31 Ağustos 2016 Çarşamba 08:43
Ordu: Vesayetin mi, laikliğin mi bekçisi?

Bir soru sorarak başlayalım yazıya: Türkiye tarihini “80 yıllık vesayet rejimi” üzerinden okuyan, orduyu bu vesayet rejiminin bekçisi olarak gören, Türkiye’deki esas mücadelenin vesayetçi güçlerle demokrasi güçleri arasında olduğunu iddia eden ve İslamcıları demokrasi güçleri arasında sayan liberalizmin, 15 Temmuz günü yaşananları anlaması mümkün olabilir mi?

“Kemalizm eşittir darbe” formülasyonunu dillerinden düşürmeyip İslamcılardan demokrat çıkarmaya çalışan ve Cemaat platformlarında darbe karşıtlığı yapan bu zevat için elbette ki 15 Temmuz Darbe Girişimi anlaşılabilir değildir. Çünkü vesayet rejiminin bekçisi olduğu iddia edilen bir kurumun içerisinde İslami bir fraksiyon kırk yılı aşkın bir süre boyunca örgütlenebilmiş ve sonra da darbe yapmaya kalkışmıştır. Yani roller açıkça tersine dönmüş durumdadır, “vesayetçiler” darbenin karşısında, “vesayet rejimine karşı mücadele edenler” ise darbenin faili konumundadırlar.

Peki liberalizmin anlayamadığı şeyi, ulusalcıların anlaması mümkün müdür? Ulusalcılar elbette ki gericilik tehlikesini de, devlet ve ordu içerisindeki İslami kadrolaşmayı da görmüşlerdir; ancak onlar da tıpkı liberallerin orduya değişmez bir öz atfedip “darbeci” yaftasını yapıştırması gibi, benzer bir şey yapıp ordunun özsel olarak anti-emperyalist olduğunu, cumhuriyetin bekçiliğini yapmaya devam ettiğini, 15 Temmuz sonrası sırtındaki Cemaat kamburunu atıp yeniden milli ordu hüviyetine büründüğünü iddia etmektedirler.

Liberalizmle ulusalcılık, varılan sonuçlar farklı olsa da, yola aynı yerden çıkmakta, devlete ve kurumlarına değişmez bir öz atfetmekte ve onları sınıf ilişkilerinden, sermaye düzeninden ve emperyalizmden azade bir şekilde tahlil etmeye çalışmakta, bunu yaptığı ölçüde de birbirinin aynadaki yansıması olmaktan öteye gitmemektedir.

12 Mart ve 12 Eylül de “Atatürkçülük” adına yapılsa da, emperyalizmin yönlendirmesiyle solu ezmek için sahnelenmiş ve solu bir tehdit olmaktan çıkarmak için İslamizasyonu desteklemiştir.

Oysa sosyalistler açısından durum gayet açıktır: Devlet sınıf egemenliğinin somutlaştığı ve sınıf mücadelesinin nihai anlamını bulduğu aygıtın adıdır ve devletin bütün kurumları da aynı sınıfsal niteliğe sahiptirler. Türkiye Cumhuriyeti, emperyalizmin bölgeye dair planlarını bozarak kurulmuş ama eşzamanlı olarak kurucu kadro yeni kurulan devletin kapitalist dünyanın bir parçası olacağını açık ve net bir şekilde deklare etmiştir.

“Erken Cumhuriyet” diye adlandırdığımız dönem boyunca göreli olarak daha özerk ve daha bağımsız bir dış politika izleyen ve emperyalizmle arasına mesafe koymaya çalışan Türkiye, özellikle 1946’dan, yani Soğuk Savaş’ın başlangıcından itibaren ABD’yle ve emperyalizmle “anti-komünizm” temelli bir entegrasyon sürecine gitmiş, Milli Mücadele’yle kapıdan kovulan emperyalizm, bacadan ve bu sefer topla tüfekle değil, krediyle, borçla, sermayeyle ülkeye girmiştir.

Emperyalizmle entegrasyonun ve dinselleşmenin çakışması tesadüfi değildir, IMF’ye üyelikle imam-hatiplerin açılması, NATO’ya üyelik başvurusu ile din derslerinin müfredata konulması arasında dolaysız bir ilişki vardır ve bunu görmeden Türkiye üzerine hiçbir değerlendirme yapılamaz. Tam da bu nedenle, ordu ne liberallerin iddia ettiği gibi “vesayet rejiminin bekçisi” ne de ulusalcıların iddia ettiği gibi “laikliğin kalesi” ya da “anti-emperyalist”tir. Devletin sınıfsal karakteri nedeniyle emperyalizmle entegrasyon derinleştikçe ordu da buna uygun bir şekilde dönüşmüş, benzer bir şekilde komünizme karşı İslamizasyon derinleştikçe ordu da bu İslamizasyonun bir parçası olmuştur.

12 Mart ve 12 Eylül darbeleri söz konusu dönüşümün somut olarak görülebildiği iki darbedir, her iki darbe de “Atatürkçülük” adına yapılsa da, emperyalizmin yönlendirmesiyle solu ezmek için sahnelenmiş ve solu bir tehdit olmaktan çıkarmak için İslamizasyonu desteklemiştir.

İslamizasyon adına açılan kapılardan giren İslamcılar ise devlet aygıtını ele geçirme operasyonunu başlatmış, ordu içerisindeki bu operasyona engel olabileceği düşünülen son kalıntıları tasfiye için de Ergenekon/Balyoz sürecini yürürlüğe koymuşlardır ve o sürecin zirve noktası ise 15 Temmuz gecesi emperyalizm destekli bir İslami fraksiyonun ordudaki kadrolarını kullanarak bir darbe girişiminde bulunması olmuştur.

İronik olan ise şudur: Ergenekon/Balyoz sürecinde direnmeksizin teslim olan bu kadrolar ve taşıyıcısı oldukları zihniyet, 15 Temmuz sonrası darbeye kalkışan İslami fraksiyona karşı ehven-i şer olarak gördüğü diğer İslami fraksiyonun yanında yer almış, Cerablus operasyonu ise “milli cephe” halüsinasyonunu güçlendirmiştir. İçeride İslamcılarla kurulan ittifak kaçınılmaz olarak Suriye’ye de yansımış, kıymeti kendinden menkul bir anti-emperyalizmin vardığı yer ÖSO adlı cihatçılarla kol kola girmek olmuştur. Tam da bu nedenle, tarih liberallerin kandırılma arzusunun yanına, ulusalcılarınkini de altın harflerle yazacaktır kaçınılmaz olarak artık.

Kaynak: Birgun.net
Son Güncelleme: 31.08.2016 08:43
Yorumlar

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol