29 Ocak 2016 Cuma 08:23
İstanbul’dan uzakta ne yapıyoruz?

Soğuk, fırtınalı, bazen güneşli ve dingin, bazen de sabahı ayrı, akşamı ayrı günler yaşıyoruz burada. Yaz mevsimini zaten neredeyse herkes biliyor Bozcaada’nın. Hayır, bilmiyorsa da mevsimi geldiğinde itina ile onu da yazarız günce tadında icabında. Ben size adanın göç mevsiminin başladığı Ekim ayından bugüne neler yapıyoruz burada onları yazacağım.

İstanbul’dan Nisan’da yola çıktığımız gün doğumgünümdü benim. Dudullu mu, Ataşehir mi tam olarak neresi olduğunu bilemediğim otogar bozması yerden otobüse binerken, Burcu’nun başı omzumda, Çiğdem’in elindeki küçük ama sevimli pastayı üflerken, arkadaşlarımızı arkamızda bırakıp, umutlarımıza doğru yola çıktığımızın farkındaydım. Uzun ve düşünceli geçen bir yolculuktan sonra, günler süren taşınma kargaşısını atlatıp, kuş cıvıltılarının sesiyle uyandığımız günler, kahvaltımızı yaptığımız koylarda geçen saatler daha dün gibi. Evet, Bozcaada’dan bahsediyorum!

NAR DEMEK, LİKÖR DEMEK
Oturduğumuz evin bahçesinde irili ufaklı dört tane ağaç var. Bunlardan üç tanesi badem, bir tanesi de nar. Bademlerden pek hayır gelmese de, nara güveniyordum. Yaz boyu susuz bırakmadım dibini, onunla bol bol muhabbet ettim, “Aman gözümü kara çıkarma, sebebim sensin” dedim. Sonbaharın tam da ufaktan geldiği, adanın hafiften boşaldığı vakitler ağaçtaki narları bir güzel topladım. İstanbul’da ufak bir kavanoz ayva likörü yaparken edindiğim tecrübeye dayanarak bu sefer de nar likörü yaptım. Biraz meşakkatli de olsa 8-10 ufak kavanoz nar likörü elde ettim, adalı arkadaşlarıma tattırdım, İstanbul’a gönderdim. Şimdi misafirliğe gelene hatrı bol olan Türk kahvesinden yapıp, yanına iliştiriyoruz likörü.

İLK KEZ 'KALAMAR' TUTTUM
Lisedeki edebiyat hocası Ahmet hocanın “Hadi gel, bende fazladan bir olta daha var” demesiyle ilk kalamar avcılığım başladı Bozcaada’da. Aslında ne oltaya, ne de denize uzak değilim. Ayıptır söylemesi, elli elli yüz, Çengelköylüyüz! Yüzmeyi boğaz sularında, Kuleli Askeri Lisesi’nin önünden külotla denize atlayıp da öğrendiğimde 12-13 yaşındaydım sanırım. Sabaha karşı Pala Dayı’dan çaparileri alıp da kıraça avladığımız çok olmuştu da kalamarın canlısını bırak tutmayı, yakından bile görmemiştim!

“Hocam dibe taktım galiba” diye paniklediğimde, “Yok yok, burada takmanın imkânı yok, yavaşça çek, kalamar geliyor” cevabını aldım. Kalbim kıpır kıpır ediyordu diyemem ama heyecanlandım açıkçası. Evet “Acemi balıkçı, ilk gününde iki kalamar tuttu” başlığıyla kayıtlara geçiyordu. Ardından Mehmet’in tekneyle peşisıra kalamarları çekince adım çıktı “ballı” diye. Ne zaman Hakan’ın yanından atsam, ben yakalıyorum, o yakalayamıyor. Sonra gittim iki tane olta aldım, yetmedi iki tane de el oltası aldım. Bir sürü kurşun, misina, fırdöndü. Bir süre sonra kimse de balığa çağırmaz oldu. Öylece duruyor malzemeler karavanda. Çıkamıyoruz ki şimdi. Niye mi, çok soğuk be ya!

KURSLARLA SOSYALLEŞELİM DEDİK
Burada da Halk Eğitim kursları var. Hepsi ücretsiz ve çeşit çeşit. Burcu, Dikiş ve Yunanca’ya yazıldı. Bense tercihimi Yunanca’dan yana kullandım. Çok heyecanla kursa gitsem de, Yunanistan’daki arkadaşlarımla ufak ufak Yunanca hal hatır sormaya bile başlasam da, sonra ufak ufak uzaklaştım. Ama olsun en azından sayıları, günleri, hal hatır sormayı, gündelik kelimeleri bilebiliyorum. Yunanca alfabeyi bile öğrenmek büyük başarı yahu!

Burcu ise azimli. Yunanca’ya devam ediyor. Dikiş kursunda çok güzel bir çanta yapmış, üzerinde Vosvos var, daha ne olsun! Sonra, zemherinin sonuna doğru yetişse de çok nefis bir yelek ördü bana, yeşil kahverengi çizgili. Onu giyip de bir şeyler yazmak çok daha keyifli olacak şu soğuk günlerde...

