16 Ağustos 2016 Salı 14:23
Marşların ortak dili: Ya hep beraber ya hiçbirimiz!

BURAK ABATAY [email protected] @abatayburak

Birleşik Metal İş Sendikası öncülüğünde çalışma yürüten Kemal Türkler Eğitim ve Kültür Vakfı (KETEV) çalışmalarından geçen günlerde çok güzel bir ürün ortaya çıktı: Süleyman İleri’nin şiirinden adını alan ‘Karanfilin Çağrısı’... Birleşik Metal İş Sendikası Genel Merkez binasında kitabın emektarlarıyla bir araya geldik ve kitabı konuştuk.

>>Kitabın oluşum fikri nasıl ortaya çıktı?
Süleyman İleri: Sınıfsal mücadelemizin tarihsel önem arz etmesi, bugün bir ucundan tutup sürdürmeye çalıştığımız, birleşik mücadelenin yaptığı gibi bunun sanatsal kaygı açısından da benzerlerini duyuyoruz. Biz de şiirlerin tarihsel misyonuna yöneldik. Sanatsal belleğimizi de kaldığı yerden yaşatmanın küçük bir damlası olarak bunu ortaya çıkarmaya çalıştık. 80 ve 90 sonrası da birçok ürün var. Klasikleşecek ürünler de var ama genelde o belleği kaldığı yerden yaşatma kaygısı çıkış noktamız oldu. Temel olan noktaların ilki bu.

KETEV olarak biz kültür-sanat yayınları başlığında başladık. Yola bir iddiayla çıktık. Bu süreci devam ettirirken beraberinde de başka ürünler düşünüyoruz. Şimdi bunlardan bahsetmek erken olabilir. Bu işçi öyküleri de olabilir, işçi tiyatroları da, işçi şiirleri antolojisi de olabilir. Bunları güncelleyip sunmayı düşünüyoruz.

İşçi sınıfına gönül vermiş her insanın gönlünde Kemal Türkler yatar. Mücadele edenlere çok şey borçluyuz. Çok küçük de olsa dillendirmiş olduk. Onun anısına çıkardık. Umarım bunları çoğaltma olanağını tarih bize sunar.
Fahrettin Erdoğan: Sınıf mücadeleleri tarihine baktığımızda sanat, felsefe başka sosyal akımların da sınıf mücadeleleriyle beraber geliştiğini veya gerilediğini görüyoruz. Bu kitabı neden çıkardığımızın cevabını toplumsal süreçle orantısı bakımından örnekleyebiliriz. Acaba metal fırtınanın veya birleşik metal işçilerinin grevlerle ilgili bu ısrarlı, tutarlı süreci olmasaydı bu kitabın ilhamı gelir miydi?
Sanatın kendi içinde bile duvarları var kimse kimsenin alanına girmiyor.

>>Kitapta marşlara konu olmuş şiirleri seçerken nelere dikkat ettiniz?
Süleyman İleri: Klasikleri edinmeye çalıştık. Dışında bıraktıklarımız olduğunun farkındayız. Onları da zamanla başka eserlerin içerisine alabileceğimizi düşünüyoruz. İç tabanı açısından baktığımızda bir zemin oluşturmayı amaçladık.

>>Marşların işçi sınıfı için sahip olduğu önemi nasıl anlamalıyız?
Süleyman İleri: Olağanüstü bir dönemden geçiyoruz. Bu dönemlerin olağan çözümleri olmaz. Toplumun bu olağanüstü çözümlere meyilli olduğunu düşünüyoruz. Yine çok genel geçer başka bir konu olan köklü toplumsal değişim ve barış için ciddi bir potansiyel var. Toplumsal değişim konusunda gelen klasik sol ve sosyalist çevrelerde, sendika çevrelerinde objektif koşulların elverişli olduğunu, subjektif koşulların henüz hazır olmadığını, genel geçer bir tavır olduğunu söyleyebiliriz. Burada sanat denilen şey, subjektif koşulların oluşması için ciddi bir bakış açısı sunuyor. Potansiyel var, potansiyelin açığa çıkarılması gerekiyor. Geleceğe dair bir ütopya gerekiyor aynı zamanda, ütopyasız, güçsüz bir insanın toplumsal bir değişim yapması mümkün değil. Bir ütopya söz konusuysa orada mutlaka sanat olmalıdır.

