25 Eylül 2016 Pazar 14:04
‘Hakikatin can yakan yüzü: Ölüm!’

1

Kinci miyim ben?

Neden 12 Eylül’leri unutamıyorum. Çocukluğumun sınırlı penceresinden bakınca bile, etrafta bir tuhaflık olduğunu sezmiş, biraz aklım yetmeye başladığındaysa nasıl bir felakete tanık olduğumu kavramıştım. Bugün yaşadıklarımızın rastlantısal olmadığını zamanla iyice öğrendim.

Göztepe İstasyon Caddesi’nde oturuyorduk darbe zamanı. Mahallemizi bir telaş almıştı, ahali pencereye çıkmış, esnaf işi gücü bırakıp kapıya fırlamıştı, olağanüstülüğün ayırdına varan biz çocuklar, uygun bir yere sotelenmiş gözlüyorduk ortamı. Onlarca asker, koruma, saatler önceden gelmiş, sokağın başını tutmuştu, belli ki sıradışı biri geliyordu mahalleye.

Bir zaman sonra siyah, gösterişli araçlar dizildi sırayla, birinden dönemin Başbakanı Bülent Ulusu indi. Heyecan sarmıştı tüm semti. Elbet ben de kısacık ömrüme dair en önemli tanıklığı yaşıyordum. Belleğimde kaldığı kadarıyla, yumuşak başlı, güler yüzlü, çevredeki insanlarla selamlaşan, hatta biraz çekingen bir adamdı Ulusu.

Sonradan, temsili bir görevde olduğunu anlayacaktım. Yardımcılığını yapan Özal sinsice beklemekte, kurguyu yapmaktaymış meğer. Neoliberal acımasızlık o günlere denk gelir, gerici, korkutucu günlerin temeli o günlerde atılıyordu.

Zindanlardan taşan çığlıkları çok zaman sonra yüreğimde işitecektim.

Yıllar sonra ikinci 12 Eylül yaşandı.

Ben o ikinci darbe engellensin diye çok çabaladım. Neoliberal dünyanın sırnaşık çocukları önümüze büyük bariyer koydular. “Yetmez Ama Evet” diyenleri affetmeyeceğim.

Sanırım kincileştim.

2

Yolculuklardan hep ürktüm. Kimi insanlar gezgin ruhludur. Ben değilim. Yıllar boyu yurtdışına çıkmaya direndim. Belki doğru dürüst bir yabancı dil konuşamamak bana güvensizlik verdi. Yalnız başına bir işi becerememek, bilmediğin ortamda kaybolma kaygısından kaynaklı bu. İnsan yaş ilerledikçe eksikliklerinin yükünü hisseder ve kaçınma hareketleri artar. Bende tersi oldu. Tuhaf bir rahatlık, gamsızlık geldi. Yine de yer değiştirmekten hoşlandığımı söyleyemem. Londra’ya ilk gidişim, tiyatro tutkumdan kaynaklı, büyüleyiciydi. Sonraları sıkça ve sevgiyle gider oldum. Bu sabahın erken saatinde yola koyulmam bundan. Edebiyatın, tiyatronun, müziğin kentine yolculuk…

Havaalanlarını, özellikle yurtdışı çıkışı için bulunduğum terminalleri ayrı bir sever haldeyim. İnsanların türlü kılıkta, farklı dilde, özgün davranışlarıyla, birbirlerine herhangi bir üstünlük sağlamaksızın, sınırların kalktığı ve milliyetsiz, hatta cinsiyetsiz bu ortamdaki devinimlerini seviyorum. Cunta kalkışması ardından memleketimden ayrılıyor olmak buruk bir hüzün bıraktı içimde. Sadece dört gün… Londra’da dört günde hiçbir şey değişmez muhtemelen, İstanbul’daysa dünya yıkılır ve yeniden kurulur belki…

3

Ülkesinden uzaklaşınca insan, duyguları soğur, düşünceleri hafifler sanır; oysa tersine merakı artıyor, keskinleşip, acısı derinleşiyor. Londra’ya defalarca geldim, hep sevdim, keyif aldım ve yüreğim buruk döndüm memleketime. Bazı insanlar vardır, ruhu göçebedir, gezgin olmaya yazgılı gibidir. Ben bulunduğum yerle aramda güçlü ve hakiki ilişki olsun, her yanı bileyim, insanların yüzlerini tanıyayım isterim. Dünyanın güçlü kültür kentlerinden birinde bulunmak mutlu ediyor, üzüyor işte…

1949’dan bu yana en sıcak günlerini yaşarken Londra, buradayım. Genellikle hüzünlü, hafif karanlık, biraz da içe kapanık hâli olduğunu bildiğim bu kent; bu kez pırıl pırıl bir gökyüzü altında ve şaşırtıcı bir aydınlıkla selamlıyor konuklarını. Yadırgadım. “Shakespeare Olmak” adlı bir kitaba başlamıştım yolculuk öncesi. Yıllar öncesi yeni Globe Theatre gezisi yapmıştım. Tiyatrocunun yazgısı hiç değişmiyor. Seyirciyi güldürmek, ağlatmak, sevindirmek, düşündürmek ve salonu doldurmak telaşı alabildiğine hep! Bitmek tükenmek bilmeyen bir yazma mecburiyeti.

4

Londra, müzikaller kenti. Gençliğimde ulaşılmaz olduğunu düşündüğüm tiyatroların önünden geçerken ne heyecanlanmıştım ilk geldiğimde. Zamanla kanıksıyor insan. Müzikallerin bir tür konserve olduğunu fark edip, mesafe koymaya başlıyor ve esas derinlikli gösterilerin izini sürüyor kişi. Bu kez yanımda kızım var. “Mathilda”yı izledik birlikte. Yeteneğin olağanüstü hâli, görkemli bir tasarım, benzerine az rastlanır, büyüleyici bir sunum.

Olanaklar geliştikçe, yaratı güçlenir mi? Emin değilim buna. Bazen kıstırılmış anlar, yaratıyı zenginleştiriyor. Mum ışığında gölge oyunu, kimi zaman uçsuz bucaksız bir sahneden etkili olabilir. “Mathilda” etkileyiciydi doğrusu. Sahnedeki çocuk oyuncular, başrolü henüz altı/yedi yaşında bir kız çocuğuna emanet edecek kadar cesur yönetmenin yorumu sarsıcıydı. Çok yetenekli insanlar var dünyada ve Londra tüm bunların kesiştiği noktalardan biri işte! Şarkı söylemek, dans etmek, iyi oyunculuk ve canlı müziğin getirdiği olağanüstü lezzet ve uyumla kotarılmış gösteriler bunlar.

Çocuklar edebiyattan, resimden, müzikten, tiyatrodan ve akla gelecek insanlığın biriktirdiği her olanaktan faydalanıyor burada. Memleketimin, bölgemin çocuklarını düşünüyorum. Elbette yetenekli, zeki çocuklar var. Gel gör ki, burası dev bir sömürge ülkesi, emiyor tüm insanlığı!

Hayranlık ve tiksintiyi aynı anda hissediyor insan.

Shakespeare yazmış, koymuş önümüze!

5

Dün gece ellerim patlarcasına alkışladım “Alvin Ailey Dans Tiyatrosu”nu. Uzun yıllar unutamayacağım bir gösteri izledim. Afrikalı dansçıların ağırlıklı olduğu ekip, yeni geliştirdikleri sahne diliyle, bedenin olanaklarını iyice zorlayıp, yeni bir armoni yaratıyor. Son danslarında ilahilere yer verdiler. İnanç, ibadet, insan, tanrı, varlık üstüne düşündüm. Dinlere iki tür yaklaşmanın mümkün olduğunun altını çiziyor Eric Fromm; yetkeci ya da insan merkezli olarak, diye yazıyor. İnsanın kendi varlığını anlamlandırırken bu yolculuk biçimleniyor. Ya tanrı ayakları yere basan sevgiyle anlam buluyor ya da sert ve sürekli korkutan bir baba olarak kükrüyor!

Burada romanı bitirmeye çalışıyorum bir yandan. Başarılı olduğumu söyleyemem. Bir yandan da ülkemde olan biteni okuyorum. Şimdi de Evrensel Gazetesi hedefte. “Londra’nın çekici yanı nedir?” diye sorsa biri, kişinin kendi olmasının önünde tek bir engel bulunmaması, diyebilirim kolaylıkla. Kapitalizmin kurumlaşmış hâli bu elbet. Ahmak değilim. Neyin içinde olduğumu biliyorum. Dünyanın kanı emilirken/dökülürken burada olan bitenden uzak, mutlu yaşamanın mümkün olmadığını da görüyorum. Gazetelerin kapandığı, yeni zindanların yapıldığı ülkem canımı yakıyor.

6

Virginia Woolf okuyorum. Yazma telaşına kapılan kişi, dünyanın merkezine koyar kendini, her gün beliren ve kaybolan yüksek duygular içinde kıvranır. Yaşama tutunmak için yazma çılgınlığına girişir, çoğu zaman bu uğraş delirtecek kadar yorar yazarı. Değersiz, solgun bulur yazdıklarını; eskimiş ve yıpratıcı… Sayıkladığını fark eder çoğu zaman, aynı yoldan gidip gelip, halsiz kalıncaya dek aynı sözcükleri çiğner durur. Çevresine yabancıdır. Yalnızlığı tercih eder görünür. Umulmadık bir sevgi sözcüğü baştan çıkarır kimi zaman yazarı. Elbet popüler olan, çok okunan ile kendine özgü dil tutturmuş olup, bir kıyıda ömrünü geçirenin hali başkadır.

Güncesi o kadar canlı ki Woolf’un. Altını çizdiğim, özdeşlik kurduğum pek çok yer var. Kenara koyup yıllarca bekletmişim günceyi:

“Sydney Waterlow bir keresinde dediği gibi, yazmanın en kötü yanı, insanın övgüye çok fazla bel bağlaması. Bu hikâye için hiç övgü alamayacağımdan emin gibiyim; ve buna biraz aklımı takacağım. Övgü olmadan, sabah kalkmakta zorlanıyorum, ama bu tatsız halim sadece 30 dakika sürüyor ve başlar başlamaz unutuyorum. İnsanın hedefi, ciddi olarak, iniş çıkışlara boşvermek olmalı…”

7

Londra’da son akşam ne güzel başladı oysa… “Londra Koro Festivali”ne yer buldum. Bach dinledim Saint Martin Kilisesi’nde. Vivaldi’nin Gloria adlı eseri şahane bir yorumla seslendirildi. En önde olmanın talihiyle, müzisyenlerin konser sırasındaki her anına tanık oldum, ilginç ve güzel bir deneyim yaşadım. Yanımda yaşı yetmişe yakın olduğunu tahmin ettiğim bir çiftin yaşam sevincini gördüm ve her yaşın aşkla güzelleştiğini gördüm. Sonra… Yürüdüm. Memleketimi düşündüm. Çocukluğumda Taksim’e, AKM’ye konser izlemeye gittiğimiz günler geldi aklıma. Şimdi ne Taksim kaldı, ne AKM…

Bir başıma, güzel, buruk bir şarap içerken Tarık abim aklımdaydı. Rastlantıyla çıktığımız bir yolculukta gelişen dostlumuzu andım. Geçen hafta, son kez karşılaştık. Sanki veda etmeye gitmiş gibi hissettim kendimi. Gözlerim doldu. Ve gece, geç saat, daha bu düşünceler soğumadan, ölüm haberi geldi. Anılar belleğimde bu kadar canlı, bunca diri ve güzellikle yaşıyorken… Otel odası soğuk geldi. Bu kez sahiden ağladım. İnsan; ölüm karşısında, hem sevdiklerine veda etmenin acısını duyar hem de hakikatinin bu denli sert yüzüne vurulmasına isyan eder…

Sabah uçağıyla İstanbul’a dönüyoruz. Yarın Tarık abimi uğurlayacağız.

İyi ki birlikte çıkmışız o Paris yolculuğuna.

Konserlere gitmişiz, şarap içmişiz.

Kaynak: Birgun.net
Son Güncelleme: 25.09.2016 14:04
Yorumlar

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol

banner177