25 Temmuz 2016 Pazartesi 20:44
Sinemanın başka bir hikâyesi – Figüranın diyalektiği

“Figüran üzerine” yazdığı iki yazıdan birinde Ulus Baker, tiyatrodan başlayarak, dekorun ve figüranın, sahnede kapladığı yeri ve işlevini anlatmakla başlıyor işe. Çehov’un “Eğer ilk perdede duvara asılı bir tüfek varsa, oyunun bitmesinden önce patlaması gerekir” cümlesine, Meyerhold’un “Bunu şöyle alıntılamak isterdim: Eğer ilk perdede duvara bir tüfek asılıysa, son perdenin kapanışından önce bir mitralyözün…”eklemesini ilave eden ve bu çerçeveden yola koyulan Baker, tiyatrodaki sahne matematiğinin önemli bir örneğinden bahsederken figüranın sinemada, kameranın alanına giren her şey olduğu sonucuna varıyor.

Beynin sabitlendiği ve özdeşleştiği kamera, yani “beyin ekran”, bu açıklamaya göre, videonun başladığı andan itibaren, insanın gözünün yerine geçer ve bu değişim, filmin etkisini, izleyicinin bakış açısını, Baker’in deyimiyle “figüranın” akış içindeki işlevini belirler. Görece dinamik bir nesnenin, hayatın içinde dinamik, filmin içinde seyirci olarak pasifleşen seyircinin duyularını esir alması, bu ışıklı temsilin ayaklarını bastığı zemindir.

Yukarıda bahsedilen “beyin ekran”, ışıklar söndüğü, film başladığı anda aktifleşir ve Adorno’nun kültür endüstrisinin bir eylemi olarak anlattığı, öznenin nesneleşmesi sürecinin/mefhumunun ilk aşamasını oluşturur. Artık birey “yapan” değil, “etkilenen” konumundadır. Görüş açısı, hisleri, düşünceleri tamamen gösterilenin etkisi altındadır ve hiçbir etkisi yoktur anlatıya. Muhalif olsa dahi, metin sadece bireyin zihninde yankılanır (Umberto Eco – ekolokasyon) ve pasif konumu, anlatı süresince değişmez.

Seyircinin, yani alımlayan öznenin, pasifleşme süreci, endüstrinin, mesajlarını daha etkin bir şekilde yerleştirmesi, istediği yönlendirmeyi tatbik etmesi ve seyirci üzerinde istediği etkiyi bırakabilmesi için oldukça önemlidir. İşte tam da bu yüzden, hikâyenin, alabildiğine “gerçekçi” olması, seyircinin sanki “gerçek hayatta” bir hikâyenin içinde gözlemci olmasını sağlamanın ön koşuludur. Çünkü hayattaki her deneyim “gerçektir”. Hayatın akışını taklit eden yapay görüntü akışı, seyircinin içine daldığı gösteri deryası, seyircinin içinde bulunduğu gerçekliğin içindeki bir hikaye olmaya yakınlaştığı anda, görüntülerin etkisini maksimum düzeye çıkarır. Bilinç dışına itilmiş olan hayat verileri, içinde yüzdükleri hipokampüse giren bu görüntüleri, içinde bulunduğu gerçeklikten ayırt edemeyecek hale geldiğinde, endüstrinin istediği şizofreni ortamı yaratılır. Kimliği eriyen seyirci, ekranın içindeki yapay sahnenin herhangi bir figüranı haline gelir. Alabildiğine pasifleşen figüran, hayatta “özne” olarak bulunduğuna inandığı pozisyonu, ekrandaki nesne konumuyla takas eder. Bu bedel, hikâyenin içine girilmesi için gerekli bir ödemedir ve o dünyaya girmek için ödenen bilet ücretidir.