KOY KOY GEZDİK, PAZARDAN BESLENDİK
İstanbul’dan gelenimiz gidenimiz çok oldu. Onları alıp da Beylik Koyu’nda gitmek, Ayana’da kuytuda şarap içmek, Mermerburnu’nda sucuk ekmek yapmak, Ayazma’da güneşin batışını izlemek, Tekirbahçe’de kahvaltı etmek, Tuzburnu’nda kahve molası vermek, arka denizden yukarı yürüyüp de adayı izlemek, Poyraz Liman’da sakinliğin tadını çıkarmak bizim için unutulmazdı. Hele de insanın ufak da olsa bir karavanı olunca, büyük kentin lüks sayılabilecek her şeyi burada ritüelden sayılmaya başladı bize.

Çarşamba günlerini iple çektik. Tatlı dilli Elmas’tan, emekçi Kadriye teyzeden, peynirci Muhammet’ten nevalemizi aldık. Ekimden bu yana mantarsız hiçbir haftamız geçmedi. Melki, çintar, kültür mantarı... Hangisi varsa soframıza geldi. Bolca yeşil yedik, hindibayla, şevketibostanla, ebegümeciyle yıllar sonra yeniden bir araya geldik. Eskiden marketlerden aldığımız şeyleri şimdi pazardan, en olmadı bakkaldan aldık.

FOTOĞRAF ÇEKTİK VE KÜÇÜLDÜK
Boynumdan fotoğraf makinesi hiç eksik olmadı. Yağmurda, güneşte, fırtınada, kasvetli havada adanın bomboş sokaklarını, insansız plajlarını, çiçeği solmuş pansiyonlarını, sandalyeleri devrilmiş meyhanelerini fotoğrafladım. Kendi adıma ne de güzel bir arşiv oldu, inanamıyorum...

İstanbul’dan buraya gelirken küçülmeye karar vermiştik ve öyle de oldu. Hem evdeki eşyalarımızı, hem de bütçemizi küçülttük. “Küçük iyidir” felsefesine her ne kadar tam manasıyla adapte olduk diyemesem de, daha az çöp çıkartıyoruz, daha kontrollu alışveriş yapıyoruz, daha az tüketiyoruz, daha az para harcıyoruz. Ama bunlara nazire, daha çok “yaşıyoruz”!

YENİ ARKADAŞLAR EDİNDİK, KIŞ MEKÂNLARINDA GEZDİK
Bozcaada’ya geldikten sonra yeni insanlarla tanıştık. Çok güzel arkadaşlıklarımız oldu. Eskiden arkadaş olduğumuz birçok insan vardı, her geldiğimizde çok kısa görüşebiliyorduk. Şimdiyse oturup film izleyebildiğimiz, çay üstüne çay içip siyaset konuşabildiğimiz vaktimiz var ne güzel ki...

Bazen Çiçek Pastanesi’nde güne başladık, Zübeyde Hanım Çay Bahçesi’nde günü bitirdik. Bazen Çınaraltı’nda bir kahve içip, kordondaki meyhanelerden hangisi açıksa bir bira ile sonlandırdık cümleyi. İki mekan arasına bolca kelimeler, bir sürü noktalama işareti de ekledik hep.

MAÇA DA GİDİYORUZ, DERGİ DE ÇIKARTIYORUZ
Buranın geçmişi başarılarla dolu, siyah-beyaz bir takımı var: Bozcaadaspor! Şu anda Çanakkale bölgesinde Süper Amatör Lig’de mücadele ediyor. Biz de adadaki karşılaşmaları kaçırmıyoruz. Berelerimizi, atkılarımızı takıp stada gidiyoruz. Termoslara çayımızı dolduruyoruz ve ilk yarı sıcacık çayımızı içip, çekirdek çitliyoruz. Devre arasında kale arkasına geçiyoruz. Mangallar yanıyor, sucuklar pişiyor, şaraplar çıkıyor ortaya. Böyle de keyifli ve muhabbeti bol bir ritüelimiz de oluştu burada.

Sonra, Mendirek diye bir dergi çıkartıyoruz. Tamamen ada dergisi. İçerisinde araştırmaların, köşe yazılarının, ilk kez yayımlanan fotoğrafların, adadan ayrılıp da şu anda Yunanistan’da yaşayan insanların paylaştıklarının yer aldığı, el emeği, göz nuru bir yayın Mendirek...

UNUTTUĞUMUZ ŞEYLERİ HATIRLADIK
Belki de büyük kentte en az vakit ayırdığım şey jelatinini bile açamadığım müzik CD’lerim ve sayfasını çevirmeden kitaplığa kaldırdığım kitaplarımdı. Oysa adada kitaplarımla daha haşır neşirim ve bolca okudum, okuyorum. Sadece CD’lerim değil, uzun süredir dinlemediğim plaklarımla da oyalanmaya başladım bir süredir.

Evet, Bozcaada’da veya Ege’de, kısacası büyük kentten, İstanbul’dan uzakta dolu dolu yaşıyoruz aylardır. Bunu yıllardır yaşayanlara daha da gıpta ile bakıyoruz. İstanbul’u daha az özlüyoruz, turist gibi gezeceğimiz günü bekliyoruz. Burada yaşadığımız ritüellerin çoğunun büyük kentte parayla satın aldığımız şeyler olduğunu şimdi daha iyi görüyoruz. Bunları da affınıza sığınarak, sizlerin şevk versin, terse göçe katkı sunsun ve yaşam kalitesini arttırmanın küçülerek yola çıkmaktan geçtiğini bir nebze de olsun göstersin diye kaleme aldım...

Kaynak: Birgun.net
Son Güncelleme: 29.01.2016 08:23
Yorumlar

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol

banner177