>>Peki neden marş?
Süleyman İleri: Toplumsal değişim işçi sınıfı önderliğinde, pusulasında olacak. Dolayısıyla işçi sınıfının marşlarına yer vermek ön açıcı olur. Bir de bu marşlar uygun adım yürüyüşü de öngörür. Türküleri, şiirleri zaten severiz. Marşlar bunların üzerinde yükselir. Bir değişim için uygun adım yürüyüşüdür. Bugünü bilen dünü bilen yarına ilişkin benzer kaygıları olan kitleleri bir araya getiren harekettir. Marşta, “Ya hep beraber ya hiçbirimiz” diyor Bertolt Brecht.

>>Kitabın hikâyesini sizden de dinleyebilir miyiz?
Fahrettin Erdoğan: Kitapla ilgili öncelikle bir temellendirme yapmak istiyorum. Bu kitap çok hoşuma gitti. Sanatla işçi sınıfının mücadelesini yeniden buluşturan birtakım çalışmalar yapılıyor. İşçi sınıfı festivali, işçi öyküleri yarışmaları gibi. Sınıf mücadelesi tek boyutlu bir eksen değil. Ekonomik, sosyal, hukuksal, siyasi anlamda olduğu kadar sanatsal anlamda da önemi çok büyük. İşçi sınıfının yeni bir dünya ütopyasına sahip sanat çevrelerinde, edebiyattan müziğe, sinemadan tiyatroya, resimden şiire kadar pek çok alanda onu destekleyen besleyen çok kaliteli eserler ortaya çıktı. Bunun da karşılıklı etki içerisinde toplumsal mücadelede önemli kültürel bir dayanak olduğunu hep birlikte gördük.

Özal döneminde işçi sınıfının mücadeleci, paylaşımcı kültürünü unutturdular, unutturmak için de bir proje geliştirdiler. Bireyci, köşe dönücü insani özlemlerinden arındırılmış topluma ve toplumun sorunlarına yabancılaşmış bireyler hedeflendi. Çünkü böyle bir birey toplumsal mücadele içerisinde olmayacak, toplumun sorunlarına yabancı hale getirilecekti. Bu anlayışla işçi sınıfının toplumsal ve paylaşımcı özelliklerini arkaya iteceklerdi. Birleşik Metal Sendikası bu kitabı çıkardığında bu mücadeleye mütevazı bir katkı sundu. Devamı gelirse daha iyi olacak. Kitabı en başından beri çok önemseyip çalışmalarda yer aldım. Marşların hepsi üniversite döneminde yürüyüşlerde söylediğimiz parçalardı. Bütün bu parçalara bir simge yakalama konusunda bir sorumluluk hissettim. n oKitap, ortak aklılduğu, karşılıklı sohbet içerisinde üretildi. Kitabın biçimi bile bir işçinin cebine koyabileceği, kütüphanesinde saklayabileceği tarzda hazırlandı. Suluboya tekniğiyle çalıştık, o dönemin havasını verecek bir tarzda çizmeye çalıştım.

>>Marş olması, kitabı resimleyen bir ressam olarak senin için ne anlam ifade ediyor?
Fahrettin Erdoğan: Zorlandığım nokta, marşların çoğunun benzer konulara işaret etmesiydi. Örneğin, zincir kırmak, mücadele, ayağa kalkmak... Çoğunun imgesi bu, tekrara da düşmemek gerekiyor. Hepsinin aşağı yukarı anlattığı ortak konu bu olduğu için biraz zorlandım.

>>Tüm resimleri çizmek ne kadar sürdü?
Fahrettin Erdoğan: 1 ay kadar.