Ulus Baker’e göre, bütün metinler (edebiyat, sinema, müzik, tiyatro) temelinde imajlara (görüntülere) dayanır. Zihinde beliren görüntüler, herhangi bir zemine aktarıldığında, bu görüntülerin deşifresi küçük ya da büyük ölçekte tamamlanır. Kendilerini gerçekleştiren imgeler, varoluş skalasındaki yerlerini aldıktan sonra, zihne depolanmaya başlarlar. Bu temsili varoluş, yukarıda açıklanan işlemlerin gerçekleştiği bağlamdır. Bu bağlamda, seyirci, başka bir deyişle figüran, yapay sahnedeki başka bir dekordur. İmgenin yüzölçümündeki bir piksel olarak tarif edilebilecek seyirci, nesneleşme süreci tamamlandığında, ekranda gördüğü gerçekliği sorgusuz kabul etme durumuna gelir. Tanık olduğu hikâye, onun üzerinde, gerçek hayatta tanık oldukları kadar gerçek olduğundan, kişilerin gerçekliği, anlatının gerçekliğini en üst düzeye çıkarır. Sözgelimi, Rambo filminde anlatılanlar, izleyiciye göre gerçektir çünkü ortam gerçek hayattaki izdüşümünden farksızdır. Dolayısıyla hikâyeyi sorgulamaya gerek yoktur; hikâye gerçek ve doğrudur.

Holywood‘un ilk dönemlerindeki komedilerin büyük kısmının hüsranla bitmesi, Yılmaz Güneysinemasında olduğu gibi, endüstrinin empoze ettiği kültür ögelerinin eleştirisi niteliğindedir. Ulus Baker’in örnek verdiği Buster Keaton’ın filmindeki bir sahne üzerinden, Baker’i tamamlayacak farklı bir açıdan örnekler verilecek olursa, sahnenin gerçeklikten aldıkları ve gerçeklik üzerindeki etkileri oldukça öğretici olacaktır.

Sahnedeki kartların psikolojik çağrışımları üzerinde duran Baker, dışkı ile özdeşleştirir desteyi. Bu destenin aldığı “iğrenç” formun çağrıştırdıklarını, hikâyenin düzlemi açısından okur. Ancak hikâyeye atıf yapılarak, destenin aldığı form ve sahnenin sonundaki hüzün teması, aralarındaki ilişki oranında birbirlerini güçlendirirler. Başlangıçta “düzgün” bir formda olan deste, Kral ve Kraliçe kartlarının ekranda görünmesinin ardından, Keaton’ın ellerinin ıslaklığından dolayı birbirine karışır ve anlamsız bir yığın biçimini alır.

İlişki mefhumunun içeriğiyle özdeşeleştirildiğinde çıkarılabilecek anlam, gösterinin (Debord), gösterilen nesnenin varlığını değiştirmesi, çoğu zaman da aslında yok etmesidir. Anlamsız ve “iğrenç” bir yığın halini alan kart destesi, modernleşme sonrası “birey”in, yığının içinde yok olmasıyla aynı anlamı taşır. Gündelik hayatındaki ilişkelere yabancılaşan insanın bu temsili de, masanın üzerinde birbirine karışan kağıtların, benliklerini kaybetmeleriyle aynı doğrultudadır. Gösteri toplumunda kaybolan insanların yerini, bu sahnede, masanın üstünde kaybolan kartlar alır. İlişkileri, duyguları, düşünceleri, kısaca kendilerine ait her şey, birbirinin içinde kaybolur ve bugünkü bireysel ve duygusal kimlik mücadeleleri, modernleşme sonrası dünyanın etkilerinin bir neticesidir.

Bu sahneden hareketle de görebildiğimiz mesele, Chaplin’in Modern Times filminde fabrikada anlattığı ile aynı doğrultuda olmak üzere, hayatın da, onun temsili olan sinemanın da, insanın bilincine yabancılaşmasıdır. Hayatın içinde de, ekranın içinde de, dekorun bir parçası, bir figüran, bir “nesne” haline gelen insan, gidişat üzerinde etki edemez. Frankfurt Okulu’nun negatif diyalektiği çalıştırarak “özne” konumuna getirmek istediği izleyicidir bu. Foucault’nun “entelektüel gerilla savaşı” (intellectual guerilla warfare) mefhumu da, endüstriye karşı direnen yaratıcı öznenin (yazar, senarist, besteci) bu durumu değiştirecek, ilerici adımlar atmasını öngörür.

Ulus Baker’in ilgili yazısı için tıklayınız lütfen.

(Gaia Dergi)

Kaynak: Birgun.net
Son Güncelleme: 25.07.2016 20:44
Yorumlar

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol