10 Nisan 2016 Pazar 08:03
Rafet Abi ve çocuklarının sürgündeki memleketi

ÖMÜR ŞAHİN KEYİF / omursahin@birgun.net

Türkiye’de yıllarca devrimci mücadele içinde yer alan Rafet Temur, nam-ı diğer Rafet Abi, 12 Eylül darbesinde 1979 yılında kardeş komünist partilerle ilişki kurmak için gittiği Almanya’da yakalanır ve 24 sene ülkeye giremez. Yasaklılık yıllarında çeşitli örgütlerle ilişkileri olan Rafet Abi Sosyalist Emek Hareketi’yle ilişkilenmesiyle birlikte tanıştığı gençlere ‘bildiklerini aktarmaya’ başlar… Konuşmalar yedi sene devam eder.
Psikanalizden felsefeye, ekonomi teorilerine uzanan geniş kapsamlı konuşmalar, sadece birer teorik ders olmakla kalmaz, ister istemez travmatik geçmişlerden gelen Türkiyeli göçmenlerin, çocukların hayatlarını değiştirir. O çocuklarla kurulan ilişki Rafet Abi’nin de hayatında bir dönüm noktası olacak, kendi ifadesiyle “çeviri bir hayat” yaşadığı, “hangi dilde ağlayacağını bilemediği” sürgünün içinde kendisine bir yeni memleket kurmasını sağlayacaktır.

Yönetmen Mümin Barış, parçası olduğu hikâyeyi, filme çekti, ortaya Rafet’in Çocukları çıktı. Rafet Temur, Oktay Çoban, Ali Rıza Güler, Kalender Eren ve Adem Orta’nın anlatımlarından oluşan bu etkileyici belgesel, İKSV İstanbul Film Festivali’nde yarışıyor.

Bugün 13.30’da Beyoğlu’ndaki İtalyan Kültür Merkezi’nde gösterilecek belgeseli, Yönetmen Mümin Barış’lan dinledik.

Rafet Abi’yle nasıl tanıştınız?
Rafet Abi’den önce filmdeki karakterlerden Oktay Çoban’la tanışmıştık. İngiltere’de yüksek lisansımı yaptığım dönemde, tezimi Berlin’de yazmaya karar vermiştim. Her gün ortalama 6-8 saatimi kütüphanede geçirirken öğle yemekleri için yakındaki bir dönerciye gidiyordum. Bir gün içeri girdim, Türkçe selam verdim. Herkes suratıma baktı, kimse Türk olabileceğime ikna olmamıştı. ‘Bir lahmacun istiyorum’ dedim. Para sıkıntım vardı, ‘İş varsa çalışmak da isterim’ dedim. Oktay şakayla karışık, ‘lahmacun yapmayı bilir misin’ diye sordu, ‘öğrenirim’ diye cevap verdim. Sonra arkadaş olduk. Bir gün bira içerken bana ‘bir felsefe grubumuz var, gelmek ister misin” diye sordu. Kabul ettim. Gittim. Rafet Abi, anlatıyordu… Sinemacı olduğumu öğrenince benim de sinema anlatmamı istediler, kabul ettim. Prag’da okurken çektiğim Verguenza (Utanç) isimli filmimi gösterdim, film üzerinden sinema tarihi ve teorisini anlattım. Çok ilgilerini çekti. Rafet Abi ile de dostluğumuz oluşmaya başladı. O dönemler parasız olduğumdan bir ay geçici bir oda tutuyor, param bittiğinde de Rafet Abi’de kalıyordum bir ay. İkinci evim gibi olmuştu artık. Buraya gelmeden önce hâlâ da onda kalıyordum…

Belgeselini çekmeye nasıl karar verdiniz bu hikâyenin?
Fikir kendiliğinden oluştu. Rafet Abi’nin kendisi ve hayat hikâyesi beni çok etkilemişti. Bir gün UdK’ya (Berlin sanat okulu) gittim. Ayda bir Mark II kiralayabiliyordu herkes. Kamera kiraladım ve ilk röportaja başladık. Mikrofon olmadığından daha sonra bu röportajı kullanamadık; ama bir kere ok yaydan çıkmıştı. Ayda bir kamera aldıkça röportajlar yapıyorduk filmin ikinci Yönetmeni Reşit’le (Ballıkaya) beraber. Bir yıl sonra Bakanlık desteği çıktığında, ilk yaptığımız iş zaten kamera ve mikrofon satın almaktı. Artık bir Mark II’miz vardi ve istediğimiz zaman çekim yapabilecektik.

