02 Haziran 2016 Perşembe 08:23
Nietzsche, tanrıyı öldürdü onlar da devleti öldürdü

TEKGÜL ARI

Bir ateş yakar derdimi, der Melankoli şiir dizelerinin birinde, Sabahattin Ali. O ateş sıçrar sıçrar birçok insanı yakar. 'Filozofça Epistemolojik Kopuş' kitabında Mehmet Akkaya, birbirini kovalayan harı yükselmiş yıllarda, ateşi eliyle tutan bir yazarı kitabına konuk eder. 68 Kuşağının önder kadroları içinde bulunan Muzaffer Oruçoğlu’nun eserleridir irdelenen. Onun, siyasal geçmişiyle entegre olmuş sanat eserlerini çözümlemeye çalışır. Ayrıca Akkaya bir iddiada bulunur: Dört büyükler diye öne çıkan Nâzım Hikmet, Sabahattin Ali, Ruhi Su ve Yılmaz Güney’in düşünsel anlamda aynı başat özellikleri gösteren Oruçoğlu’nun da yer aldığını. Oruçoğlu eserlerini masaya yatırmada önce kitabın, Giriş Bölümü’nde, beş sanatçının ortak özelliklerini belirtir. “Düşünüş ve davranış tarzlarında bir benzerlik olduğunu bilmem hatırlatmaya gerek var mı? Kapitalizm ve onunla ilişki içinde biçimlenmiş olan devlet ve düzen düşmanı olmalarının altı çizilmelidir. Zihinleri, Türkiye ve dünya halklarının çıkarını temel almıştır. Yürekleri halk için çarpmıştır. Üst kimlikleri sosyalisttir. Hapishaneleri okul haline getirmişlerdir. Devrimi ve direnişi temsil ederler. Çağın, ülkemiz özgülünde en yüksek bilincini temsil etmektedirler./ -Politika ile sanat arasındaki diyalektik ilişkiyi sonuna kadar işletmişlerdir.”
Dört büyükler ve Oruçoğlu’nun eserleri; felsefi-ideolojik bilinçle işlerken; bilim, felsefe, sanat ve politika görüşleri Marksist çizgi üzerinde genişleyerek ilerledi. Akkaya, Marksist düşünüş şeklini gerek yaşam biçimleri gerekse sinema, müzik ve edebiyatta verdikleri eserlerde gösteren büyüklerin, aslında bu yolla egemen güçlerin dayatmalarına karşı gösterdikleri kopuşa değindi. Nietzsche, tanrıyı öldürdü, onlar da düşünce ve eylem tarzlarıyla devleti. Bu yüzden eserlerinde sömürülen ve her dönem ezilen yoksul halk ve işçi sınıfı yer aldı. Sadece durum tespiti değil, durumdan harekete nasıl geçileceğinin yolunu da gösterdiler eserlerinde.


Görüntü devlete ait olacak ses bize
“Görüntü devlete ait olacak ses bize.” O ses halktır, Oruçoğlu’nun eserlerinde. Peki, o ses ne kadar çıkabilir. Oruçoğlu’nun biyografik 'Mengene' romanında, bir subay; ağır işkencelere rağmen çözülmeyen, sessizliğini bozmayan Oruçoğlu’na halkı anlatır. “Halkın iki zalim açlığı, iki büyük kahramanı var. Biri boğaz açlığıdır ki bunu ekmekle doyurur. Ekmek birinci kahramandır. Halkın ikinci açlığı da apış arası açlığıdır. Bu açlığı kamış ya da yemişle doyurur. Kamışla yemiş de halkın ikinci kahramanıdır./ Halk, halkı kurtarmaya gitmez. O, ahlaki bir mahlûktur. Geleneklerin ve vazife tutkusunun emirberidir. Devlete bağlıdır. Devlet onun mülkünü korur; o da varlığını devlete sessizliğiyle duyurur.” Koşulsuz itaatten yanadır gücü elinde tutan. Oruçoğlu, diğer dört büyükler gibi işkence altında da devlete karşı direnişini sürdürür. Devlet de gücünü göstermekte hiç gecikmez, en ağır işkencelerle sözüm ona kendisine karşı duranı terbiye edecektir. Terbiye edemiyorsa o zaman katli vacip, diyerek öldürmeyi tercih edecektir. Oruçoğlu’nun yol arkadaşı İbrahim Kaypakkaya’nın işkencede öldürülmesinin nedenlerinden biri de budur sanırsam.
'Mengene' romanında, devlet istediği bütün bilgilere sahiptir. Önemli olan bilgi değildir, ona karşı gelene gücünü göstererek devamını sağlayabilmektir amaç. Egemen gücün karşısında insan hayatının zerre kadar önemi yoktur. Bu yüzden çözülmesini bekledikleri kişinin arkadaşları ve yakınları da tutuklunun gözü önünde en ağır işkencelere maruz kalırlar. Okur olarak zihinlerde şöyle bir soru da ortaya çıkar, zalim kimdir? En ağır işkenceleri gören mi, yoksa işkenceyi yaptıranlar mı? Karışır burada ikisi birbirine. Çözülmeyen tutukluyu zalimlikle suçlar sıkça işkenceciler. Böylesi sorgulamalar Oruçoğlu tarafından tarafsızca karakterler üzerinden verildi.

Epistemolojik kopuş
Akkaya’nın, 'Filozofça - Epistemolojik Kopuş' kitabı, Oruçoğlu’nun edebiyat eserlerinin analizine yönelik uzunca bir süre, dikkatli bir çalışma sonrası ortaya çıktı. Analiz yaparken birçok edebiyatçı ve felsefe düşünürlerinin eserleriyle de Oruçoğlu’nun eserlerini karşılaştırdı. Oruçoğlu’nun tutuklanması ve ağır işkenceler sonrası on üç yıl yattığı hapishane yaşamında ve sonrasında sığınağı edebiyat ve resim oldu. Roman, şiir, masal ve deneme olmak üzere otuz eseri bulunuyor. Eserlerinin çoğu toplumcu gerçekliği yansıtıyor. Louis Althusser 'Genç Marx Hakkında' adlı eserinde bilim felsefecisi Gaston Bachelard’dan aldığı “epistemolojik kopuşu” terimini, Genç Marks’ın “Hegel ve Feuerbach etkisindeki” yazıları ile daha sonraki Marksist yazıları arasındaki kopuşu ortaya koymak için kullandı. Akkaya da Althusser gibi, Oruçoğlu eserlerindeki Epistemolojik Kopuş üzerindeki kendi önermelerini bu isimle kutaplaştırdı.
Mehmet Akkaya’nın incelemelerinde, Oruçoğlu’nun eserlerinde insanlığın aşması gereken Burjuva-feodal özel mülkiyeti, aile ve devlet sorgulamasının yer aldığını, epistemolojik kopuşu da bu üç başlıkta gerçekleştirdiği anlaşılır. Özellike dört ciltlik 'Grizu' romanında bu kopuşun etkisi daha açık görülür. Akkaya, analizlerini tarafsız bir gözle yaparken yer yer Oruçoğlu’nu eleştirir de. Esasen Akkaya, 'Filozofça - Epistemolojik Kopuş' kitabı ile Oruçoğlu’nun eserlerini edebiyat ve felsefi yönden tartışmaya açtı.

Kaynak: Birgun.net
Son Güncelleme: 02.06.2016 08:23
Yorumlar

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol

banner177