24 Eylül 2016 Cumartesi 10:23
Kayyum kâbusu

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) 15 Temmuz 2016 tarihindeki askeri darbe girişiminden sonra kendisine açtığı özel yoldan tam gaz ilerliyor. Bunun için hem yolu kazan, hem asfaltı döken, hem de üzerini silindirle ezen süper kamyon kıvamında bir aparat sağladı kendine: OHAL Kanunu!

Kanun olmasına kanun da, bununla bütün kanunların üzerinden atlama imkanına sahip oldu.

Meclisteki muhalefet partileri de OHAL için “olur” dediler. Bir tek Halkların Demokratik Partisi (HDP) “hayır” dedi. Neden böyle yaptığı da sonraki gelişmelerden daha net ortaya çıktı.

AKP eline geçirdiği OHAL yetkisiyle, seçim-sandık gibi zahmetli işlere girmeden Kürt coğrafyasında “olağanüstü başarılar” elde etti. Yerel seçimlerde kaybettiği bütün belediyeleri ele geçirdi.

Böylece yeni bir kural yürürlüğe girdi:

“Kaybedilmiş belediye yoktur, atanmamış kayyum vardır!”

Kürt karşıtlığının giderek geliştiği Türkiye’nin batısında laik, ulusalcı, Atatürkçü kesimlerin de açık ve gizli bir memnuniyetle izlediği bu durum demokrasinin geleceği açısından ağır bir vahamet içeriyor:

“Oh bu Kürtlere iyi oluyor!”

Nasıl okunursa okunsun “iyi olmadığı” bir gerçektir.

AKP belediyeleri kayyum atama yöntemiyle ele geçirmeyi “meşru” hale getirirse o zaman CHP’nin kalelerine doğru hukuksuzluk otoyolları döşenmeye başlanmış olunacaktır.

AKP ve ondan önceki sağ partilerin hemen hiç başarı gösteremedikleri şehirlerin, büyük ilçe belediyelerinin gelecekleri hiç de parlak görünmüyor. Bir bakarsınız ki, küçük bir soruşturma ve ardından atanan kayyum ile kırk yılın CHP’li belediyesi bir anda AKP’li oluvermiş.

Tıpkı Milli Piyango reklamındaki gibi “bana çıkmaz” demeyin:

-Ya çıkarsa?..

Ayrıca kayyum ataması Milli Piyango kadar uzak ihtimal de değil!

*****

Gazetecilik cehennemi

Söz tam olarak ona mı aitti bilemiyorum ama ben ilk kez onun yazdığı gazetelerden birinde onun sütununda okumuştum:

-Geri kalmış bir toplumda doğruyu ilk söyleyenin başına gelmedik kalmaz!

Çetin Altan bu tespiti kendi üzerinden ziyadesiyle kanıtlamış bir aydındı. Sivri konuşurdu. Tarihte “sivri” olmak her zaman görecedir. Mesela Çetin Altan milletvekiliyken TBMM’yi karıştıran ve büyük kavgalara neden olan sözleri Nazım Hikmet üzerineydi:

-Nazım Türkiye’nin en büyük şairidir!

Adalet Partili milletvekilleri boynuzları arasından şişlenmiş boğalar gibi saldırmışlardı, Altan’ın üzerine… Liderleri Süleyman Demirel de bu saldırının mazur görülmesi gerektiğini anlatan açıklamalar yapmıştı. Zaman geçti o saldırganların, siyasi artçıları da kabul ettiler ki:

-Nazım Hikmet Türkiye’nin en büyük şairidir!

Çetin Altan’ın çocukları Ahmet ve Mehmet Altan babalarının yolundan yürümeyi seçtiler. Aykırı fikirleri aleni olarak yazmaktan geri durmadılar. Mesela “İkinci Cumhuriyet fikri onlara aitti. Daha özgür bir cumhuriyeti kastediyorlardı, askeri vesayetin rejim üzerindeki etkisinin azaltılmasını, genelkurmay başkanının savunma bakanına bağlanmasını istiyorlardı. Bu yüzden hedef oldular.

Tayyip Erdoğan’ın bu yolu açabileceğini düşünerek (tıpkı AB liderleri gibi) AKP’nin siyasi alandaki tabuları yıkmak gayretini desteklediler. Pek çoğu yıkıldı. Ama özgürlük gelmedi. O tabuları daha da sağlamlaştıran Erdoğan geldi. Ahmet Altan bu sefer de Erdoğan için ağır yazılar yazmaya başladı. Mahkemeye verdi. Ahmet savunmasında Erdoğan’ın icraatlarını sıraladıktan sonra bunlara ihanet ettiğini söyledi. Erdoğan’dan sıklıkla “bu adam” diye söz ederek onu göklere çıkartıp, sonra yerin yedi kat altına indirdi. Övüyor muydu, yeriyor muydu, mahkeme bile tam olarak kavrayamadı. Erdoğan davasını geri çekti.

Artık Erdoğan’ın kimseye ihtiyacı kalmadı. Ahmet Altan’ın ağır yazılarını ise unutmadı. Unutmama yönünün güçlü olduğunu her zaman söylenirdi.

Ahmet ve Mehmet Altan babaları gibi yazdılar, konuştular, söylediler, eleştirdiler.

Basın özgürlüğü işte bunun için vardı.

Aslı Erdoğan’dan Nazlı Ilıcak’a, Necmiye Alpay’dan Özgür Gündem’in yazı işleri müdürü İnan Kızılkaya’ya gazetecilik yelpazesinin her yerinde bulunan gazetecilerin tümü basın özgürlüğünün güvencesi altında olmalılar.

Biz “senin fikrine karşıyım ama onları ifade etme hakkını sonuna kadar savunacağım” diyebilmeliyiz!

Yoksa bu cehennem hepimizi içine alıp yakıp kavuracak!

*****

Cumartesi 600. hafta

“Gözaltında kayıpların, faili meçhullerin, Cumartesi Annelerinin, Cumartesi insanlarının, 600 haftadır adalet arayışlarının tanığıyız. Biz gazeteciler tanıklık etmek isteyen herkesle birlikte 24 Eylül 2016 günü 12:00’de Galatasaray’da Cumartesi Annelerinin yanında olacağız.”

Bu kısa metin Türkiye’de insan hakları gazeteciliği alanında haberler yapmış, makaleler yazmış, sıcak gelişmeleri yerinde takip etmiş gazeteciler tarafından kaleme alındı.

İçlerinde ,Ahmet Şık, Ayşenur Arslan, Ayşe Yıldırım, Banu Güven, Ece Temelkuran, Nadire Mater, Elif Ilgaz, Tuğrul Eryılmaz, Yıldırım Türker, Özgür Mumcu, Ertuğrul Mavioğlu, Celal Başlangıç,Fatih Polat, Mehmet Güç gibi isimlerin olduğu onlarca onurlu gazeteci başta meslektaşları olmak üzere herkesi Galatasaray Lisesinin kapısında olmaya çağırıyorlar.

Kaynak: Birgun.net
Son Güncelleme: 24.09.2016 10:23
Yorumlar

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol

banner177