Hem hikâye hem de hikâyenin karakterleri çok ilginç insanlar. Rafet Abi gibi birini Türkiye’de hiç tanımış mıydınız?

Hayır. Politikayla çok ilgili biri değilim. İşim sosyo-politik temalar hakkında film yapmak. Örgüt kavramı da bana çok yabancı. Türkiye’de kültür biraz daha farkı... Belirli yaş grupları kendi aralarında dostluk kuruyor hep. Üç, beş yaş sizden büyük birine hemen aşırı saygı gösterme öngörüsü yerleşmiş bizim genlerimize. Oysaki Rafet Abi’yle ben içimden geldiği gibi konuşuyorum. Dostlarıma ben hep lakaplar takmayı sevmişimdir… Hiçbir dostuma gercek ismiyle hitap etmem. Rafet Abi’ye de moruk, “Splinter”, usta falan derim hep. Bu bile bence ona olan sevgimin bir kanıtı. Saygı hususuna hiç girmiyorum zaten. Kaldı ki saygı birinin önünde ceket iliklemek, konuşmalarına dikkat etmek, yanlış yapmaktan kaçınmaksa, saygısız bir adam olmak isterim…

Rafet Abi’yi şekillendiren devrimciliği mi göçmenliği mi sizce?
Her ikisi de değil. Ben kendimi apolitik biri olarak nitelendiriyorum. Onun devrimci hikâyeleri elbette benim çok ilgimi çekiyordu, ondan sürekli öğreniyordum ama ilgimi daha çok insani hikâyeler çekiyordu hep. İnsan ilişkileri hususunda anlattıklarını can kulağı ile dinliyordum. Göçmenliği zaten benim için bir kıstas değil. Rafet Abi’nin ben karakterini sevdim. 65 yaşında bir adamın benim yaşımdaki biriyle bile dostluk kurabileceğini gösterdiği için sevdim. Benim gözümdeki Rafet Abi, bir çocuk; naif, saf, kırılgan. Ama kocaman yürekli bir çocuk... Eh, fiziken de çok ufak sayılmaz zaten.

Filmdeki karakterler arasında hiç kadın yok. Rafet Abi’nin eğitim verdiği kişiler arasında kadın yok mu?
Filmdeki karakterler arasında kadın olmaması kısmen benim korkaklığımdan. Eğitim verdiği kişilerin arasında kadınlar da vardı; ama sürekliliği olanlar bu dört karakterdi. Önceliğin onların olması gerektiğini düşündüm. Rafet Abi hâlâ kızar bana bu konuda zaten. Çok sevdiği bir kız vardı katılımcılar arasında, filmde oynamasını çok istedi. Biraz zorladım ama beceremedim açıkçası. Filme entegre edemedim. İki kısa filmden sonra, bu üçüncü filmim. Henüz filmlerimde bir kadın karakter olmadı. Belki de kadınları pek tanımıyorum ya da korkuyorum mu diyelim… Yorum sizin.

Rafet’in Çocukları bugün saat 13.30’da Beyoğlu’ndaki İtalyan Kültür Merkezi’nde izlenebilir.

***

Mümin Barış kimdir?

Bulgaristan’da doğdu, ailesiyle birlikte yedi yaşında İstanbul’a göçtü. Burada Çevre Mühendisliği okudu. Eğitimine Prag’daki ünlü film okulu FAMU ve Londra’daki Kings College’de devam etti. Çektiği filmler arasında, Vergüenza (Utanç, kısa, 2009), Die Blaue Identitat (Mavi kimlik, kısa belgesel, 2010) ve Gezi Direnişi’ni anlattığı One (Bir, belgesel 215) bulunuyor.

Kaynak: Birgun.net
Son Güncelleme: 10.04.2016 08:03
Yorumlar

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol

banner177