>>Kitabın içinde yer alan eserlerin neredeyse tamamı 90 öncesi süreci kapsıyor. Bu zaman dilimi sonrasını kitabın içinde göremiyoruz. Bu eserlerin arasında güncele dair marşlar görememek işçi sınıfına bir özeleştiri sunmalı mı?
Süleyman İleri: Hepimizin bir özeleştirisi olması gerekir. 1980’deki faşist darbe ve 90’larda Berlin Duvarı’nın çökmesi ve Sovyetler Birliği’nin yıkılmasıyla bizim kampta önemli, geçici bir gerilemenin olduğunu söylemek gerekiyor. Sanatsal anlamda da bu böyle. Önümüzdeki dönemlerde ortaya çıkacak yeni sanat akımlarının bir ön hazırlığının olduğunu söylemek mümkün. Gezi ile beraber sanatsal anlamda da çok farklı bir evrede olduğumuzu bir şekilde gördük. #ŞiirSokakta’yı her duvarda okuduk. Bu dönemde yeni sanat akımlarının veya aynı sanat akımlarının farklı versiyonlarının olacağını düşünüyorum. 60’lar 70’ler 80’ler toplumsal anlamda daha mücadeleyle geçen bir süreç olduğu için o sürecin klasikleşen ürünleri daha çok sayıda.

>>2000’li yıllarda da, Gezi’de de üretilen marşlar var. Klasikleşmiş eserleri özellikle seçmenizin asıl amacı neydi?
Süleyman İleri: Brecht’in güzel bir şiiri var dayanışma ile ilgili. “Hem açken, hem tokken bu dayanışmayı unutmayalım” der o şiirde. Biz unutmamamız gereken bir yerden klasikleşen ürünlere daha çok yer verdik. 90 sonrasında doğrudan işçi sınıfı şairlerini değerlendirdiğimizde bu dönemin daha çok kent yoksulları üzerinden değerlendirilen bir hareket olduğunu söylemek mümkün. Yine çok güzel çok önemli eserler var ama işçi sınıfı kaynaklı ve işçi sınıfı kökenli değil. Dolayısıyla bunlara bir sendikanın, yayımlayacağı işçi marşları kitabında yer vermesi mümkün değil. Önemsiz olduğundan değil, formatın farklı olmasından dolayı söylüyorum.
Fahrettin Erdoğan: Sanatı da artık piyasa belirliyor. Ressamlar fırçalarını sildiği bezleri dahi satmaya çalışıyor. Resim, müzik, tiyatro veya sinemada protest sanat eserine daha az yer veriliyor. Bunun yasaklamalarla ve otokontrollerle de alakası var. Baskıcı bir dönem olduğu için insanlar film çekerken bile tedirgin. Sınıf mücadelesinde hepimizi heyecanlandıracak, tekrar güneşi fethe götürecek bir olay yaşansa o zaman paraya tapan sanatçılar yerine protest sanatçılar ön plana çıkar.

>>Tesadüf o ya, Binali Yıldırım Yenikapı mitinginde bu kitapta da yer alan bir Ahmed Arif şiiri okudu. Muktedirlerin ezilenlere ait olan bu eserleri sahiplenmesini nasıl yorumluyorsunuz?
Süleyman İleri: Burada, “Aklıma halkın gerçek dostları kimlerdir?” sorusu geliyor. Ahmed Arif, Nazım Hikmet halka her anlamda dostluk etmiş, halkları için çileler çekmiş hapiste yatmış. Sürgünlerden geçmiş insanlar. İktidarın da en zor durumlarda her şeyden önce halka ihtiyacı oluyor. Bizim ateşimizi çalmak, halkla buluşmak için halkın gerçek dostlarının eserlerini çalıp bu ateşi üstlenmeye çalışıyorlar. Halkın ilgisini enerjisini kendi yanlarına çekmeye çalışıyorlar. Onlar açısından bu, çok acı ve nafiledir.

Açık olan şey şu: Bu şiirler ve şairler bu geçici iktidarlardan çok daha güçlü. Binali Yıldırım’ı, Tayyip Erdoğan’ı, Alpaslan Türkeş’i veya benzerleri bu şiirleri unutacaklar. İktidar için şu söylenebilir, kendi mezar kazıcısının şiirini okumuş, akılda o şiir kalacak. Bertolt Brecht kurumsallaşmaya karşı çıktığı için epik tiyatro kahramanı aynı zamanda. Bu ülkede Brecth’in eserleri Devlet Tiyatrosu’nda da sahnelendi. Kurumun reddettiği yerde de sahnelendi. Ahmed Arif’in şiiri oradaki hükümetin ağzından çıktığında şiir kopartılıp işlevsiz bir alana hapsediliyor. Şiir onların kabına sığmayacak kadar güçlü bir şey.

