ele geçirilebilir mi? Siz onu öldürdüğünüz anda zaten, yakalamış olmuyorsunuz ki! Bir hayat ele geçirilmez. Bir insan ölü olarak ele geçirilmez, bir insan öldürülür. Bu kalıpla herkese şunu söylüyorsunuz: ‘Ele geçirmenin yolları vardır, bunlardan biri de öldürmektir.’ Bir tür kafalarda meşru hale getiriyorsunuz bu kalıpla.

'Vermezsen verme be’ manşeti

NURCAN AKAD: Hürriyet’te benim çok tuhafıma giden bir manşet yaptık. Çok tuhafıma gitti ama çok beğenildi. Almanya’dan tank istiyor Türkiye ama Almanya vermiyor. Şöyle bir manşet Hürriyet’te: ‘Vermezsen verme be’. Son derece lümpen! Bana göre çok utanç verici bir başlıktı. Almanya’dan daha önce alınmış o tankların arkasına takılmış birtakım PKK’lilerin iplerle çekildiğine dair fotoğraflar çıkmıştı. Çok korkunç! Bunları da gördüğün zaman, ne olursa olsun, savaşsa savaş ama savaşın da bazı kuralları var. Bunu yapamazsın yani.

Kaynak: Cumhuriyet.com.tr
Son Güncelleme: 17.07.2016 04:01
Anahtar Kelimeler:
HaberHaberlerKültür-Sanat
Yorumlar

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol

banner177