30 Mart 2016 Çarşamba 09:23
Kızıldere Katliamı’nın üzerinden 44 yıl geçti: ON’lar ölmediler

YAŞAR AYDIN

Tokat’a bağlı Kızıldere Köyü’nde top atışları ile başlarına yıkılan samanlıktan cansız bedenlerinin çıktığı 30 Mart 1972’den bu yana 44 yıl geçti. 12 Mart 1971 darbesi sonrası devrimcilere yönelik başlatılan saldırıların ardından bu katliam yaşandı. Ama ON’lar, yaşıtı olan mücadele arkadaşları, 70’lerin sonlarında sokakları dolduran ardılları ve bugün mücadele içinde olan binlerce genç için yaşamaya devam ediyor. Mahir Çayan, THKP-C ve Kızıldere ardından gelen birçok devrimciye ilham verdi, vermeye devam ediyor. Mahirlerin izinden yürümeye devem eden iki farklı kuşağın temsilcileri Melih Pekdemir ve Önder İşleyen’in değerlendirmeleri Kızıldere’nin devrimciler üzerindeki etkisini bize aktarmaya yetiyor. Pekdemir ve İşleyen’in değerlendirmeleri şöyle:

İyi ki yaşamışlar
Melih Pekdemir: 30 Mart 1972’de, Karadeniz’de bir dağ köyünde, on genç insan bir evde kuşatıldı ve tank ile havan topu ile öldürüldü. Şunca yıl boyunca ölüme, öldürmelere öylesine alıştı ki bu toplum “Ne yapalım, işte orada da on kişi ölmüş” diye bakılabilir bu yıldönümüne. Ama o yıllar ve ölen o insanlar hiç ama hiç böyle bir anlatıma denk düşmüyordu. Mustafa Suphi ve yoldaşlarının 1921’deki kıyımından sonra ilk kez, devrimci hareketin önder kadrosu toptan yok edilmişti. Bu olayın benzerlerinin, yani toplu öldürmelerin sonraki yıllarda tekrarlanıp kanıksanmasıyla toplumsal süreç bakımdan sıradanlaştırılması mümkün olsa da sol hareketin belleğine kazınmış olması gerçeği de var. Bu yaşa dek “vaktimiz yok onların matemini tutmaya” diye diye geldik... Şimdi elbette bu yıldönümünde de ağıt yakmayalım; ama onları hamasetin ötesinde, yaşamış ve ölmüş ve “iyi ki yaşamışlar” dediğimiz genç insanlar olarak anmak çok daha anlamlı…

‘’Kızıldere asla bir son olmadı’’
ÖDP Başkanlar Kurulu üyesi Önder İşleyen: Kızıldere, devrimci hareketin 1965-71 dönemindeki gelişiminden 70’lerin ikinci yarısına ve bugüne uzanan bütünlüğü içinde değerlendirilmeli. Kızıldere asla bir son olmadı. Devrimci hareketin üzerinde yükseldiği siyaset ve mücadele anlayışı, önce Devrimci Yol’da ardından bugüne uzanan mücadele içinde bir tarihsel devrimci çizgi olarak sürdü. 71’den 77’lere uzanan geçmiş devrimci hareketimiz bizim kuşaklarımıza, Mahir Çayan’la Ulaş Bardakçı’nın kucaklaşmasındaki devrimciliğin güzellikleriyle, hayatın ve mücadelenin devrimci tarzda kavranmasına olanak tanıyan bir siyaset anlayışı ve yöntemi sundu.

THKP-C hareketi her şeyden önce kendi öz gücüne güvenen bir siyaset ve mücadele anlayışının ifadesidir. Devrimci hareket o dönem içinde de kendi dışındaki güçlere bel bağlayarak mücadele etmeyi reddettiği oranda, devrimci hareket kendi bağımsız siyasetini ortaya koyabildi. Geçmiş devrimci hareketimizin ayırt edici özelliklerinden birisi budur. Özellikle 90’ların ardından gelişen liberal rüzgarların, postmodern siyasetlerin etkisiyle solda kendi dışındaki güçlere yaslanarak siyaset yapma eğiliminin güçlendiğini görüyoruz. Bu solun ülke siyasetinde etkili olma imkanlarını zayıflatan bir sonuç ortaya çıkardı.
Sol bugün ülkenin geleceğinde söz sahibi olabilecekse bu ancak kendi ayakları üzerinde durarak, kendi kaderini kendisinin belirleyebileceği bir mücadele ve siyaset anlayışı ile mümkün olabilecek. Geçmiş devrimci harekete sahip çıkmak, Kızıldere’nin yolundan yürümenin anlamı da budur.

Sınıf temelinde mücadele
Kızıldere’nin yıl dönümlerinde doğal olarak geçmiş hareket üzerine farklı değerlendirmeler de gündeme geliyor. THKP-C’yi kendi gerçekliğinden kopartarak, onun tezlerini bugün kendi politikasına uyarlamaya çalışmanın doğru olmadığı ortada. Mahir Çayan’ın görüşleri, ‘bugün olsa şunu desteklerdi’ denilebilecek biçimde speküle edilemeyecek denli sarih ve nettir. Bu bakımdan, Mahir Çayan’ın, en önemli fikri mirası emperyalizmle bütünleşmiş sömürü düzenine karşı mücadele çizgisidir. Ve bu çizginin en belirgin özelliği sınıflar mücadelesi temelinde olmasıdır. Bunun ötesindeki bir tartışma fazla zorlama ve gereksiz görünüyor.
Kızıldere’nin dün olduğu gibi bugünkü çağrısı da, ülkenin geleceğine, kaderine sahip çıkacak bir sorumluluğu üstlenmektir.
Erdoğan’ın ve AKP’nin ülkemizin tüm geleceğini teslim almaya çalıştığı, her yanda patlayan bombalar etrafında izlenen siyasetin halklar arasındaki bir ayrışmaya yol açtığı bir zamandayız. Hiç kimsenin memnun olmadığı ve içinde bir çözümü barındırmayan bu politikalar karşısında, yapılması gereken ülkenin kaderine sahip çıkacak, birleşik bir gücü ve iradeyi geliştirmek olmalı. Etnik ve mezhepsel yaklaşımlara dayanmayan, halklar arasındaki birliği geliştirmeyi temel alan devrimci siyaset anlayışı güçlendirilerek, AKP eliyle inşa edilen bu gerici, çürümüş düzeni kökten değiştirmek mümkün olabilecek.

Kaynak: Birgun.net
Son Güncelleme: 30.03.2016 09:23
Yorumlar

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol

banner177