>>Resimleriniz, tıpkı bu kitabın içerisinde yer alan şiirler gibi, tarihsel birikimimizde yerini alacak.
Fahrettin Erdoğan: Sorumluluk duygusu çok önemli. Bir dönem işçi sınıfının ürünlerine baktığımızda, daha çok propaganda üzerinden gitmişti. Bunlar devrimcilikle ilgiliydi; kültür sanata çok az yer verilmişti. Propaganda içeriği taşıyan sanatsal çalışmalar bile çok zayıftı. Özellikle 90’lardan 2000’lere kadar böyleydi. Çünkü netleşmiş bir işçi sınıfı ideolojisi ve bakış açısı zayıftı. Ben, ‘20-30 yıl sonra ne olacak?’tan da bakmıyorum. Günübirlik bile kullandığımız şeyde kaliteyi yakalamaya çalışıyorum. Tarihi anlatabilmek başka bir şey, bugünü anlatabilsek çok daha iyi olacak. İlerleyen zamanlarda biraz daha yol alacağımızı düşünüyorum.
Süreç dolayısıyla çok heyecanlıyım. İşçi sınıfı mücadelesinin yükselmesiyle ilham kaynaklarımızın da arttığını düşünüyorum. Böyle dönemlerde doğrudan toplumsal süreçlere duyarsız şiir yazanların dahi kanallarını toplumsal süreçlerin açacağını düşünüyorum. Örgütsüz bir işçi güç durumlarda olduğu bir dönemde nasıl yumruğu sıkılı beklediyse veya ev işçisi bir kadın eve hapsedilirken nasıl çığlığını o evin sınırlarında attıysa bu alanda çok fazla yazan çizen insan olduğunu düşünüyorum. Şu an popüler olan, ticarileşen, alınıp satılan başka bir şey var. Dolayısıyla bu yol şimdilik çok cazip gelmeyebilir. Ama sürecin canlanmasıyla beraber zaten yazılan çizilen çığlıkların da çok daha fazla toplumsallaşacağını, dolayısıyla şairin de öykücünün de yazdığı şeyin bir feryat olarak sokaklarda yankılanacağını ümit ediyorum.

>>Kitabı okurlar nasıl edinebilecek?
Süleyman İleri: İçeriğine uygun olarak ticari anlamda basılmadı. Bu yüzden bunu daha çok biz sendikamızdaki işçilere ve işçi temsilcilerine veriyoruz. Talep eden olursa, sendikamızın şubelerine başvurup ücretsiz olarak kitabı almaları mümkün.

***

‘Marşlar yürekten söylendiğinde kitlelerdeki etkisi yadsınamaz’

Birleşik Metal İş Sendikası Genel Başkanı Adnan Serdaroğlu da ‘Karanfilin Çağrısı’na dair sorularımızı yanıtladı. Serdaroğlu, Kitabın içeriğinde günümüze ait bir eserin olmayışı, Türkiye işçi sınıfı için bir eksiklik midir” sorusuna, “12 Eylül öncesi, politik, devrimci, sendikal süreçle bugünü kıyaslamak yanıltır bizi. Geçmişteki verilen mücadeleler ve ortaya çıkartılan marşların, şiirlerin yeni nesle tanıtımını sağlamak istedik. Tek tük de olsa şiirlerin, marşların yanına yeni şiirleri katmaya çalışıyoruz. Yeni dönemden bildiğim şiirler var ama eski dönem marşları o günkü ortaya çıkan mücadele iklimini uygun şekilde çok çabuk kamuoyuna yansıtabiliyor ve kabul görüyor. Yeni marşların ve şiirlerin yaygınlaştırılması için gerekli çaba sarf edilmiyor. Birbiriyle ters bir süreç var” dedi. Marşların sendikal hayat için ne anlam ifade ettiğini sorduğumuzda ise Genel Başkan Serdaroğlu, “Marşlar yürekten söylendiğinde kitlelerdeki etkisini hiç kimse yadsıyamaz. Özellikle bazı olaylardan kaynaklı ortaya çıkan şiirler, marşlar uzun süre o nesillerin ortaya çıkış nedenini hissettirecek duyguları yeni nesiller üzerinden de sürdürme durumu olmuştur bugüne kadar” dedi.

Kaynak: Birgun.net
Son Güncelleme: 16.08.2016 14:23
Yorumlar

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol