20 Haziran 2016 Pazartesi 08:02
İspanyol seçimleri AB için dönüm noktası mı?

Conn Hallinan

İspanyol siyaseti, son 25 yıldır pek bir dönüm noktası yaşamadı. Merkez sol Sosyalist İşçi Partisi (PSOE) ve sağcı Halk Partisi, (PP) iyi çalışmış bir koreografi gibi ülkeyi sırayla yönettiler.

Fakat 2015 seçimleri her şeyi değiştirdi. Yeni türeyen solcu ve sağcı partiler dans pistine girdi, iki ana partiye cezasını verdi. Neticede, seçimler 26 Haziran’da tekrarlanacak ve bu, yoksulluğu ve işsizliği Avrupa ölçeğinde körükleyen ‘kemer sıkma politikalarının’ önüne geçmekte dönüm noktası olabilir.

Aralık ayındaki seçimlerde PP, parlamentoda 63 koltuk birden kaybetti ve çoğunluğu yitirdi. Fakat seçmen Sosyalistleri de cezalandırdı, 20 koltuk da onlar kaybetti. Önceleri iki ana partiye giden oyların çoğu solcu Podemos Partisi’ne gitti ve bir kısmı da sağcı Ciudadanos Partisi’ne gitti. Şu anki parlamentoda PP’nin 123, Sosyalistlerin 90, Podemos’un 69 ve Ciudadanos’un 40 koltuğu var. Bask ve Katalanların yerel partileri ile Kanarya Adalarının bağımsızlarının 28 koltuğu var. Parlamentoda 350 koltuk var ve yönetim çoğunluğu 176’ya denk geliyor.

Çoğunluğu elde edecek bir koalisyon kurulamayınca, erken seçimden başka şans kalmadı. PP ve Ciudadanos siyasi anlamda aynı çizgide fakat oy sayıları çoğunluk elde etmeye yetmiyor. Öyle ya da böyle hepsi solcu olan Sosyalistler, Podemos ve diğer yerel partiler hükümeti kurabilirdi fakat Sosyalist Parti bağımsızlık yanlısı Katalanlarla aynı masaya oturmayı reddetti.

Anketler İspanyol oy dağılımının Aralıktakine benzer olacağını gösterse de, ‘yaşanan gelişmeler’ işin rengini değiştirdi ve merkez sol Sosyalist Parti’yi seçim yapmaya zorluyor: Sosyalist Parti’nin birleşik sol bloku oluşturmak için Komünist/Yeşil koalisyonu kurduğu Portekiz’i mi örnek alacaklar, yoksa Sosyal Demokratların sağcılarla ortak amaçlar üzerinden ‘büyük koalisyon’ kurduğu Almanya’yı mı taklit edecekler?

‘Yaşanan gelişme’ dediğimiz, “Unidos Podemos” (Birlikte Yapabiliriz), yani Podemos ve Birleşik Sol (UL) koalisyonu. Bu koalisyonun çoğunluk kazanmasını kimse beklemiyor ancak çoğu uzmanın aktardığına göre, İspanya’nın garip seçim sisteminde koalisyonun temsil oranını %25, yani 15 – 20 koltuk kadar artırması mümkün. Bu da yeni yapılanmanın PSOE’yi sollaması, UP’nin parlamentodaki ikinci büyük blok haline gelmesi demek oluyor. PP hâlâ ilk sırada ve son seçimde aldığı %29’luk dilimi az daha olsa arttıracak gibi görünüyor.

İspanya’nın seçim coğrafyasında oyların ağırlık sistemi, PP ve Sosyalist Parti’nin güçlü olduğu kırsal kesimlerin lehine, hem de büyük ölçüde. Madrid’de bir adayın seçilmesi için 128 bin oy gerekirken, bazı kırsal kesimlerde 38 bin oy yeterli oluyor. Düzenlemeler aynı zamanda geniş destekten ziyade yerel gücü değerli kılıyor. Aralık ayında UL neredeyse bir milyon oy almasına karşın yalnızca iki koltuk kazanabildi. Diğer partilerde ise ortalama, koltuk başına 60 bin oy kadardı.



Birleşik Sol’un iç gerilimleri olsa da her iki parti de şimdilik bunları bir kenara bırakmış bulunuyor. Örneğin, Podemos NATO üyeliğinin devam etmesini desteklerken, Birleşik Sol NATO karşıtı. UL aynı zamanda AB’nin mevcut yapısına karşı ve birliğin ‘baştan kurulmasını’ talep ediyor.

Hemfikir oldukları konu İspanya’nın ezici kemer sıkma rejimine son vermek ve ülkenin akıl almaz işsizlik sorunuyla yüzleşmek. Ulusal ölçekte işsizlik %21 iken, 25 yaş ve altı ‘genç işsizliği’ felaket niteliğinde bir oran sayılabilecek %45.5’te. Eğitim sistemi çökme noktasında ve ülke çapında konut krizi yaşanıyor. Bu koşullarda UP, NATO ve AB konularında anlaşmazlıkları bir kenara bırakıp, ortak bir amaç mücadele etmeye karar verdi.

Portekiz solu da, özelleştirmelere son vermek, vergi artırımlarını durdurmak, asgari ücreti arttırmak, eğitim ve sağlık alanında finansmanı düzelmek için AB ve NATO tartışmalarını bir kenara bırakmış, hemen hemen aynı şeyi yapmıştı. Farklılıkların zamanla gün yüzüne çıkacağı su götürmez, fakat Portekiz solu, ev yanarken içindekileri kurtarmanın öncelikli mesele olduğuna karar verdi. İspanyol Sosyalist Partisi’nin aynı adımı atıp atmayacağı ise muamma.

Bazı açılardan bakıldığında, İspanyol sol kanadının anlaşmazlıkları, Portekiz örneğine kıyasla daha ufak. UP’nin bir bölümü yani, Podemos; NATO ve AB üyeliğini destekliyor. Ancak UP koalisyonu önündeki başlıca engel, PSOE’nin Katalanların bağımsızlığına karşı olması. Podemos da Katalonya’nın İspanyol toprağı olmasını istiyor ancak kararın Katalan referandumuyla alınması fikrini destekliyor.

Sosyalist Parti’nin Katalan bağımsızlığı karşıtlığı onu PP ve Ciudadanos ile yakınlaştırıyor. Bunlardan Ciudadanos, zaten bağımsızlık karşıtlığıyla kurulmuştu ve PP’nin Barcelona’ya karşı hayli kaba bir kampanya yürütmüşlüğü var. Katalanlar boğa güreşini yasakladığında, Madrid yasağı bozmak için boğa güreşini ‘ulusal kültür mirası’ ilan etmişti. Katalanlar milliyetçi ‘Estelada’ bayrağını Copa Del Rey futbol finallerinde dalgalandırdığında, hükümet onları engellemeye çalışmıştı. Bu teşebbüse mahkeme engel oldu ve Barcelona takımı Madrid’i yendi.

PP lideri ve mevcut Başbakan Mariano Rajoy, Sosyalistleri büyük koalisyona katılmaya zorluyor fakat PSOE kökten bölünmüş durumda. Bazı parti üyeleri Birleşik Podemos’la aynı masaya oturmaktansa sağcılarla yatağa girmeyi tercih eder vaziyette. Diğerleri ise Sosyalist Parti PP ile büyük koalisyon kurarsa, olumsuz sonuçların cefasını Sosyalistlerin çekeceğinden korkuyor. Genelde, merkez sağ ile koalisyon kuran merkez sol partileri bir sonraki seçimlerde kötü sonuçlar alma eğilimi gösteriyor.

Yunan Sosyalist partisi sağcılarla büyük koalisyon kurduktan sonra, Syriza Partisi Sosyalistleri ezip geçti. İngiltere’de Liberal Parti’nin Muhafazakârlarla koalisyonu felaketle sonuçlandı. Şu an Liberal Parti’den geriye pek bir şey kalmadı. Alman Sosyal Demokratların Angela Merkel’in Hristiyan Demokrat Birliğiyle kurdukları büyük koalisyon, eskilerin heybetli Sosyalistlerini %20’nin altına kadar düşürdü. İspanya’da, ‘solun’ ağırlık merkezi ise muhtemelen UP koalisyonuna kayacaktır ve Sosyalist Parti bundan korkuyor.

Avrupa solu derin farklılıklara sahip ve bu da birleşmeyi zorlaştırıyor. Örneğin İspanya ve Portekiz’deki Sosyalist partiler ülkelerinin borçlarını Avrupa bankalarına ve IMF’ye ödemeyi savunuyor. Portekiz Sosyalist Parti’nin koalisyon ortakları ve İspanyol Birleşik Solu, borcu ödemenin imkânsız olduğunu ve zaten 2008 krizine yol açan özel bankaların sorumsuz spekülasyonlarından doğduğu için adaletsiz olduğunu düşünüyor. Spekülatörler parayı kaybetmiş olabilir, fakat hesabı kapatmak vergi ödeyen halka kalmış durumda.

Mevcut durumdan çıkmanın da yolu var fakat güç odaklarının çıkarlarını ve kökten sorunlu ekonomik sistemi alt etmeyi gerektiriyor.

Söz konusu “çıkar sahipleri” borcu elinde tutanlar, yani Avrupa Merkez Bankası, IMF ve benzerleri.

Ekonomik sistemin sorunu, 28 AB üyesi ülkesinden 19 ülkenin ortak para birimini kullandığı Avro Bölgesi’nin doğasından kaynaklanıyor. Ekonomist Thomas Piketty’nin söylediği gibi; “Euro bölgesinde 19 farklı kamu borcu, finans piyasalarının üzerine özgürce spekülasyon yapabildiği 19 farklı faiz oranı, birbiriyle kontrolsüzce yarışan 19 kurumlar vergisi oranı var. Ortak sosyal güvenlik ağı ya da eğitim standardı ise yok. Diğer yandan tek bir para birimi var. Bunun işlemesinin imkânı yok ve asla işlemeyecek.”

Piketty, Avro Bölgesi’nin borçlar konusundaki katılığın ve çözmekte benimsediği stratejinin –yani kemer sıkma üzerine kemer sıkma– iyileşmeyi kelimenin tam anlamıyla ‘gırtlakladığını’ savunuyor. Özellikle Yunanistan, İspanya, Portekiz ve hatta İrlanda’da. İspanya ve İrlanda gibi ekonomileri nihayet büyümeye başlayan ülkelerde dahi borçlar kemer sıkma politikalarının başladığı zamankinden daha yüksek. Büyümenin sebebi ise AB’nin ekonomik stratejisi değil, ucuz petrol ve avronun değer kaybetmesi.

Piketty, savaş sonrası Almanya’yı kurtaran konferansa benzer bir ‘borç konferansı’ teklif ediyor. Syriza böyle bir zirveye uzun zamandır çağrı yapıyor. Eğer gerçekleşirse, ülkelerin borç yükünü hafifletebilir, faiz oranlarını düşürebilir ve ödemeleri zamana yayabilir.

Diğer yandan, Avro Bölgesi’nin demokratikleşmesi gerek. Şu anki Avrupa parlamentosu Avro bölgesi dışındaki ülkeleri de kapsıyor ve büyük ölçüde etkisiz. Kararlar çoğunlukla ‘seçilmemiş’ üçlü tarafından alınıyor: IMF, Avrupa Merkez Bankası ve Avrupa Komisyonu. Ortak kurumlar vergisi oranının belirlenmesi, derhal yürürlüğe konabilecek bir hamle ve altyapı ile eğitim konularında iyileştirilmeleri finanse edebilir.

Almanya’nın bu tip bir yaklaşımı desteklemesi mümkün görünmüyor ancak AB nüfusunun ve gelirinin yalnızca dörtte birini temsil ediyor. İtalya, Fransa, İspanya toplamı ise AB’nin yarısına denk. İrlanda, Portekiz ve Yunanistan’ı da hesaba katarsak, Almanya ve destekçileri hayli azınlıkta kalıyor.

İtalya açık açık borç indirimleri ve Avro Bölgesi kurallarının serbestleştirilmesini savunuyor. Piketty’nin teklif ettiğine benzer şekilde, Fransa da AB siyasi yapısında demokratikleşme ve şeffaflığı savunuyor.

Bunlar yapılabilir mi? Kolay olmayacağı kesin ancak Almanya gitgide yalnızlaşıyor ve Avro Bölgesinin güneyindeki ülkeler peşi sıra gelen kemer sıkma politikalarından kaçmak için çabalıyor. Aynı zamanda, bu stratejinin borç yüklerini azaltacağına ve ekonomilerini destekleyeceğine artık inanmıyorlar. Aslında bakarsanız, ne kadar kemer sıkma uygulanırsa uygulansın, borçların büyük bölümünün ödenmesi imkânsız.

Önümüzdeki seçimde hesaba katılmayan bazı şeyler de var. PP ve PSOE partilerinin her ikisi de yolsuzluk tartışmalarına maruz kaldı ve iki eski Endülüs yöneticisi, destekçilerine yasadışı ödemeler yapmaktan suçlu bulundu. Seçime katılım muhtemelen Aralık’takinden düşük olacak fakat solun etkili yerel yapılanmaları bunun vereceği zararı telafi edebilir.

İspanyol seçimleri, AB için kritik bir zamana tekabül ediyor. Finans üçlüsünün giderek itibarsızlaşan ekonomik politikalarına karşı çıkan bir yönetim Madrid’e oturursa, dengeler Piketty’nin hayal ettiği yöne doğru değişebilir.
Tabii bu, Sosyalist Parti’nin ne kadar vereceğine bağlı; sol blokuna mı katılacak yoksa sağ ile büyük koalisyon mu kuracak.

Solun olası başarısızlığı, Avrupa’da dirilen, ırkçı ve yabancı düşmanlığı kıta ölçeğinde etki kazanan aşırı sağa kapı açacak. Aşırı sağa etkili biçimde karşı koymanın tek yolu; Avrupa Birliğini demokratikleştirmekten ve istihdam yaratan, yaşam standardını yükselten ekonomik politikalar uygulamaktan geçiyor. Böyle bir programı yalnızca sol ortaya koyabilir.

Zcomm.org’tan çeviren: Fatih Kıyman

Kaynak: Birgun.net
Son Güncelleme: 20.06.2016 08:02
Yorumlar

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol