26 Eylül 2016 Pazartesi 09:03
Susmadan, yılmadan, pes etmeden

15 Temmuz kanlı darbe teşebbüsü sonrasında birçok yazar Türkiye’de siyasal İslam’ın kriz yaşadığını dile getiriyordu. Sonuçta kendini “müminlerin iktidarı” olarak gören bir siyasi irade memleketi 14 yıldır yönetirken aynı dini referanslara sahip bir cemaat bu iktidarı yıkmaya teşebbüs etmişti. “Kutlu devlet”, ele geçirilmesi gereken bir mekanizmaya dönüşmüştü. Bunun İslamcılar arasında bir “yarılma” hatta bir “özeleştiri” sürecini tetikleyeceği varsayıldı. Fakat beklenen olmadı. Düşman İslam dairesinin dışına atılarak soruna neden olan asıl etken yok sayıldı. Halbuki esas mesele dini referanslarla hareket ederek devleti yönetme, bu amaçla siyasi üstyapıyı dizayn etme tutkusuydu. Laiklik tam da buna bariyer oluşturacak ilkeler bütünü olduğu için bu savaşın taraflarınca ağız birliği edilmişçesine hor görülüyordu. 28 Şubat’ın hastalıklı toplum mühendisliğiyle özdeş gösterilmek isteniyordu.

12 Eylülcüler müdahalenin gerekçelerini sıralarken irticai hareketleri de saymış ancak sonrasında toplumun sekülerleşme imkanlarını tıkamıştı. Darbecilerin zihninde devletin kontrolündeki bir İslam formasyonunun onun bekasına hizmet edeceği fikri hâkimdi. Laiklik tam da bangır bangır laiklik diye bağıranların gözetiminde ayaklar altına alındı. Şimdilerde bu süreç İslamcı kimliği açık bir siyasi iktidar tarafından tamamlanıyor. İslamcılar daha önce çokça eleştirdikleri askerlerin yolundan gidiyor. Devletin kontrolünde oldukça, dinselleşmenin “iyi” ve “faydalı” bir iş olduğundan eminler. O nedenle siyasi propagandanın ve otoriter yönetimin merkezinde bu denli İslami referans var. O nedenle okullar sürekli imam hatip’e dönüştürülüyor. O nedenle Diyanet İşleri Başkanı hep en ön safta.

Gerçek teminat

Bugün Türkiye’yi yönetenler selefleri gibi otoriteye kayıtsız şartsız biat eden nesiller istiyor. İtaatin sınırlarını da dinci bir ideolojiyle çiziyorlar. Çocukların, gençlerin sessiz bir biçimde kendilerine dayatılan bu çerçeveyi kabul edeceğini hesaplıyorlar fakat yanılıyorlar. Bakın Düzce Akçokaca’da imam hatip’e çevrilen okullarını geri almak için mücadele eden gençlere; okullarda siyasi iktidarın propagandasına karşı sesini yükseltenlere. Geçen eğitim-öğretim yılının sonunu, mezuniyet törenlerinde tepeden inen idarecilere sırtını dönen o çocukları hatırlayın. Demokrasinin ve laikliğin “teminatı” diye bir şey varsa ne yurttaşlarına namlu çevirtenler ne de cüppelerini iliklemeye çalışanlarda. Teminat orada, o çocukların pırıl pırıl gözlerinde.

Tüm bunları gören Birleşik Haziran Hareketi kurulduğu günden bu yana eğitimdeki dinselleşmenin aydınlık bir geleceğe en büyük tehdit olduğunu söyleyip durdu. Söylemekle de kalmadı hiç tereddütsüz, eylemlerle, boykotlarla sesini yükseltmeye devam etti. OHAL koşullarının boğucu atmosferine rağmen laiklik savunusunu bugün de ön plana çıkarmaya devam ediyor. Haziran üyelerine yönelik saldırılar bu mücadelenin ne denli haklı ve hayati olduğunun da göstergesi.

Birleşik mücadele

15 Temmuz’un iktidar bloku kadar muhalefetin de dengesini bozduğu apaçık. Bu denge kaybının arkasında adımları hesaplanmış bir siyasi stratejinin olmaması yatıyor. OHAL şartlarında kamusal alanda bireysel ya da kolektif söz ve eylem üretmek ciddi bir cesaret işi haline geldi. Fakat tüm bunlara rağmen yakın tehlikeleri hesaba katarak demokratik bir siyasi hat oluşturmak şart. Nedir bu yakın tehlikeler? OHAL’in uzatılarak tasfiye ve tutuklamaların muhalifleri içerecek şekilde genişlemeye devam etmesi. Yeni KHK’lerle bürokratik yapının parlamento hiçe sayılarak yeniden dizayn edilmesi. Suriye müdahalesinin derinleşerek TSK’nin kara güçlerinin savaşın aktif parçası olması ve can kayıplarının artması. IŞİD’in Türkiye’deki sansasyonel terör eylemlerini arttırması. Belediyelere kayyım atanmasının ardından Kürt milletvekillerini hedef alan tutuklamaların gerçekleşmesi. PKK saldırılarının devam etmesi. Etnik gerilimin ve çatışmanın derinleşmesi…

Eğer yakın tehlikeler üzerinde mutabıksak bunlara karşı üretilecek siyasetin ilkelerinde de anlayış birliği sağlayabiliriz. Laiklik ve demokrasi savunusunun birbirinden ayrılamayacağını; Türkiye içinde bir barış talebinin Suriye başta olmak üzere bölgede barış imkanını aramaktan ayrı düşünülemeyeceğini görmeliyiz. Defalarca yazdım ne tek başına demokrasi ne de barış demek yeterli. Laik-demokratik bir siyasi çatı altında asgari müştereklerde anlaşarak dinci ideolojiye set çekmek, silahların susmasını talep etmek önceliğimiz olmalı. Bunu o güzel çocuklara borçluyuz.

Kaynak: Birgun.net
Son Güncelleme: 26.09.2016 09:03
Yorumlar

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol