03 Mart 2016 Perşembe 09:03
Sezgin Keçeci ve  İftarlık Gazoz’a ağıt

1993 yılı bugün bakınca çeyrek yüzyıl evveliymiş. O yıl doğan bir bebe, şansı yaver gitmiş, para bulmuş, okumuşsa, -bir yıl da kaybetmiş- bu sene mezun olmuş. Bizim kuşaktan üniversite okuyan birisi 1993’te, ekmek için, kitap için, yaşamak için, iş başvurusu yapmışmış. Sosyalizm, o yıldan iki evvel çekilmiş, popüler bir milenyuma ramak kalmış. İki kutuplu âlem tantanayla bitmiş, kimseler İslamcıların kâinatta siyasal bir güç, gitgide kara bir bela olacağını öngörmemiş. IŞİD, daha rüyalarda bir xortlak dahi değilmiş.

Ula bir kasabaymış, yok ilçeymiş. Dünyadan insan çeken Muğla’nın içte kalmış, yalnız, denize küsmüş bir yüzüymüş. Ne Marmaris, ne Fethiye, ne Köyceğiz, bir Bodrum bile değilmiş. Küçük bahçeli, iç içe geçen çatılı yapıları, bembeyaz çiçeklere bezeli kireçli taş duvarlı evleri varmış. Üç metrelik bahçe duvarlarıyla evlerin kenarındaki tarlalarda iki büklüm çalışkan Egeli kadınlarmış.

Dört dağın ardından yola çıkmışız, tek bir günde de Ula’ya varmışız. Biz yalnızca dört kardeştik, Ula’ya, Emine öğretmenle evlenmiş Khali dayının evine gitmişiz. Daha denizin tuzlu kokusunu duymamış, ayva ile nar ağacını görmemiş küçük kardeşlerle berabermişiz. Hayatında mayo giymemiş, deniz kıyısında gezmemiş, altından kumda oynamamış, yerli gazoz bile içmemişler. Bu satırların kavruk kederli yazarı, sonu daha kederli, yakışıklı Sezgin’i henüz tanımıyor.

Khali dayı, memleketten gelen keskin kokuya, hırçın dağların serinliğine, çocuk gülüşlere hasret, gelen misafirlerde ablasını, köyünü, dört dağın izini görecek. Bizi sevgiyle kucakladı, narların, ayvaların, dalların arasından evine götürdü, yemekler, meyveler, tek tek akraba soruları, kim öldü, kim kalmış. Bir yandan tedirgin, köyün altı Gove’de ne oluyor, Baran ne yapıyor, her gün artan ölümlerle ülke nereye sürüklenecek. Eşi Emine hanım, iki büklüm ninesi bile arı gibi çalışkan, Ege’nin kadınları zaten hep yiğitmiş.

Gece evde, bahçe içi, ayın altında oturduk, ışığıyla beraber, bir yaşlı kadınlar grubu geldi, hoş geldin deyü, yüksek sesle konuşup, sürekli gülerek, gari gari, napıceriyorsunuz gibi sözler hep kulağımızda, sanki başka bir ülkeye gelmişiz. Sanki bize onlar gelmiş, onlar bizim nece konuştuğumuzu bilmiyormuş, sadece narı değil, bilemezdim dilini, Ege böyleymiş.

Temmuz ayının, iki haftası, 1993’te denize, aya, güneşe, kuma, gazoza, tuza, nara, incire, ayvaya doyarak geçti. Bizi bir Sedir adasına, bir Marmaris’e taşıyan bir çocuk vardı, yaşı benden büyük ama. Sezginmiş, ay gibi güler, dünya yakışıklısı, yeni öğretmen çıkmış. Yaz tatilinde Ula’ya gelmiş, postacı babasının minibüsüyle misafirlere gönüllü yarenlik ediyor. Yaz bitti, biz dört dağ içine, Sezgin küçük çocuklarıyla dolu bir köy okuluna döndü, dayımla karısı Ula’daki o güzel beyaz evde kaldı.

Aynı yılın Kasım ayında, birden adım verildi, çıktım dolaştım şehir şehir, epey bir vakit sonra yazın sımsıcak güzelliğiyle aklıma çakılan Ula’ya varıverdim. Küçük ilçede yüzler asılı, değişmiş tüm sesler, kuşlar bile, gari gari diyen kadınlar çekilmiş, herkes evine haps, havada kesin zehir var. Hiç konuşmayan, hep gülen, ancak filmlerde görülebilecek bir güzel yüze sahip Sezgin Keçeci Kulp’ta, Ağaçlık Köyü’nde okulunun önünde öldürülmüş, sömürgeci eğitim sistemine hizmet ediyormuş, tetiği çekenlere göre. Babası, deniz kıyısında tanıdığımız o yaz boyunca, dön gel demiş, o, gelemem, öğrencilerimi hayatta bırakamam. Bomba Gove’de değil, Ula’da patlamış.

İftarlık Gazoz’un yönetmeni Yüksel Aksu, meğerse bir temmuz içi, iki haftacık gördüğüm, insan güzeli Sezgin Keçeci’nin Ula’dan arkadaşıymış. Sezgin’le kaderi benzer, gazozcu çırağı Âdem’in öyküsünü sinemaya çekmiş. Kendisi de seksen sekizlerden açlık grevcisi, Buca hapishanesi müdavimi Yüksel, Ege’nin güzel insanlarını, devletin, siyasal mücadelelerin amansızlığını, mecburi din dayatmasının çocuk ruhlardaki tahrişini kederle anlatmış. Egeli gençler öldüler, ölüm oruçlarında da, kahpe pusularda da, bugün de Sur’da ölüyor insanlarımız, Kürdü, Türkü, genci, yaşlısı, çocuğu, tıpkı gazozcu Âdem gibi, öğretmen Sezgin gibi. Filmde sevap için altmış bir gün ceza orucuna dayanamayan küçük Âdem, ODTÜ öğrencisi iken siyasal düşünceleriyle ölüm orucuna dayanıyor, ölüyor altmış birinci günde. Âdem’in mezarına filmde gazoz kapakları ekiliyor, gerçek hayatta polisin vurduğu Berkin’in toprağına kırmızı bilyeler bırakılmış, benim güzel, yakışıklı, insan güzeli arkadaşım, öğretmen Sezgin Keçeci’nin mezarında ise güller açmış, yirmi üç yıldır hiç solmayan.


Kaynak: Birgun.net
Son Güncelleme: 03.03.2016 09:03
Yorumlar

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol

banner177