07 Ağustos 2016 Pazar 17:43
Hüzün ki en çok yakışandır bize

25/31 Temmuz 2016

1. 15 Temmuz darbe girişimi ertesi, uzun zaman sonra, muhalefet lideri Taksim’de konuşma yapma hakkı elde etti. İktidarın izni ve gözetiminde olduğu için, rahat koşullarda gazsız, TOMA’sız, tasasız gerçekleşen toplantıda Kemal Kılıçdaroğlu bir manifesto okudu. Adını “Taksim Manifestosu” koymuş. On maddeden oluşuyor. Ben de düşündüm, bu zor günlerde bir “Datça Manifestosu” hazırlayayım dedim.

-Can Yücel’in mekânı ışık dolsun. Datça’dan kalkan ilk kadeh, karşı kıyıdaki dostlara nefes olsun, demlenmeden geçen gün, yiten gece boşa harcanmıştır. Sarhoşluğun tadına varmak için milliyetsiz olmak lâzım… “Bir yana namusluları, öte tarafa namussuzları koyalım!”

-Demokrasi dediğimiz boktan düzen kimseye mutluluk getirmemiştir. Geceleri göğe asılı duran yıldızlara bakmadan ölmek yok. Halikarnas Balıkçısı’nın Yatağan’ı demirleyince Knidos’a, iki bin yıldır uyuyanları rahatsız etmeden binelim. Özgürlük açıklardadır. Her söz özgür dalgalanır o mavide!

-Dostların sofrasına oturmak, insanların yüzlerine dolu bakmak, içten sevmek ilk koşul. Ozanları işitmek ve düşmek ardına, yarenlik etmek lâzım. O halde örgütlü olmak lâzım. Zalime boyun eğmemek için, acele… Bizim örgütümüze Melih Cevdet ve Elitis baş üye!

-Ellerinde badem, dillerinde kekik, en lezzetli balı getirdi Datça’nın güler yüzlü çocukları. Biz meydanlara sığmayız, şimdi elimizde derme çatma bir kütüphane, kitaplar diziyoruz bir bir. Okumadan ne devrim olur, ne aşk… Bakıyorum yan yana duruyor Kazancakis ve Bilge Karasu… Oku!

2. “Melih Cevdet Anday Edebiyat Ödülü” seçici kurulunu toplayıp, kazananı açıklayacağız. Öteden beri ödüllerin pek bir kıymeti olmadığına inandım. Daha doğrusu adaletli dağıtılmadığına inandırdım kendimi. Son yıllarda gözlemlediğim seçici kurulların nasıl titiz davrandığına tanık olunca bu fikrimden utandım. Şimdi ben de bir kurulda daha üyeyim. Nasıl özenle ve kaygıyla okuyorum kitapları. Kaygı duyuyorum, terazide bir bozukluk olur da yanlış karara neden olurum, diye. Titizim elbet, üzerimde hayranı olduğum bir büyük ozan/düşün adamının yükü var.

Bence ödül erken yaşta alındığında önemli! Hem bir yol buluyor kişi, kendini tanıtmış oluyor, hem de böyle bir beladan kurtarıyor paçayı! Ödül alsan dert, almasan dert… İki kitap arasında gidip geliyorum günlerdir. “Deneme nedir?” sorusu üzerine de düşünüyorum. Sınırları iyiden genişlemiş bir tür. Farklı yönelimler, ilginç açılımları var.

Bana sorarsanız ‘deneme’: Her olay, düşünce, sorunsal, bilgi, veri üstünde, ilintili ilintisiz ama mutlaka bir bütünlükle ve dil lezzetiyle gezinmek ve okurda yeni sorular doğurup, yeni yollara yöneltme işidir. Öğrenmenin en keyifli biçimidir. Memleketimin okuru, denemeciyi beceriksiz kimse sanıyor. Neyimiz doğru ki!

3. Sosyal medya bazen şaşırtıcı güzellikleri önünüze seriyor. Yıllar öncesinden bir dost buluyor mesela insanı. Değişmiş, yaşlanmış, hatta aynı dili konuşmaz oluyorsunuz da, yine de yüzde bir tebessüm kalıveriyor işte.

Geçen gün bir not “Abi evlenmek üzereyim ve müstakbel eşim yıllar önce sizle tanışmış, ben de ona bir sürpriz yapmak istiyorum, lütfen temas edin” diye. Söz ettiği kişiyi iyi tanıyorum. Dünya güzeli bir delikanlı… Demek evleniyor. Hemen ulaştım kızcağıza. Meğer benim “Bu Roman O kız Okusun Diye Yazıldı” onların tanışmasına vesile olmuş. Şimdi nikâh şahidi olmam isteniyor. Bir de şeker yerine romanımı vereceklermiş sevdiklerine, konuklarına.

Bazen yaşam güzel oyunlar oynar böyle.

4. Daha şiire yeni meraklanmış, iyi şiir için arama halindeydim. İmge ne, dize ne, düzyazı ile şiir farkı ne, düşmüştüm peşine şiirin. “Zaman Şiirleri”ni ilk o zaman okudum. Dönüp çok kez severek okudum sonra. Hilmi Yavuz sadece şair değil; müthiş bir denemeci, çok değerli bir düşünür, büyük bir edebiyat adamıdır. Bugün gördüm, hakkında gözaltı kararı çıkmış. İçim burkuldu. Tanırım Yavuz’u. Eksiğiyle, fazlasıyla sever, dahası kütüphanemde başköşeye korum.

Bir yazarı sevmek için her zaman nesnel ölçüler bulamayabiliriz. Sevgi böylesi bir teraziye gelmez. Lâkin Hilmi Yavuz çok büyük bir şairdir. Doğu ve Batı arasında benzersiz bir köprü kurmuştur. Büyük Nâzım’dan sonra “Şeyh Bedrettin Destanı” yazmayı göze almış, Nâzım’la yarışır bir yapıt vermiştir.

Anılarından çok öğrendim. “Ceviz Sandıktan Anılar” bize bir dönemi, tanıklıkları ne güzel anlatır. “Üç Anlatı” son derece lezzetli, şair inceliğiyle yazılmış öyküler/kısa romanlardır. Fehmi K.nın izini sürersiniz keyifle. Daha ilk gençliğimde okuduğum “Denemeler/Karşı Denemeler” türün başyapıtıdır. Darbeci öyle mi Hilmi Yavuz!

Son dönemde sert bir yazı yazdım Yavuz hakkında. Zaman Gazetesi’nde yazmasına, ifade özgürlüğü zaaflarına sinirleniyordum. Buna karşın, televizyon programıma geldi, uygarca tartıştık. Fethullah Gülen’e dair sahici bir yakınlığı var mıydı bilemem ama şair/düşün insanı olarak darbeci olmadığını bilirim. Bir de…

Sevmek için birini çok özel gerekçeniz olur kimi zaman. Sivas Katliamı ardından Füsun Akatlı ve Zeynep Altıok kederle, çaresiz acıyı dindirmeye çalışırken, Hilmi Yavuz yanı başlarındadır. Metin Altıok yanarak öldüğü gün Zeynep’e sarılır ve der ki; “Bir babanı kaybettin, artık ben senin de babanım”

Anlıyor musunuz?

5. Kimi şehirlerin havası mı, suyu mu nedir, tuhaf adamlar yeşertir, koyar önümüze. Elimde bir kitap “Dört Dublinli”. Öteden beri merek ederdim, şimdi daha bir derinleşti Dublin’i görme arzum. Şehirler ve yazarlar arasında açıklanması güç, gizemli bir bağ olduğunu biliyorum. Dublin için bu iyice geçerli. James Joyce, Samuel Beckett, Oscar Wilde, William Butler Yeats.

Joyce çok genç yaşta okuduğum bir yazar. Dublinliler’i okumuştum. Diğer yapıtlarını, hele de çeviri olarak okumak neredeyse olanaksız gelir bana. Wilde bir deha. “Dorian Gray’in Portresi” sanat, sanatçı, tutku halleri üstüne acayip bir roman. Beckett tiyatrosunu iyi bilirim. Nedense bana yaşamı tersten yaşayan biri gibi gelir. Yeats’i az tanıyorum. Bir arada okuyunca heyecan verici işte…

6. Wilde, öğrencilerinden biriyle fazla yakınlaştığı için Eton’dan atılan Browning’e bir mektup yazıyor ve kendisiyle tanışmak istediğini söylüyor. “Hakkınızda öyle kötü konuşuyorlar ki, mükemmel bir insan olduğunuza inanıyorum” diyor.

Şiir yazmak ve sevişmek Yeats’in kafasında birbirine bağlı. Oğlu Yeats’e üç yıl ömrü kaldığını söyleyince: “Bu kadar genç yaşta ölerek ailemin adını lekeliyorum” der.

Usta işi imgeler bunlar eksiksiz çünkü

Arı usumda işledim onları, ama kaynağında ne vardı?

Çöp yığınları, sokaktaki süprüntüler,

Eski çaydanlıklar, eski şişeler, kırık bir kutu,

Hurda demir, yaşlı kemikler, pis paçavralar, şu kaçık fahişe

Kasada duran. Madem ki merdivenimi çektiler altımdan,

Boylu boyunca uzanacağım tüm merdivenlerin dibine,

Yüreğin kirli döküntülerini sergilediği dükkânında

Max Eastman Joyce’a niçin Finnegans Wake gibi zor bir roman yazdığını sorduğunda, hemen yanıtı alır: “Eleştirmenleri üç yüz yıl oyalamak” için der yazar. “İrlanda’nın bir çengelli iğnesi, benim için bir İngiliz destanından önemlidir” diyen bir adam. Alkole düşkün ve sınırlarda yaşayan…

Beckett yapıtlarını İngilizceye çevirirken de özenlidir. “İngiliz misiniz?” diye sorulduğunda, “Tam tersi” diye yanıtlar. “Sanatçı olmak başka kimsenin cesaret edemeyeceği kadar başarısız olmaktır…” demiştir.

Dört Dublinli.

7. İlk gençliği yol/yön bulma telaşıyla geçirenlerdenim. Bazısı gamsızdır. Yersiz bir rahatlık, sinir bozucu kibirle yaşar. O günlerden az kimse kalır geleceğe. “Dostluklar ölümsüz olmalı mı?” sorusu üstüne çok yazdım. Kimi imge olarak, silik kalır bellekte, kimi capcanlı ve değerlidir. Elçin Poyrazlar ikinci türden olan bir dost…

Memleketten uzak geçirdi yaşamının ciddi bir kısmını, uzak kaldık o dönem. Dünyadan haber yazan bir gazeteciydi, ben de okuru oldum. Çalkantılı ve güç bir dönemde memleketten ayrı kalıp, memlekete/memleketi yazmak tuhaf! Ben okuru olarak, dünyanın bir ucundan, ABD’den bildirdiğinde Elçin, hem yakın tanış olduğum, hem de bir o kadar tanımadığım birini düşünür oldum.

Yolumuz yine kesişti yıllar sonra. Ben bir dolu işe bulanmış, yorgun ama dirençliydim. Elçin hem İstanbullu, hem de yabancıydı. Konuştuk, sustuk bir süre. Şimdi yine göçmen ruhuyla uzaklarda Elçin…

Gazeteci kitaplarını sevmem. Elçin bir gazeteci ama kurgu yazarak ilerliyor artık. Romanı “Kara Muska”yı bir solukta okudum. Tam da gözlemlerini sahici bir kurgu içinde ve becerikli bir polisiye diliyle anlattığı için çekici bir roman. Doğrusu türü pek sevmem. Elçin’in romanı kafa patlattığım meseleleri; gazetecilik, faili meçhul cinayetler, mit/iktidar ilişkileri, siyasal İslamcı örgütler, öyle sahici anlatıyor ki, kopamadım romandan… Bir yandan da sevinç duydum. Dostumun yapıtı önümde duruyordu…

Kaynak: Birgun.net
Son Güncelleme: 07.08.2016 17:43
Yorumlar

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol